3 Mart 2006 Cuma

BEYİNDE AYRIŞIK DÜZENLEMELER

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Mart 2006






Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

1 Mart 2006 Çarşamba

BEYİNDE AYRIŞIK DÜZENLEMELER

Cisimsiz Eserler

Bilim adamları (özellikle matematikçiler ve teorik fizikçiler) ile sanatçılar, çoğunlukla "soyut" kavramlarla düşünür ve "soyut eserler" verirler. Bu tür (çoklukla yalnız çalışan / düşünen) insanların ya bir "dâhi" olarak kabul edilmek ve insanlık tarihinde yer almak ya da (sıradan olmak ve) tamamen "unutulmak" gibi (iki aşırı uçtan birini işaretleyen) kötü bir yazgıları vardır. Çünkü bu insanların "öykünmek" yani "taklit etmek" lüksleri yoktur. Eserlerine doğrudan kendilerinin cisim / şekil verebilme ayrıcalığı ile sanatçılar, resim / heykel / şiir / müzik gibi (çalıştıkları) her(hangi bir) alanda takdir, maddi veya manevi bir karşılık bulma şansına (az da olsa) sahiptirler fakat bir bilim adamı (şayet başaramayacak olursa), kendinden sonrakilere bir "basamak" (veya bir akışın basit bir molekülü) olabilmekten daha fazlasını ummayı bile (çoğu zaman) düşleyemez; şansı olmayanlar zaten, laboratuarlarında veya masalarında, çözemedikleri kodların arasında kaybolur, unutulur giderler.

Bir zamanlar, neden insanların bazıları bilim adamı, bazıları da sanatçı olmak isterler diye düşündükçe cevabı, önce kendimde "içgözlem" yaparak bulmaya çalışır ve (çaresiz kalınca) bunun, çok bilinmeyenli fakat beyinde düğümlenen bir sorundan kaynaklandığına karar verirdim. Bu tür soruları çoğaltmak ve cevaplarını bulmaya çalışmak, zamanla bende özel bir araştırma merakının doğmasına da yol açtı. Örneğin, neden bazıları yüzme sporunu tercih ederler de bazıları futbol oynamak isterler diye de çok düşünmüşümdür. Bugün artık biliyorum ki beyin, soyut ile somut düşünmek veya kişisel çalışmakla takım oyunu oynamak arasında kendi özgün tercihini yapma yeteneği ile de donatılmıştır. Fakat bu tür tercihleri, sadece soyut-somut, kişisel-ekipsel gibi ikili kategorilere ayırmanın çok yanlış olduğunu da biliyorum. Bir yüzücünün, bisiklet sporu yapması kesinlikle yasaktır, oysa ki ikisi de kişisel sporlardır. Doğada gözlemlenen kartal veya şahin gibi kuşların neden sürüler halinde gezmedikleri, avlanmadıkları fakat küçük balıkların neden hiç birbirlerinden ayrılmadıkları da bir başka (kişisellik-ekipsellik) düşünce konusudur.

Bu metnin yazarı olarak ben, bu konuya objektif, bilimsel / disipliner bir açıklama getirebilecek yetkinlik ve yetenekte değilim. Kişisel perspektiften, sanırım kendimi örnekleyerek belki bir şeyleri daha iyi anlatabilirim. Üniversite öncesi okul hayatımda, geleceğime nasıl bir yön vermem gerektiğini her düşündüğümde, bir bilim adamı kadar bir sanatçı da olabilecek (ortalama düzeyde / yeterli ve birbirine eşit) eğilimlere / yeteneklere sahip olduğumu görüyor fakat kendimi iki kutuptan birine adamakta da kararsız kalıyordum (orta öğrenimimi elektronik üzerine yaptım fakat bir yandan da şiir yazar, resim yapardım!).

Sanırım, iki kutuptan birini seçmek bana, ya tarihe geçmek ya da tarihte kaybolmak gibi fazla kişisel ve iddialı görünmüş (ve beni korkutmuş!) olmalı ki, üniversite öncesinde bir kaç yıl, kararsız bir dönem yaşadım. Su gibi tembel (fakat en küçük eğimi bulabilecek kadar akıllı) olup hayatın akışına kendimi bırakmanın, hatta bir göçebe gibi "nerede akşam orada sabah" ilkesi ile yaşamanın bana göre olmadığını hayat çok çabuk gösterdi. Fakat, kaybettiğim o yıllar benim en büyük kazancım oldu: ne istediğimi ve ne olabileceğimi anladım. Ben, tamamen bilinçli ve istekli olarak, endüstri ürünleri tasarımcısı olmak istedim ve oldum; berbat bir sınav sisteminde şansın güldüğü çok az insandan biri oldum.

Neden bazı insanlar, "kaybolmak / kaybetmek" riskini göze alırlar da tek başlarına cisimsiz (soyut) eserler yaratabilmek için ömürlerini tüketirlerken (veya ömürlerine, değer biçilemez bir tarihsellik kazandırırlarken), benim gibi insanlar "ekipler halinde / işbirliği içinde çalışmak" tutkusu ile yanıp tutuşurlar?.. Bunun kaynağı korku mu yoksa gerçekten beyinden kaynaklanan bir sorun(!) mu?.. Yoksa bu, daha başka bir şey, sosyalleşen beynin işbirliği isteği, bir erdem, bir cesaret, bir özveri mi? Bu soruyu tıpkı benim gibi kendilerine soranlar için bu yazı, gerçekten faydalı (hiç değilse aydınlatıcı) olacaktır diye umuyorum. Tek başınıza cisimsiz eserler mi vermek istersiniz, yoksa bir ekiple yeni bir cisim / bir form mu yaratmayı tercih edersiniz?.. Paylaşılan bilgi büyürmüş, okuduklarımı sizlerle paylaşmak istiyorum; ya da, benim, istasyonlarını sık sık değiştirdiğim, stereo yayın yapan bir radyoyu size dinlettirdiğimi varsayın.

