16 Haziran 2016 Perşembe

GLOBAL TRENDLERİN GELENEKLERE DÖNÜŞMESİ

"Günümüzde hemen her alanda, her uzmanlık dalında bir  ”tamlayan” olarak karşımıza çıkan trend kelimesi, gelip geçici heveslerin ifadesinden uzgörü tahminlerine kadar, her bir farklı durumu betimlemek için kullanılan, geniş frekanslı algı alanına sahip, ağırlıklı olarak bilimsel ve teknolojik tabana bağlı/bağımlı bir kavramdır; yükselen ve alçalan her türlü (sanatsal, ekonomik, politik, sosyolojik...) eğrisel hareketin "göstereni" olarak kullanılır."  Kavramın bu ön açılımı ile birlikte, bizi zaman boyutunda bu yazının içeriğine taşıyacak küçük bir detayı da hatırlamakta fayda var: "Trend kavramı (bir “tamlayan/gösteren” olarak)  iki, beş ve on yıl içinde toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından kabullenilerek uygulanan/yapılan her tür davranışları, hareketleri, durumları tanımlamakta kullanılır."

Trendlerin yaşam döngüsü, bilimsel ve teknolojik tabana bağlı/bağımlı olmak özellikleri ile günümüzde iki, beş ve asla on yılı geçemiyor fakat gelişimin çok yavaş olduğu dönemlerde yüzyıllarca sürenleri bile vardı. Kötü olan, yanlış varsayımlarla mutlak doğru olarak toplumlara kabul ettirilen bazı trendlerin sebep oldukları zararların çok sonraları anlaşılmış olmasıdır ama, iyi ve hoş olan bazı trendler de özellikle bizim gibi duygusal ağırlıklı yaşayan toplumlarda kalıcı olmuşlar, geleneklere dönüşmüşlerdir.   

Reçel  -herkesçe bilindiği gibi-  meyvelerin, sebzelerin ve çeşitli çiçekler ile yapraklarının farklı şekillerde şekerle kaynatılmasıyla yapılan bir tür tatlıdır. Sebzeler ile yapılan reçeller günümüzde unutulmaya yüz tutmuş olsa da her biri coğrafyasının yöresel tadlarını taşıyan reçeller, geleneksel kahvaltıların vazgeçilmezleri olarak sofralarımızı hala süslüyorlar.
Bir trend olarak hayatımıza giren ve gelenekselleşen reçelin temel maddesi şeker, binlerce yıl öncesinde, Hindistan ve Çin'de biliniyor, şeker kamışının kaynatılması ile elde ediliyordu. Zaman içinde Persliler tarafından da tanınan şeker, Arapların 7.yüzyılda Pers krallığını ele geçirmesiyle birlikte Kuzey Afrika ve İspanya üzerinden Avrupa'ya da yayıldı. 18.yüzyıla kadar sadece şeker kamışından üretilebilen şeker, kahve ve çay gibi lüks bir üründü ve hatta bir hediye konusuydu. Çünkü bitki, sadece tropikal ve/veya yarı tropikal iklimlerde yetiştirilebiliyor ve Avrupa'ya da Amerika'dan getirtiliyordu. 1796-1800 yılları arasında Almanya'da yapılan AR-GE çalışmaları sonucunda şeker pancarından şeker üretilebildi fakat Fransa'da kurulan ilk fabrikada günde 1000 kg pancar işlenebiliyor ve sadece 50 kg. şeker elde edilebiliyordu.

Trend kavramının en temel ilkelerinden biri "toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından kabullenilerek uygulanan/yapılan her tür davranışları" kapsamak zorunluluğudur. Günümüzde "trend" kavramını aşarak gelenekselleşmiş olan reçelin tarihsel serüveni, toplum tarafından ulaşılmasının adeta imkansız olduğu devirlerde, Osmanlı Saraylarının mutfaklarında başlar. Gelenekselleşmesinin ve inanılmaz zenginlikte çeşitler ile tadlara ulaşabilmesinin yegane sırrı, saray hekimleri ile mutfaklarındaki aşçıların bitmez tükenmez araştırmalarında gizlidir. Şeker o derece nadir bulunur ve pahalı bir ürünmüş ki, saray aşçılarının bile tatlılara dörtte bir oranında bal ilave ettikleri rivayet edilir. Bu artık öyle bir hazinedir ki halk, ekonomik anlamda seri üretimi yapılabilen şekeri satın alabilecek güce ulaştığında, o şekeri nasıl tüketebileceği konusunda adeta ansiklopedik bilgiler içeren bir "reçel ve şekerleme tarifleri" kılavuzuna da sahip olmuştur. Dilden dile,kulaktan kulağa, nesilden nesile aktarılan bu birikimlerle her kadın evinde reçel yapabilecek doğal bir yetenekle öylesine özdeşleştirilmiş ki beceremeyenler adeta toplumdan dışlanır bile olmuşlar. Global veya yerel, hiçbir "trend" bu güce sahip değildir.

Günümüzde sağlığa neredeyse zararlı diye baktığımız şeker, reçel formunda,  Osmanlı’da da şifa veren bir gıda olarak görülmüş. Hatta reçel Osmanlı’ya ilk geldiğinde önce eczacıların kontrolünde imiş. Reçelhaneler o dönemde bir nevi eczane gibi çalışmış,  reçeli ilaç olarak  üretmişler. Bütün doğu toplumlarında olduğu gibi, Osmanlı’da da meyvenin, çiçeğin, sebzenin faydaları tespit edilerek kullanılırmış. Bronşite ve nefes darlığına faydalı, mide yanmalarını engelleyen, karaciğer rahatsızlıklarını iyileştiren ve daha birçok şifalı reçeller hep eczacılar tarafından yapılmış. Osmanlı-Türk mutfağının en temel, en geleneksel ürünlerinden biri, reçeller ilaç olarak kullanılmış.

Geleneksel olan, gelip geçici değildir;  gelenekler trendler gibi dönemsel ve ölümlü değildirler. Gelenekler bilimsel ve teknolojik gelişmeleri kullanabilirler hatta doğumları bile bu alanlardan kaynaklanmış olabilir fakat organik olmayan hiçbir alana bağlı ve bağımlı değildirler; insanlarla, ait oldukları toplumlarla bütünleşir, birlikte yaşar ve gelişirler. Bu öylesine bir yaşam tarzıdır ki, istisnasız bütün bireyler  üzerinde yarattıkları yaptırım güçleri ile, trendlerin çok çok ötesine geçerler.  

trendsSoul Danışmanlık

Özlem Devrim
Endüstriyel Tasarımcı - Tasarım ve Trend Danışmanı
Applied Futurist

0532 404 7717







15 Haziran 2016 Çarşamba

YAZILARIM

21 Şubat 2016 Pazar

FUARLARDAKİ TREND ALANLARI ve EKONOMİYE KATKILARI

Boyut Yayın Grubu - Banyo/ Mutfak Dergisi  - No. 105 - Şubat / Mart 2016









Tasarım veTrend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016





20 Şubat 2016 Cumartesi

FUARLARDAKİ TREND ALANLARI ve EKONOMİYE KATKILARI


Fuarlar, gerçek anlamda çok büyük bütçeler ve yoğun emek isteyen organizasyonlardır. Fakat en temel gereksinimleri, ne bütçe ne de emektir:  bir fuarın başarısı, a'dan z'ye tek bir şeye, planlamaya bağlıdır. Her biri kendi içinde birbirinden farklı unsurlar barındıran iki temel öğenin, imalatçılar ile tüketicilerin aynı mekanda bir araya gelmeleri, üstelik bunu bir rutin halinde her sene artarak tekrarlamak istemeleri, fuar organizasyonlarında başarının tek göstergesidir. Rutine dönüşemeyen, katılımcısı ile ziyaretçisinin sayısını her geçen yıl arttıramayan fuarlar, söner gider, tekrarlanmaz olurlar. Ne kalite ve ne de sayısal anlamda azalmamış olan katılımcı ile ziyaretçi potansiyelinin, aynı fuara gelecek yıllarda itibar etmeyişinin ardında yatan sır -ülkenin içine düştüğü ekonomik veya benzer sıkıntılar olsa bile- organizasyonu yapan ekibin yetersizliğidir.  Sorunun kaynağı tek başına -eğer varsa-  iç piyasadaki talep daralması olarak geçiştirilemez çünkü "yabancı ziyaretçi çekememek" gibi bir başka sıkıntının (planlama hatasının) göstergesi yani organizasyonun bir başka zaafı itiraf edilmiş olur.