Ayrışık Düzenlemeler

Dr. Antonio R. Damaiso ile başlayacağım (tamamen bir tesadüf değil, biraz kastım var). Kitabının adı Descartes'in Yanılgısı. Sn. Bahar Atlamaz tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Varlık Yayınlarınca (Bilim Dizisi:2, İkinci Basım:1999) yayımlanmış. Sayfa 25-26'da şöyle diyor: " ...Burada aklıma Warren McCulloch'un bir deyişi geliyor: "Ben işaret ettiğim zaman parmağıma değil, işaret ettiğim yere bakın." (Efsanevi bir nörofizyolog olan McCulloch, gelecekteki sayısal sinirbilimin öncüsü olmanın yanı sıra bir bilge ve şairdi. Bu deyiş, bir bilgelik içeriyordu.)" Kastım kendime: yıllarca bir "kızılderili atasözü" diye bildiğim özdeyiş, bir nöroloji uzmanının kitabında karşıma başka bir kimlikle çıktı; nasıl da aldatılmışım!.. Şimdi ciddi bir alıntı, sayfa 76'dan: "Okuyucu, bu haritanın neden çift taraflı olmayıp yalnızca sağ yarıküreye meylettiğini merak edebilir; ne de olsa insan beyninin neredeyse simetrik olan iki yarısı vardır. Bunun yanıtı, insan beyninde işlevlerin, diğer canlı türlerinde olduğu gibi, yarıküreler arasında asimetrik olarak paylaşılmasıdır. Nedeniyse, büyük olasılıkla, bir düşünce ya da eylem seçme durumunda, iki yerine tek bir nihai denetimcinin olması gerekmesidir. Bir hareket yapmak için her iki taraf da eşit söz hakkına sahip olsaydı, seçim bir anlaşmazlıkla sonuçlanabilirdi; sağ eliniz, sol elinizle karışabilir ve birden fazla organla eşgüdümlü hareket üretme şansınız azalırdı. Birçok işlev için, sadece bir yarıküredeki yapıların üstünlük taşımaları gerekir, bu yapılara baskın [dominant] denir.

Baskınlığın bilinen en iyi örneği dille ilgilidir. Solakların birçoğu dahil, insanların yüzde 95'inde, dil büyük oranda sol yarıküre yapılarına bağlıdır. Bu kez sağ yarıküreyi üstün kılan bir diğer baskınlık örneği, bütünleşmiş vücut duyumunu içerir. Bu duyum sayesinde bir yanda iç organların durumları, diğer yanda ise kas-iskelet donanımının kol-bacak, gövde ve baş parçalarının durumları bir arada koordineli, dinamik bir harita içinde betimlenir. Bu, tek ve bitişik bir harita değildir, daha çok ayrı ayrı haritalardaki işaretlerin etkileşimi ve koordinasyonundan oluşur. Bu düzenlemede, vücudun hem sağ hem de sol tarafını ilgilendiren sinyallerin, en kapsamlı buluşma alanı sağ yarıküredeki (daha önce belirtilen) üç somatik-duyusal korteks kesiminde yer alır. Ne gariptir ki, kişinin kendi dışındaki uzamın temsili ve duygu süreçleri sağ yarıkürenin baskın olduğu işlevlerdir. Ancak bu, sol yarıkürede yer alan eşdeğer yapıların o durumda vücudu ya da uzamı temsil etmediği anlamına gelmez. Yalnızca temsiller farklıdır; sol yarıküredeki temsil büyük olasılıkla kısmidir ve bütünleşmiş değildir."

Aventis ödüllü Psikoloji Profesörü Chris McManus da bir kitap yazmış. Özellikle içeriği çok zengin, dili çok akıcı kitabı Sn. Ayşegül Turan Türkçeye çevirmiş. Adı, Sağ El Sol El. Özellikle meslektaşlarımın bu sol el kullanımı konusunda hassas ve dikkatli olmaları gerektiğine inandığım için şiddetle tavsiye ederim. Güncel Yayıncılık tarafından (Açık Bilim:34) Ağustos 2005 tarihinde birinci basımı yapılmış. Sayfa: 259'dan bir alıntı:

"Sol lob ve sağ lobdan sanki her ikisi de farklı kişilikleri olan, birbirinden tamamen bağımsız organlar gibi bahsetmek kolaydır, fakat tabii ki bu yanlıştır. Her ikisi de tek bir kişi yaratmak için birlikte çalışırlar. İki yarı küre birbirine büyük bir lif yığını olan corpus collosum ile bağlıdır, loblar bununla haberleşir ve işbirliği yaparlar. Bu durum dil kullanımında görülebilir ki bu sadece ve sadece sol lobun görevi değildir. Böyle olsaydı, sağ lob hasarı olan hastaların konuşma yeteneklerinde sorun görülmezdi. Geniş bir kelime hafızası ve iyi dilbilgisi ile konuşabildikleri kesinlikle doğrudur. Öte yandan dil kullanımları normal değildir, konuşmanın müziksel ahengi olan prosodileri yoktur. Prosodi sayesinde ses tonları iner ve çıkar, kelimeler hızlı ya da yavaş söylenir ya da yüksek veya alçak sesle çıkar, ki bu duygu ve vurguyu belirtmemize yarar. Prosodisiz konuşma telefonlarda duyulan bilgisayar konuşmalarına benzer. Dilin sağ loba bağlı olan tek bölümü prosodi değildir: mecaz, hiciv ve nükteli konuşma da sağ lob kaynaklıdır. Kısaca, dil dediğimiz zengin iletişim sistemi sağ ve sol lob dediğimiz her iki bölümün kendine özel katkısına ve birlikte çalışmasına bağlıdır."

Bu kadar güzel bir kitaptan iki alıntı daha yapacağım:

Sayfa 313: "İki ile üç milyon yıl önce insan beyninin asimetrikleşmiş olması gerekir. Tabii ki halihazırda iki parçadan sağ ve sol beyin lobundan oluşmakta, corpus collosum adını verdiğimiz devasa sinir lifi demetiyle birbirine bağlanmaktaydı. Oldukça büyük ve hızlı olmasına rağmen, corpus collosum her lobda olan çok sayıdaki sinir trafiği göz önünde bulundurulduğunda yavaştır ve kapasitesi sınırlıdır. Merkezi büroları kuzey ve güney kürede bulunan büyük bir küresel şirket düşünün, her ikisinin de güçlü bir bilgisayarı var, fakat aradaki bağlantı eski tip telefon kablolarıyla sağlanıyor."

Sayfa 261-262: "Corpus collosum iki yarım beyinden bir tam beyin yapar. Corpus callosum kesildiğinde, her lob elinden geleni yapar fakat hiçbirinin eksiksiz bilişsel alet çantası yoktur. ...Her ne kadar sağ ve sol lobdan birbirlerinden tamamen bağımsızmış gibi bahsetmek istek uyandırıcı olsa da aslında iki yarım beyin tek ve entegre olmuş bir şekilde bütün olarak çalışmak için tasarlanmıştır."

Şimdi, ODTÜ Psikoloji Bölümü 1987 mezunu Sn. Derya Sürekli'nin, 1999-2003 yılları arasında üniversite öğrencileri arasında gerçekleştirdiği araştırmalarını kaleme aldığı ve Beyin Asimetrisi / Çift Beyinli İnsan adı ile Evrim Yayınevinden (Aralık 2004'de) yayımlattığı kitabından, bu yazı ile ilgili gördüğüm alıntılar yapacağım. Şunu belirtmeliyim ki bu kitap, benim gibi amatör araştırmacıları kat be kat aşan bir bilimsel araştırmanın dev bir örneğidir.

Sayfa 88: "...Beyin büyük birleşeği bir yarıkürenin diğerinin yaptıklarından haberdar olmasını sağlar. Eğer beyin büyük birleşeği (korpus kallozum) kesilirse "kedi" kelimesini okuyup anlayabilir (sol yarıküreyi kullanarak), ama kediyi gözünüzde canlandıramazsınız (sağ yarıküreyi kullanmanız gerekirdi). "

Sayfa 93: "Munday'in (1993) çalışması da göstermiştir ki, mesleki alanlara özgü yarıküresel işleyişler bulunmaktadır. Sanat dallarında genellikle çift işleyiş ya da sağ işleyiş öncelik kazanırken, analitik, sözel, nicel işlemler gerektiren bilgisayar programcıları sol işleyişe daha çok başvurmaları, işlemleri ayrıntıları ve sırasıyla yerine getirmelerini sağlamaktadır. Diğer yandan sezgisel, ilişkisel, bütünlükçü (global) işleyiş özelliklerine sahip sağ ise, sanat gibi dallarda faaliyet gösterenlerin sıklıkla başvurdukları yarıküre olmak özelliğindedir. Sağ yarıkürenin yaratıcılığı arttırma özelliği, aşırı karmaşık (kompleks) durumlardaki işlevleri, duygusal yönü, sanatçılara eserlerinde zengin materyaller sunmalarına yol açabilir. Belki sanatçıların her iki yarıkürenin işleyişine eşit bir biçimde başvurmaları onlara fazladan bir yarar sağlamaktadır."

Dördüncü alıntıyı, artık aramızdan ayrılmış olan Dr. Med. Psikiyatr Sn. Serol Teber'e bırakmayı uygun gördüm. Davranışlarımızın Kökeni adlı, Say Yayınları tarafında 2004 senesinde 12. baskısı yapılan kitabın 98. sayfasından:

"Gözlemciler, yeni teknik verilerin sağladığı bilgilerle beyin içi yapılarına ve onların birbirleriyle olan ilişkilerine daha değişik açılardan yaklaşılmasının gereğini duymuşlardır.
Artık salt yapısal-anatomik değerlendirmeler sorunlara yanıt veremez olmuştur. Örneğin beyin içinde birbirlerinden ayrı yerlerde bulunan çeşitli sinir çekirdeklerinin gereksinme olduğunda aynı sistem içindeymişçesine birlikte çalıştıkları saptanmıştır.
Alışılagelmiş yapısal bütünlükler, yerlerini dinamik, işlevsel örgütlenmelere bırakmaktadırlar. Örneğin yapısal olarak beynin şakak (Temporal) lobunun bir bölümü olan hipokampus, bu tür bir işlevsel birliği oluşturduğundan artık yeni bir örgütün, limbik sistem'in içinde incelenmektedir."