Günümüzdeki iletişim kaynaklarının sınırsız veri tabanları ve hızları ile adeta bombardımana tuttuğu birincil sektör,  yazılı ve görsel basındır. Yoğun bir tehdit altında olan bu sektör, önümüzdeki birkaç on yılda batacak gibi görünmüyorsa, gücünü nereden alıyor olabilir? Küçüklerin tam anlamı ile sanal ortama geçmek zorunda kaldığı çağımızda, büyükleri hala bütün güçleri ile direnmelerinin ötesinde, sanal ortama boyun eğdirmeye çalışıyorlar ve çoğu zaman da başarıyorlar. Burada insanın en temel psikolojik özelliklerini kullandıklarını görmek gerekiyor:  çıplak gözle görmek, dokunmak ve koklamak. Gazete okumanın keyfini başka hiçbir şey veremez, kağıdın hışırtısı bile müzik gibidir çünkü. Okumayı seven insan, parasını veremese bile okuyabileceği bir kağıt arar. İnsandaki bu temel duygular öylesine güçlüdür ki (en azından, bugün doğmuş olanların çoğunluğu ele geçireceği yıllara kadar) ekonomisi dara düşmüş, parasının alım gücü yerlerde sürünen bir ülkenin insanları bile, fuarlara gitmeye can atacaklar. Eğer bir fuar organizasyonu, ziyaretçi azlığını kendi dışında, başka sebeplerde arıyorsa, özeleştiri yap(a)mıyor demektir. Satışların az olması, fuarda ihracat yapılamadığı anlamına gelir ki bu, sektördeki oyuncuların kişisel ve/veya kurumsal yetersizliklerinden çok, organizasyon tarafından hedef kitlenin doğru seçilemediğini ya da hedef kitleye yeterince ulaşılamadığını gösterir. Bu çok bilinmeyenli denklemin çözüm basamaklarından birindeki yanlışlığı, doğru ülke seçilmiş olsa bile bu doğru ülkedeki doğru (hedef) kitlenin haberdar edilemediğini veya özendirilemediğini ortaya koyar.  Zincirleme çözümün bu basamağında -örneğin-  metro istasyonları ile sektörel dergiler arasında yanlış bir tercih yapılmış olabilir; her ikisi birden kullanılmışsa, antipati de yaratmış olabilir. Burada, konu genelinde  kesin örnekler verebilmek elbette mümkün değil ve amaç, tek sorumluyu işaret edebilmek.

Fuarlar, gerçekten çok yetkin ve yeterli bir ekibin, diğer pek çok sektördeki yetkin ve yeterli ekiplerle bir sinerji yaratmalarını gerektirir.  Fuar organizasyonlarının bende yarattığı algı, yüksekliği çok az fakat çapı çok büyük bir kubbeye benzer. Yükseklik ile çap arasındaki oran, yükseklik azaldıkça güzelleşir. Hiçbir çıkıntısı ve keskin kenarı olmayacak böyle bir organizasyonu yapabilmek, gerçek anlamda bir kubbe yapmaktan daha zor çünkü nesnesi taş, tuğla, çimento, demir... değil, nesnesi insan!.. Organizasyonlar hakkındaki düşüncelerimi burada bırakıp, fuarların diğer iki temel öğesine, imalatçı ile tüketicinin nasıl ve nice olmaları / davranmaları / eğitilmeleri konusuna değinme zamanı geldi.