Seçtiğim son, beşinci alıntı, Beatrice Lenoir tarafından yazılmış Sanat Yapıtı adlı (YKB. yayınlarından dördüncü baskısı İst. Mart 2005 tarihli, Sn. Aykut Derman tarafından çevrilmiş) kitabın 130-131-132.nci sayfalarından (not: orijinal metinde italik ile yazılı kelimeleri, bu alıntıda farklı olmaları için koyu renkle gösterdim):

"Dehanın Önceki Tanımlamasının Açıklaması ve Doğrulanması"

"Dehanın, öykünme anlayışı'na bütünüyle karşı çıkması gerektiğinde herkes aynı düşüncededir. Öğrenme, öykünmeden başka bir şey olmadığına göre, öğrenme konusundaki en büyük yeti, en büyük kolaylık (yetenek) bu tanıma göre, deha olarak değerlendirilemez. Kaldı ki insan, başkalarının düşüncesini benimsemeksizin kendi düşünüp ortaya bir şey koysa, hatta sanatın ve bilimin yararına birçok şey bulgulasa bu, böyle (çoğu kez engin) bir beynin (basitçe öğrenmekten ve öykünmekten öte bir şey yapamayan kişinin bön olarak adlandırılmasına karşılık) dâhi sayılması için yine de doğru ve yeterli bir neden oluşturmaz; bunun nedeni, bütün bunların kolaylıkla öğrenilebilir şeyler olması, böylelikle de her durumda, çalışma sayesinde öykünme aracılığı ile öğrenilebilecek şeylerden farklı olmaksızın, kurallara göre araştırmanın ve düşünmenin doğal çizgisi üzerinde yer almasıdır. Örneğin insan, benzeri buluşları gerçekleştirebilecek ölçüde engin bir beynin sahibi olan Newton'un ölümsüz yapıtı Doğa Felsefesinin İlkeleri'nde sergilediği her şeyi kusursuz öğrenebilir; ama öte yandan, şiir sanatı için düşünülüp ortaya konmuş en ayrıntılı kavramları öğrenmiş, elinin altında da en kusursuz şiir örnekleri bulunan kişi, düşünce zenginliği taşıyan şiirler yazmayı öğrenemez. Bunun açıklaması, Newton'un, geometrinin temel öğelerinden başlayıp en önemli ve en derin bulgulamalarına varıncaya kadar katettiği aşamaları yalnızca kendisi için değil, herkes için bütünüyle açık seçik kılabilmesidir; buna karşılık Homeros olsun, Wieland olsun, şiirsel zenginlik içeren, aynı zamanda entellektüel bakımdan güçlü düşüncelerin beyninin içinde nasıl ortaya çıkıp bir araya geldiğini açıklayamaz, çünkü bunu kendisi de bilemez; böyle olunca da kimseye öğretemez. Dolayısıyla, bilim alanında en büyük bulgulamaları yapmış kişi üstünlük bakımından öykünmeciden ve en çalışkan öğrenciden yalnızca derece olarak ayrılır, oysa doğanın güzel sanatlar bakımından donanımlı kıldığı kişiden öz olarak farklıdır. Bununla birlikte bu, sahip oldukları yetenek bakımından doğanın gözdeleri olan ve insan soyunun kendilerine çok şey borçlu olması gereken kişiler karşısında değersiz oldukları anlamına gelmez. Bilim adamlarının, dâhi olarak adlandırılmayı hak eden kişiler karşısındaki en büyük ayrıcalıkları, onların yeteneklerinin, sürekli gelişen bilgilerin yetkinleşmesine ve bu yetkinleşme sayesinde yararlı olan her şeyin ortaya konmasına katkıda bulunması, aynı zamanda başkalarının da bu bilgilerle donatılmış olarak eğitilmelerini sağlamasıdır: gerçekten de dâhi için, sanat bir noktada durur, çünkü onun daha ötesine geçemeyeceği bir sınır vardır -bu, onun o anda uzun süreden beri varmış olduğu ve geri dönemeyeceği sınırdır; üstelik bu, dâhinin bile başkalarına iletemeyeceği, doğanın her dâhiye doğar doğmaz ayrı ayrı bağışladığı bir yetidir: dolayısıyla da onunla birlikte yok olup gider, ta ki doğa günün birinde aynı yetileri yeniden bir başkasına verinceye kadar; bu kişinin aynı biçimde, kendinde varolduğunu bildiği bu yeteneğin ürünlerini ortaya koyması için tek bir örnek görmesi yeterli olur."

Şimdi Kolaj Zamanı

Benim seçtiğim radyo istasyonlarından benim seçtiğim bölümleri dinlemiş gibi oldunuz. Yayınların stereo değil, mono olduğunu iddia edenleriniz olacaktır. Fakat bu çok normal, hiçbir aktarma, bütünün tamamını kapsamaz ve aktaranın duygularından / tercihlerinden de bağımsız olamaz. En çok değer verilen yayınlar ise, aktarımlar üzerine kurgulananlardır(!). Ben, sanatsal yönü ağır basan bir tavsiye ile bütün bunları, tablolardan kesilmiş küçük küçük parçalar olarak kabul etmenizi istiyorum; herkes kendi dilediği gibi parçaları birleştirsin, aralarını gönlüne göre doldursun ve kendi özgün kolajını yapsın istiyorum. Aslında en büyük arzum, hepinizin içinde var olan sanatçıya seslenmek, tabloların tamamını kendi gözlerinizle görmek isteğini sizlerde yaratabilmek; alıntı yaptığım kitapları okuma isteğini sizlerde uyandırabilmek.