Fuarlar,  klasik olmuş özellikleri ile, sektörel bazda düzenlenirler. Bunu (klasik) bir ön koşul olarak kabul ettiğimizde, katılımcılarının beklentilerinin neler olabileceği konusunda fikir yürütmek mümkündür. Markalaşmış oyuncular, iç ve dış piyasada toptan satış siparişleri almak, perakendeci katılımcılara da gövde gösterisi yapmak ve potansiyel müşteri olarak portföylerine katmak isterler.  Toptancılık (ihracat vb.)  tarafını bir tarafa bıraktığımızda,  bu oyuncuların özellikle perakende pazarında  (iç piyasada) birbirlerine karşı en temel kozları, ürünlerindeki  güncel trendlere uygun tasarım ve uygulamalarındaki farklılıklardır. Marka olmanın en temel unsurlarından birini yani güven duygusunu zaten potansiyel pazarında ispatlamış olan firmaların arasındaki kıyasıya rekabet, hiçbir zaman fiyat bazlı olmaz.  Fiyatları aşağı çekmek  (özellikle A+) markaların değerini düşürür ve şüphe yaratır. Fakat, kozu sadece "fiyat" olan pek çok firma tarafından fuar alanlarında çevrilirler. Marka olamamış küçükler için iki yol vardır: düşük fiyatla çok satarak  (fuarı) kazanmak veya markalaşma amaç ve iddiası ile fiyattan ödün vermeden güven yaratmak.  Bu iki grubun profili birbirine taban tabana zıttır.  Sadece fuarı kazanmak iddiasındaki birinci grup, genellikle tüccar zihniyeti ile davranan firmalardan oluşur.  İkinci grubun profilinde, çekirdekten yetişme birinci nesil ve işi öğrenmeye çalışan ikinci veya üçüncü nesil vardır. Fuar organizasyonundaki en temel problemlerden biri, markalaşmış (A+ ve A) ile markalaşmayı umursamayan ve marka olmayı hedefleyen bu üç değişik profildeki firmaların fuar  alanına nasıl yerleştirileceği konusunda ortaya çıkar. Markalaşmış firmalar çok geniş alanlarda çok şatafatlı olmak zorundadırlar. Yanlarında tüccar zihniyetli firmalar istemezler. Ancak, markalaşma amacı ile kendileriyle rekabete girişen firmalarla yarışıyor olmak da çok huzursuz etmez. Fuar organizasyonu, alanda hangi kriterlerle yerleşimi planlayacağını çok iyi düşünmelidir çünkü fuar ziyaretçileri,  kalite farkını hissettiren uygulamalardan etkilenerek   belli bölgelerde yoğunlaşmamalıdır.

Ziyaretçilerin  çok büyük bir bölümü, görme/dokunma/koklama duygularını tatmin etmenin  yanı sıra "farkında olmak" diye tanımlanabilecek, kendilerinin  koydukları veya kendilerine (sosyolojik anlamda) dayatılan bir  zorunluğu yerine getirmek için fuarlara gelirler.  Bu büyük çoğunluk, potansiyel müşteri bile olamayacak kadar fuar konusuna yabancı  da olabilirler. Fuar organizasyonunda en temel (ve en kıymetli) hedef kitle "farkında olmak / bilmek / tanımak / hakkında konuşabilmek.." dürtüleri ile gelen, yani "fuarı merak eden" bu ziyaretçilerdir;  organizasyonun temel amacı, bu kitleden azami ölçüde faydalanabilmeyi  gerektirir.  Satın alma yapmayacak bu kitlenin, fuar içinde çok daha gerekli, hayati sayılabilecek  bir fonksiyonu vardır: markalaşmış firmaların ürünlerini kıyasıya eleştirmek öte yandan markalaşmak isteyen firmaları seçmek, ayırmak, yüceltmek yani "tesbit etmek" (bu anlamda, fuarlara ücretli girişlerin tam anlamı ile karşısında olduğumu da belirtmek isterim). Satın almayacak olmanın rahatlığı ile öylesine vurdum duymaz, öylesine acımasız eleştirirler ki duygusal olanlarını ayıklayıp doğruluk payı olanları bir kenara not edebilenler için (saha araştırması yapmaya gerek bırakmadığı için)  bulunmaz bir hazine değeri taşır bu profildeki ziyaretçiler. Markalaşmış veya markalaşmak isteyen firmaların stant görevlileri, eğer eğitim görmüşler ve kendilerine gerekli bilinç verilmiş ise,  bu kitleye karşı ürünlerini savunmayı bir kenara bırakır ve her denileni not ederler, öyle ki daha fazla konuşmaya bile teşvik etmeleri gerekir.  Bilginin para ile satın alınamayacağı her zaman gerçek değildir, fuarlar bunun için de vardır: her bir metrekarenin bedeli, hiç mal satılmadan bile kazanılabilir.