Son Söz

Genel olarak anlaşılan o ki, ayrışık düzenleme ile yaratılmış beyin, kendi parçalarını bir "koordinasyon" veya bir "sistem" içinde (ve ortaklaşa) kullanmaktadır. Sağ ve sol loblar arasındaki iletişim, corpus collosum ile sağlanmakta fakat (benim okuduklarımdan çözemediğim bir durum olarak) bu iletişim isteğinin nereden kaynaklandığı ise bilinemez kalmaktadır (bu -eğer- istek -ise-, eğitimle çoğaltılabilirmi?). Sağ ve sol loblar arasında bir rekabet (veya kıskançlık?) kesinlikle yok gibi görünmekte hatta tam tersine kayıtsız/koşulsuz bir şekilde baskın (veya yetkin/yeterli) olan parça ile yardımlaşma (öğretilebilirmi?) durumu ortaya çıkmakta, kişilik çatışması (veya bölünmesi) gibi bir uyumsuzluk da yaşanmamaktadır.

Beyin, kendi çalışma sistemini, kendi oluşturduğu çokluklarda (aileden topluma ve hatta tüm insanlığa kadar) niçin bir model olarak uygulamamakta, farklı davranmaktadır? Örneğin, işlevleri ile, yağ ve su gibi/kadar birbirlerine aykırı görünen iki yarısını (yani sağ ve sol loblarını) kendi içinde organize edebiliyor, sistemli ve randımanlı olarak (hiç değilse teoride) kullanabiliyorken, toplumsal hayatımızda bunu (neden?) başaramamaktadır!.. Bir sivrisineğinin bile sırrının çözülemediği (tıp bilimlerinden aerodinamiğe kadar) doğanın bütün bir teknolojimize örnek olduğu dünyamızda, -toplumsal hayatımızda- kendi beynimize aykırı yaşamamızdaki (onu örnek almayışımızdaki) sebep acaba nedir? İçgörü ile veya dışgözlem, her ne şekilde olursa olsun, farkına vardığımız, kişisel ve/veya toplumsal bütün sorunlarımızın çaresini, asla çözemeyecek bile olsak, gene beynimizde bulabiliriz; o bize sadece kendisini vermiyor. Kendisini sorgulayan beynimiz, kendisinden binlerce kere daha mükemmel "yapay zeka"yı da yaratacak fakat ona "kendisini algılamayı, kendi kendisini çözmeyi" asla öğretemeyecek, onu "insan" yapamayacak.

Ben, okulu bitirip piyasaya atıldığım ilk yıllarda, neden bir endüstri ürünleri tasarımcısı olmakta/kalmakta direttiğimi çok sormuşumdur kendime. Ben bir "sınav kurbanı" değildim, isteyerek seçtim bu mesleği; bir (kendimle) uyumsuzluk değil ama pişmanlık yaşadığım anlar çok olsa da, genel olarak (artık) mutluyum. Sanırım, başlangıçta da dediğim gibi, iki kutuptan birini seçmek "ya bilim adamı/mühendis ya da sanatçı olmak" tercihi bana, "ya tarihe geçmek ya da tarihte kaybolmak" gibi fazla kişisel ve iddialı görünmüş (ve beni korkutmuş!) olmalı ki, "ekipler halinde/işbirliği içinde çalışmak" gibi kişiliğimle (ve corpus collosum ile) uyumlu bir mesleğe yönelmişim (oysa ki beni -ve hepimizi- eğitim sisteminin yönlendirmesi gerekmezmiydi?). Belki de bende "kişisel hırs" eksikliği vardır, korku zannettiğim şey belki de tam olarak bu eksikliktir. Fakat, bu beni daha ileri yargılara götürüyor: "dâhi olmak için hırslı mı olmak gerekir?" Newton veya Homeros ve benzerleri hep "hırslı" mı idiler? Hangisi önce gelir: dâhilik mi yoksa hırs mı? Gene dönüp kendime bakıyorum: ben de hırslıyım (fakat dâhi olmadığımı bildiğim için) ekip olarak yüklendiğimiz işe öyle sarılıyor ve kişiselliğimi (ve bencilliğimi!) de unutuyorum ki, sonuçta hiç bir yerde ismim geçmemesine rağmen (tuhaftır!) huzur ve mutluluk duyuyorum. Galiba, (bende hiç olmayan) dehadan önce gelen hırs fazla hayırlı olmuyor.

Asla bir genelleme yapmıyorum, kendimi dışa vuruyor ve duygularımı yazıyorum; bu metni okuyanlara, kendi özeleştirilerini yapmaları için örnek olmaya çalışıyorum. Ne kendi reklamımı yapmak ne de kimseyi (veya bir mesleği) yargılamak (veya yüceltmek) durumunda değilim (her ikisine de ihtiyacım yok), tam tersine, meslekler arasında köprü kurmaya çalışıyorum Olsa olsa eğitim sistemimizi gözden geçirmekten başka bir önerim de olamaz; ihtiyaç duyduğum şey (şikayetim?) kişisel değil; eğer böyle olsaydı, başka şeyler yapardım, yazmakla uğraşmazdım.