Bu gerçeği gören ve bilen, gelecek yıllara hem sektörü ve hem de kendisini hazırlamak isteyen herbir fuar organizasyonu, fuarın girişinde, ziyaretçiler daha stand alanlarına gidemeden, en büyük ve en görkemli teşhir sahasını düzenlemek gerektiğini bilmek zorundadırlar: trend alanı. Burada, sektörün çeşitli dallarından toplanmış örnek ürünler sergilenir.  Satış değil, eğitim amacı ile sergilenen bu örneklerle, ziyaretçilerin bilinçlendirilmesi hedeflenir.  Sergilenen herbir örneği teker teker anlatmak için eğitilmiş hostesler ziyaretçileri bu alanda (hatta bütün bir fuar alanında gruplar halinde) gezdirirler.  Trend uzmanlarının moderatörlüğünde sektörün ileri gelen imalatçı ve/veya tasarımcıları ile konuşmalar yapılır, paneller ve konferanslar düzenlenir, sempozyumlar bile düzenlenebilir.  Potansiyel alıcılar/meraklı ziyaretçiler, her kategoriden imalatçılar ve sektördeki profesyoneller, bu  üç  değişik ziyaretçi profili, bu tek bir alanda birbirlerine kaynaştırılır.  Burada yaratılan sinerji ile elde edilebilecek kazanımlar saymakla bitmez:  A+ ve A markalar için ilham kaynağı; markalaşmak isteyen üreticiler için tanıtım fırsatı; ziyaretçilerin güncel ve geleceğin trendleri ile bilinçlendirilmesiyle bilinçli tüketici profili, ülkenin reklamı, ihracat ve ekonomik büyüme ...  Fuar organizasyonu ise, gelecek yıllarına hazırlanmış olmanın gurur ve mutluluğunu yaşarlar.

Fuarlar, satıcı ile alıcının aynı mekanda ve aynı zamanda bir araya getirildiği salt (özel sektör) pazar alanları değildir. Fuarlar (özel sektörün ötesinde)  devletin himayesi ve finansmanı  ile katılımcılarının ve hatta ziyaretçilerinin desteklenmesi ve teşvik edilmesini gereken organizasyonlardır.  Fuarlar, alıcıların her şeyi bir arada görüp kıyas yapmalarına ve en doğru satın alma tercihlerini yapmalarına hizmet etmenin (salt ticari amaçların) çok ötesinde, ülke insanlarının sanatsal gelişimlerine ve ülkenin ekonomik, sosyolojik, psikolojik...  hayatına katkı yapan en önemli organizasyonlardır ve hatta kişisel olarak iddia ediyorum, bununla yükümlüdürler.

trendsSoul Danışmanlık

Özlem Devrim
Endüstriyel Tasarımcı - Tasarım ve Trend Danışmanı
Applied Futurist

0532 404 7717




27 Aralık 2015 Pazar

GELECEĞİN PARADİGMASINDA MUTFAKLAR


Boyut Yayın Grubu - Banyo/ Mutfak Dergisi  - No. 104 - Aralık/Ocak 2016





Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

25 Aralık 2015 Cuma

2016 yılı trendleri için şifreler



Canlılar dünyasında insanoğlu olarak her zaman doğaya, doğanın mükemmeliyetine öykünüyoruz. 

İstisnasız bütün bilimsel araştırmalarımızda -canlı veya cansız- konumuzla ilgili olabileceğini düşündüğümüz  her bir doğal  varlığı ele alıyor ve gücümüz yetebildiğince incelemeye, sırlarını çözmeye  çalışıyoruz. Bununla da yetinmiyor, endüstriyel ve sanatsal tasarımlarımızda doğayı kopyalamaya çalışıyor; tasarım kavramını "Doğanın Tasarımları" örneğinden yola çıkarak  "İnsanın Tasarımları" biçiminde hayatımıza katıyoruz.

Organizma/ Gelenek/ Kozmoz/ Uzgörü trend temalarım ışığında 2015 ile vedalaşır, yeni yıla hazırlanırken,  2015-16 sonbahar/kış trendlerinin şifrelerine ışık tutacak 9 maddeyi burada ana başlık ve alt açıklamaları ile vereceğim.  Moda, iç dekorasyon ve benzer her bir sektörün bu maddeleri kendilerine özgü, kendi farklı açılarından incelemeleri / yorumlamaları / uygulamaları gerekiyor. Yani, her bir şifre, kendisine ışık tutan alt açıklaması ile her bir sektörde kendine özgü bir görünüm ve anlam kazanmalıdır; her bir şifre, sektörüne göre özelleşmeli, somutlaşmalıdır.  Elbette, her bir sektörün bu 9 maddenin hepsini,  teker teker uygulamaya çalışması da gerekmiyor ve zaten imkansız bir uğraş olacaktır. Bu kriterlerin, pazarın profesyonelleri kadar pazardaki müşteriler için de yeterli olacağı kanısındayım:

…ta ki 2016-17 trendlerimizi açıklayana dek…

1. Simurg’un altın tüyü

Özellikle detaylarda kendini gösteren ve koyu tonları ısıtmaya, aydınlatmaya yarayan parlaklıklar için ideal bir renk ve malzemedir.



2. Ruha dokunan atmosferler

Geleneksel temalar gölgesinde parlayan coşkulu renklerin pastel tonlarla dansı sayesinde mekanlar huzurun merkezi olabilir.


3. Güzelin verdiği haz evrenseldir.

İnsanoğlunun estetik ve konfor eğilimi ev dekorasyonunda organik hatlara ağırlık vermesini sağlıyor. 2016 dekorasyon trendleri organik hatları evlerimize taşıyacak mı?


4. Her şey zıddıyla vardır!

Zıtların birliği esastır. Parçası olduğumuz doğadan bizi uzaklaştırmadan dinginleştiren renkler güzel bir tezat yaratacak şekilde zıtlarıyla birleşebilir mi?



5. Malzeme sihirlidir

Malzemenin kritik etkisini gözden kaçırmadan akıllıca kullanmak çok önemli. Metal (özellikle altın ve bakır), ham ahşap, cam ve seramik özellikle de mermer malzeme çok önemli.


6. Ayna ayna söyle bana…

2015 trendleri içinde gördüğümüz aynalar 2016 yılında farklı malzemelerle birleştirilerek oluşturulan değişik kombinasyonları ile sahnede kalmaya devam edecek görünüyor.



7. Herkes oyun sever

Şeker görünümlü neşeli ve canlı renklerle oluşturulan, adeta içerisinde eğlence barındıran pop mobilyalar ve dekorasyon atmosferleri kişileri uyarmak ve ilham vermek için birebir.



8. Renkler her dili konuşur

Renk tonlarında parlak ve ara tonlar yaşama mekanlarında büyüleyici bir etki yaratabilir. Bu tonlar üzerinde altınların muhteşem bir tasarım vurgusu yaratacağı kesin.



9. Desen Varoluşu Anlamlandırır

Geometrik monokromlar ve çiçek desenleri yollarına birlikte devam ediyor. Optik ilüzyon desenleri kozmoz teması altında dekorasyonda göreceğiz ve cesur renkleri ile bütünleşecek.




Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016



19 Aralık 2015 Cumartesi

GELECEĞİN PARADİGMASINDA MUTFAKLAR


Üniversiteler, özel ve kamusal teknoloji kurumları ile şirketlerin kendi Ar-Ge birimleri gibi araştırmaya yönelik bütün kuruluşlar, öncelikle ait oldukları ülkelerin ulusal ve giderek bütün bir dünyanın global eski teknolojilerini değiştirir, yenilerini üretir ve yayarlar.  Bu etkileşim ağının dışında kalabilmek, bütün iletişim kanallarının kapatılması gibi imkansız bir önkoşula bağlıdır. Sürekli gelişen ve artık günümüzde kendi hedeflerini bile bilimsel sıçramaları ile kendisi koyan teknolojik yenilikler, eğitimden finansman sistemlerine kadar, piyasa içi veya piyasa  dışı, istisnasız her şeyi etkilerler.

Bu teknolojik gelişme süreci, kendisini üreten (ve hatta üretmeyen) insan nesillerini etkisi altına alır; sosyal yaşam, düşünme biçimi ile değerler ve yargılar gibi her konuda özelleştirir. Dikey analizde bu etkileşimin, insanların psikolojik yapılarından sosyo-ekonomik konumlanmalarına kadar hemen her alanda ortaya çıktığı, nesillere bile ad verdiği apaçık ortadadır. Yatay analizde bakıldığında, bu teknolojik sürece katkı sağlayamayan, üretmeden satın almak zorunda kalan coğrafyalardaki  düşük gelirli bireylerin, doğal olarak gösterilen imrenme davranışları ile yaptıkları harcamaların kendi piyasaları üzerindeki etkilerinin de çok olumlu olmadığı görülür.  