Bu makale, Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Mart 2006 tarihli 101 nolu sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

2 Şubat 2006 Perşembe

VİTRİNDEKİ SANAT

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Şubat 2006




Bütün makaleyi oku - text metin >>

Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

1 Şubat 2006 Çarşamba

VİTRİNDEKİ SANAT

Modernizm, Guernica ve Ötesi

Modernizm, (resim ve heykelde) sanatın, XIX.ncu yüzyıl sonlarına kadar -sanki- bir fotoğraf makinası gibi mekanik veya kendi gözlerimizle algıladığımız biçimi ile de organik bir bakış açısından konusunu ifade etme tarzına (rönesans sanatına) bir tepki olarak doğmuş; sanatçının hisleri üzerine kurulmuştur. (Bu cümlede, kendi aile albümü için fotoğraf makinesi kullananları, amatörce resim çekenleri örnek alıyorum; son derece saygı duyduğum fotoğraf sanatçılarına yönelik bir gönderme, ard niyetim olamaz). Modernist resim ve heykelde sanat "soyuttur" (modernist mimari ise "işlevsel"dir) ve o kadar da kişiseldir (kişinin ruhsal yapısına / durumuna bağlıdır) ki asla -endüstriyel tasarımcılıkta olduğu gibi- güdümlenemez. 

Modernizmde -ve sonrasında- sanat, sipariş üzerine yapıl(a)maz (teknoloji bu yükü sanatın üzerinden almıştır) yani bir modern sanat eseri ancak sonradan metalaştırılabilir, alınır satılabilir fakat yapılmasındaki amacı ticari değildir; soyut bir eserin ticari olabilmesi zaten kendi tabiatına da aykırıdır. Çünkü bir soyut sanatçı, kendisini "form/biçim" ile ifade eder fakat bu biçim, dış/görsel dünyamızdaki herhangi bir nesneye / somut şeye ait olmadığı için, bir başkası (öteki) tarafından sipariş edilmesi söz konusu olamaz. Sanatçının ortaya koyduğu form/biçim, sanatçının içsel duygularını / ruhsal yapısını / felsefi görüşlerini / yeteneklerini / mesajını... iletmek / dile getirmek üzere kurguladığı, oluşturduğu renksel / şematik / geometrik (oransız) oranlardan türetilmiş görsel bir düzenlemeden, eklentilerden ve/veya mecazlardan (soyutlamalardan) başka bir şey değildir. Modern bir sanat eseri, modernizm öncesindeki sanatın yarattığı hayranlık duygusundan çok daha farklı bir algılama deneyimi yaşatır; yapımcısının içindeki barajlardan boşalan duygu selleri ile doldurulmuş bir enerji kaynağına benzer: ruhsal bir gerilimle çekim gücü yaratır, seyircisi ile bütünleşir ve adeta tek bir vücut olur.

Herhangi bir endüstriyel ürün (çağımızda) tasarımcısına ancak teknolojisinin sınırlarına kadar (ve salt işlevsel / maddi) bir "form/biçim" özgürlüğü verebilir. Bu sınırların kalkacağı (gelecek) yıllarda/asırda yaşayacak olanların, (resim ve) yontu sanatlarından vazgeçmeleri veya bu sanatlardan,  görselliğin yanında bir de işlevsellik beklemeleri, kendi tercihleri(!) olacaktır. Resim ve yontu sanatlarının, (nano) teknolojinin (ve yapay zekanın) sağlayacağı sınırsız verilerle ve insanın değişen ihtiyaçları ile endüstriyel ürünlerde "soyut" formlar/ biçimler halinde görselleşe(bile)cekleri gelecek zamanlarda çocuklar, örneğin (günlük besinleri olan) peksimet şeklindeki tabletlerde (her gün farklı) Picasso'lar yiyebilecekler ve müzelerde 21.yy.dan kalma, üzeri garipsedikleri renk ve şekillerle dolu çaydanlıkları seyrede(bile)ceklerdir. Bir soyut sanatçıya bir başkası (öteki) tarafından sipariş veril(ebil)mesinin mümkün olması, soyut ile somutun başaşağı yer değiştirmesi demek olacaktır ki orada (salt veya değil) sanatın, insan eli ile yapılmış hiç bir türü de olmayacaktır. Ancak, burada bir paradoks da ortaya çıkabilir: grafik, moda, endüstriyel tasarım, mimarlık gibi bütün uğraşların yapay zeka tarafından (sanal ortamda) yapılacağı gelecekte insanlık için (bence) yapılacak sadece iki (somut) iş kalacaktır: resim ve heykel sanatçılığı ile mühendislik.