Dünyanın neresinde olursa olsun, iletişimden kopamayacağı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalan, giderek yoğunlaşan psikolojik ve sosyo-ekonomik baskılara maruz bırakılan insan, yeme-içme ve barınma gibi en temel iki yaşamsal ihtiyacında bile önüne konan seçeneklerden başkasına sahip değildir. Fakat bu, sadece günümüzün değil, bütün bir insanlık tarihinin, yarınlarda da devam edecek olan dramı, insanlığın paradoksudur. Ateşi ve tekerleği ve hatta çeliği bulduğu günden bugüne insan, sürekli olarak teknolojisini yeniliyor fakat toprağa döneceği güne kadar da hep kendi eskisinin özlemi ile kıvranıyor. İnsan beyninin bu paradoks ile ilişkisi, aslında bütün yeniliklerin motorudur fakat mutluluğun anahtarı olup olmadığı tartışılır. Çünkü bu kendisini besleyen ve doğrulayan çelişkinin girdabı içindeki insan, eskiye imrenmek kadar sahip olamadıklarına imrenmek gibi bir zaafı da beyninde taşıyor.

Hayatının -ortalama-  26 yılını uyuyarak  geçiren insan, sadece bedenini mi dinlendiriyor? Yoksa, günün  en az iki saatini trafikte, 8-12 saatini işyerinde geçirirken yorulan beyni için mola mı veriyor?
Cevabı profesyonellerine bırakıp, insanın midesi ile olan ilişkisine bakalım. Bu ilişkinin temeli olan mutfakların, teknolojik yeniliklerle nasıl da imrenilecek ortamlara dönüştürüldüğünü hepimiz çok yakından biliyoruz. Fakat, acaba aldanıyormuyuz? Sahip olduğumuzda, bedel olarak neleri kaybedeceğimizin hesabını yapıyormuyuz? Beynimiz bize bir oyun mu oynuyor?

Evin gençleri bu değişimi mutlak surette isteyecek, baskı bile yapacaklardır. Çünkü henüz onların eski anıları yok, içinde doğdukları ortamdan bıkkınlıkları var. Bugün muhasebe yapmak zamanı anne babaların, onlar bunu henüz idrak edemezler. Bir annenin, evdeki tek kalesini terketmesinin, anaerkil egemenliğinden vazgeçerek sınırlarını açmasının anlamını bilemezler. Kıyıda köşede sakladığı buruşuk kağıtlara gizli gizli bakarak yemek yapmanın getirdiği gururdan yoksun kalmanın nasıl bir acısı olacağını bilemezler. Teknolojinin şeffaf olmaya mecbur bıraktığı, adeta hiçbir sırrı olamayacak kadar ortalıkta yaşamak zorunda bırakılan çağın gençleri,  akıllı telefonlarından tarif alıyor ve gocunmak hiç akıllarına gelmiyor. Büyük olasılıkla lezzet peşinde değiller, olamazlar da. Şeffaflık, lezzeti değil, farklılıkları araştırmayı gerektiriyor; lezzet peşinden gelir nasıl olsa. Bu duruma düşen bir  annenin, 1980 ve öncesinde doğmuş olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Günümüzde x kuşağı olarak adlandırılan bu annenin nesli, hiç savaş görmedi fakat her zaman otoriteye saygılı oldular. Kadınların meslek edinerek çalışma hayatına atılmalarındaki ilk kuşak idiler. Doğum kontrolu bu nesil ile başladı. Az çocuklu, küçük aileler trendini başlattılar; ekonomik özgürlük iddiası ile işverenlerin kapılarını aşındırırken kocalarından da eşitlik talep ettiler. Kendi annelerine garip gelen bu davranış biçimleri ile, kendilerinden öncekilerin yaşam tarzını yani bütün kollektif düşünce biçimlerini reddettiler.  Fakat mutfaklarını, o hiç terketmedikleri gizli kalelerini, annelerinden devir aldıkları içgüdüleri ile ancak buraya kadar getirebildiler. Teknolojiyi sadece gerek duyduğunda kullanmış olan bu nesil, teknolojiyi her saniye kullanan  çocukları tarafından itekleniyor fakat  kendilerinin başlattığı bireysellik ve eşitlik paradigmasının ikinci ayağına yani şeffaflık aşamasına geldiklerini göremiyor ya da kabullenemiyorlar.