Modern sanatta da sipariş üzerine eser verildiği savı ileri sürülebilir ancak konular veya hiç değilse konuların ifade ediliş tarzı üzerine bir ipotek konulduğu iddiası havada kalır. Yeri gelmişken, Picasso'nun Guernica adlı (duvar) resminin, Paris Dünya Fuarında sergilenmek üzere İspanya hükümeti tarafından verilmiş bir sipariş üzerine çizildiğini ancak konusunun (ve ifade ediliş tarzının) tamamen sanatçının özgür iradesi ile (aniden çıkan iç savaşa göre) biçimlendiğini de burada hatırlatmak yararlı olabilir diye düşünüyorum. Ben, endüstriyel tasarımcılığın bir "salt sanat" olmadığı (kendi özgün!) tezimi açıklamaya çalışıyorum. İçine "sanat katılmış" bir endüstriyel ürünün, bir sanat eserinden farklı olarak, konusu / işlevi / amacı.... önceden belli "salt ticari" bir amaçla üretildiğini yani bir "meta/mal" olduğunu ve bu sanatı oraya koyan (o ürüne gizleyen) sanatçının ise (asla sanatçı olduğunu inkar etmiyorum fakat) "güdümlü bir sanat" yaptığını iddia ediyorum. Bu düşüncemi tekrar açıyor ve kolay anlaşılabilmek için maddelere döküyorum:

Endüstri ürünleri tasarımcıları sanatçıdırlar fakat:

1. Endüstriyel ürünler, (önceden belirlenmiş) ticari amaçlarla yapıldıkları için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
2. Endüstriyel ürünler, (kişisel) soyut değerlerin bir ifadesi olmadıkları için , (salt) sanat değeri taşımazlar.
3. Endüstriyel ürünler, teknolojiye bağlı/bağımlı oldukları için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
4. Endüstriyel ürünlerde sanat, tüketiciyi "satın almaya kışkırtmak için" kullanıldığından -yani sanat ürüne bir ard niyetle gizlendiğinden- (salt) sanat değeri taşımazlar.
5. Endüstriyel ürünler, seri olarak üretildikleri için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
6. Endüstriyel ürünler, zaman içinde "geliştirildikleri / iyileştirildikleri / yenilendirildikleri" için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
7. Endüstriyel ürünler, tek bir sanatçının değil, önceden belli bir konuya yönlendirilmiş / güdümlenmiş
bir ekibin ortak çalışması olduğu için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
8. Endüstriyel ürünler, tıpkı mimarlık ürünleri gibi "işlevsel / fonksiyonel" olmak zorunlulukları ile, (salt) sanat değeri taşımazlar.

"Endüstri Ürünleri" kavramı, makinalar vasıtası ile baskı, dokuma, kesme, kalıplama, döküm, pres gibi yol/usül/yöntemlerle seri olarak üretilen bütün malları kapsar. Birbirinin aynı ve birden çok üretilmiş bütün bu ürünlerin (hammadde dışında) iki temel girdisi, ilgili "mühendislik disiplinleri" (bilimsel ve teknolojik anlamda gerekli olan tüm veriler) ve -eğer üründe estetik bir gereklilik kaygısı varsa- "sanat"tır. Bu (kendi ürettiğim) çok basit tarif bile, içinde mühendislik disiplinleri olmayan herhangi bir ürünün -endüstriyel anlamda- yapılamayacağı ve sanatın (olması gerektiğinin düşünüldüğü ürün / yer ve koşullarda) sadece bir "tercih" olduğu gerçeğini (bence) yeterince açığa çıkarır. Bir adım daha öteye giderek, mühendisliğin "hayatı kolaylaştırmak" fakat (üründe kullanılan) sanatın "malı satmak" amaçlı (olmazsa olmaz!.) bir tercih olduğunu bile -kişisel olarak- söyleyebilirim. Benim görüşümde, bir ürünü satmak için o ürüne "yerleştirilen" sanatsal uğraşa "endüstriyel tasarımcılık" denilir ki bu bağlamda her zaman (ve her yazdığım metinde) anlatmak istediğim, sanatın bu şekilde "güdümlenmiş" tarzı ile artık bir "salt sanat" anlamını yitirmiş olduğudur.

Sigaraya bağlı / bağımlı olmak gibi hiç hoşlanmadığım bir şekilde anlaşılması mümkün, üçüncü maddedeki "teknolojiye bağlı / bağımlı olmak" koşulunu da (hiç sevmediğim halde bir örnek vererek -kısaca-) açıklamak istiyorum. Bu arada söylemek isterim ki yazarın anlattığı şayet okurun anladığı ile örtüşmüyorsa kusur (görünürde mantıklı bir başka sebep yoksa) elbette yazardadır. Bu ve bundan önceki hemen her yazıda verdiğim bu örnekle ben, teknolojiyi "su" olarak düşünüyorum ve endüstriyel ürünleri ise "balığa" benzetiyorum. 

Balığın suya bağlı / bağımlı olması ile herhangi bir (salt) sanatçının (tıpkı karada yaşayan herhangi bir canlının su ile kurduğu ilişkide olduğu gibi) "teknolojiyi istediği zaman istediği ölçüde ve hatta aykırı olarak kullanması" keyfiyetini / tercihini karşılaştırıyorum. Balığın "solungaçları" ile sudaki oksijeni kullanması ve üstelik suyun içinde (bir mahkum gibi!) yaşamasını, karadaki herhangi bir canlının havadaki oksijeni ciğerleri ile kullanıyor fakat suyu da içiyor olması ile karşılaştırıyorum. Ağaç Biçimli Düşünce sisteminde bunun ne ifade ettiğini de son derece iyi biliyor fakat henüz erken (ve belki de gereksiz) olduğunu bilerek -şimdilik- o konuları es geçiyorum. Burada, okurdan en çok dikkat etmesini isteyeceğim şey, su ile balığın ilişkisini bir akvaryum içinde "seyirlik" olarak değil de bir açık deniz içinde yaşam mücadelesi olarak algıladığımı da düşünmesidir.