Kendilerinden bir önceki kuşak, savaş görmüş, acılar çekmiş bir kuşak idi. Her şeyi kollektif düşünür, herşeyi birlikte yaparlardı. O günlerden kalma deyişle, hepsi birisi ve birisi hepsi için idi. Bugünün gençlerine, Millenium kuşağına analık babalık yapanlar, onların bu kollektif felsefesini yıktılar, bireysellik ve eşitlik paradigmasını getirdiler. Şimdi kendi çocukları, bu paradigmayı yukarı taşıyor, yepyeni ve alışılmamış değerler katıyor, eski değerleri yerle bir ediyorlar. Hiç şüphesiz, ilk darbeyi yeme içme alışkanlıkları ve mutfaklar alıyor. Herşeyin şeffaf olmasının zorunlu olduğu günümüzde, mutfaklar da şeffaf olacaklar: içleri görünecek, salonun bir köşesine ve hatta tam ortasına bile konacaklar. Garip gelebilir fakat bunu öncelikle kızlar istiyorlar. Çünkü hiç kimseye, kendi çocuklarına bile hizmet etmek istemiyorlar.

Beyin bu kadar değişebilir mi? Yoksa bunu zaten beyin mi istiyor? Bu trendin sonu yeni bir paradigmaya gebe olabilir mi? Gelecekte mutfak diye bir yer kalmayacak mı? Bütün bu ve benzer soruların cevabı çok basit: yükselen her paradigmanın, maksimum bir tepe noktası vardır. Bu tepe noktasına yaklaştıkça, çıkış yavaşlar çünkü sistem kendisini taşımakta giderek zorlanmaya başlar.
Bir yandan kendi artan ağırlığı ile hantallaşırken öte yandan, dipten gelen yeni paradigmanın dalgaları ile giderek daha fazla sarsılmaya başlar ve nihayet yıkılır. Bu eğriyi gözlemlemek, özel bir ihtisastır, özel bir çalışma alanıdır: üniversiteler, özel ve kamusal teknoloji kurumları ile şirketlerde faaliyet gösteren istisnasız bütün Ar-Ge birimlerinin, konu ile ilgili araştırmalarının takip edilmesini gerektirir. Bu çalışmaları yapan biri olarak, önce kapalı ve sonrasında şeffaf, günümüzün bütün mutfak terminolojisinin önümüzdeki 50 yıl içine mutlak surette değişeceğini, hatta tamamen biteceğini iddia ediyorum. Bu, benim arzum değil, gelecek çalışmalarımda ortaya çıkan bir zorunluluk.

Özlem Yan Devrim

Endüstriyel Tasarımcı - Tasarım ve Trend Danışmanı
Applied Futurist

www.trendssoul.com 

4 Aralık 2015 Cuma

JÜRİ ÜYESİ OLDUĞUM YARIŞMALAR

Detaylı inceleme için resmin üzerine tıklayınız ...


Mosder Ulusal Tasarım Yarışmaları 

    

    

Ambalaj Sanayicileri Derneği Tasarım Yarışmaları

   
   


İMMİB Tasarım Yarışmaları

   

      


Tasarım ve Sürdürülebilirlik Konulu Yarışmalar

    


3 Aralık 2015 Perşembe

MOSDER 11. Ulusal Ev Mobilyaları Tasarım Yarışması Ödül Töreni

Jürisi olduğum MOSDER 10. Ulusal Ev Mobilyaları 
Tasarım Yarışması Ödülleri 02 Aralık 2015 tarihinde 
YEM'de yapılan törenle sahiplerini buldu.



2 Aralık 2015 Çarşamba

11. MOSDER TASARIM YARIŞMASI 2015

2015 Mosder Tasarım Yarışmasında 
2. Aşama Profesyonel Seçici Kurul Üyesi olarak görev aldım.






Yarışmalar Ana Sayfasına Dön >>

27 Kasım 2015 Cuma

İMMİB 2. Ambalaj Tasarım Yarışması Ödül Töreni

Jürisi olduğum İMMİB 2. Ambalaj Tasarım Yarışması ödülleri 27 Kasım 2015 tarihinde 
Dış Ticaret Kompleksinde yapılan törenle sahiplerini buldu.