Aristoteles Mantığı

Yukarıdaki (8 maddelik devam ettirilebilir) liste, Aristoteles mantığındaki "aynı şeye eşit olmayan iki şey, birbirine eşit değildir" kanıtsavının tipik bir örneği. Ya bu kanıtsav yanlış, ya sanatın ne olduğunu bilmiyorum ya da endüstriyel ürün tasarımını (teoride değilse bile) pratikte yanlış yaşıyorum!.. Sanatın içeriğini ve piyasada içinde çalıştığım koşulları (anlayışı) değiştiremeyeceğime göre, kendimi teselli etmek için uydurduğum(?) tezime sarılıyorum: endüstri ürünleri tasarımcıları, sanat değeri taşımayan (bilimsel / teknolojik tabanlı ve ticari amaçlı) endüstriyel ürünlere sanatsal yeteneklerini "gizlerler" yani "sanatlarını kullanırlar" ve bu yeteneği kazanabilmek için, hem teoride hem de pratikte eğitim almak zorunlulukları vardır. Modern sonrası felsefe anlayışında bu bir "kalıp", özgür düşünceye kurulmuş bir tuzak; kendimi avutmaktan vazgeçip, kendi tezimi didik didik ediyor, eleştiriyor, parçalarına ayırıyor fakat daha başka bir biçimde yeniden bir araya getiremiyorum. Hayat daha başka bir şey: ya kendinde olmak ya da kendini yaşamak ikilemini dayatıyor kısır döngüsünde. Kendimi yaşayamıyorum, mesleğimi bir (salt) sanatçı gibi de yapamıyorum(!). Akvaryumu seyrederek felsefe yapmak lüksüm olmadığını da gördükçe, var çabamla endüstri ürünleri tasarımcılığı ile mühendislik disiplinleri (kendimle sanayi) arasında bir ilişki, bir köprü kurmaya çalışıyorum.

Aristoteles mantığının Gottlab Frege tarafından 1879'da yayımlanan "modern simgesel mantık" ile bilimsel alandan silindiğini bildiğimi (bilim ve teknoloji pratiğindeki okurlara) burada belirtmeme gerek yok. Hareket kanunları hakkındaki yanlış tezlerinin ise 1687 yılında yayınlanan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri ile Newton tarafından çöpe atıldığını da herkes bilir. 21.yy.da hala onun tezleri ile düşünüyor olmamı kendime yakıştıramıyorum (!) ama galiba "hayatın kendisinde olmak" ayaklarının toprağa basması demek ve ikibin yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen bu episteme hiç değişmemiş!..

Bakıyorum: mesleğimin, otorite / yöntem / proje / ekip bağımlılığı ve benzer katı kurallar olmaksızın yapılabileceğine sadece ben değil, mesleğimin bazı (yerli ve yabancı) duayenleri de inanmıyor olacaklar ki (bence) en önde gelenleri (endüstriyel ürünlerde) tasarıma, bir "yöntem" bir "kuram" getirmeye çalışıyorlar; makaleler, bildiriler ve hatta kitaplar yazıyorlar. Bu tür metinleri okumak, mesleğimin sanatla ilişkisinde yaşadığım kuşkularımı gideriyor ve (yalnız ve haksız olmadığımı hissettirerek) içimi rahatlatıyor.

Bu yol / kuram / yöntem / metodları da eleştirmiyor değilim fakat hepsinin de hiç inkar edemediğim bir ortak noktası var: üzerinde yaşadığım toprakların sosyo-ekonomik koşulları ile az veya çok, uzlaşıyorlar, örtüşüyorlar, bana (ve hayata) yakın duruyorlar. Böyle zamanlarımda şu soruya cevap arıyorum: "Bir amaca, bir yönteme, bir kurama, bir metoda (ve özellikle, bir makalemde kendi gruplandırmama göre "enerjiyi dönüştüren / bileşik ürünler"de) bir ekibe ihtiyacı olan her hangi bir uğraş (güncel hayatta her zaman geçerli -gibi görünen- Aristoteles epistemesi'ne göre) bir "salt sanat" olamayacağına göre, niçin (bazıları) bu mesleğe bir "sanat" ve bu mesleği yapmak için yola çıkanlara da "sanatçı" muamelesi yapıyor? Bu mesleği yapmak için sanatçı (veya sanatçı yetilerine sahip) olmak ilk ve gerekli (ancak, yetersiz) şart fakat yapılan işin (salt) sanatçılık olmadığı (bence) çok açık bir gerçek iken, niçin diğer bütün tasarımcılarla (yani salt sanat yapan diğer bütün gerçek sanatçılarla)  aynı kefeye konuyor ve ortak bir "tasarımcılar" ismi ile anılıyorlar? Sanatçı olup da (zaten aksi düşünülemez) "salt sanat" yapmıyor olmayı kabullenmek, gurur meselesi yapılacak bir durum mudur? Hangi grafiker veya moda tasarımcısı veya bir iç mimarın, bir mühendis ile ilgisi / işbirliği yapma zorunluluğu vardır? Burada, birbiri içine geçmiş onlarca soru üretmek mümkün zaten benim arzum da (beni okuyanları) bu yolda kışkırtmak; soru ve cevapları ile özeleştirilerine yönlendirmek (bir "zorlama" değil, bir davet) ya da beni analiz etmelerini rica etmek!..

Moskova Anıları

Moskova'ya yaptığım gezide, (komunist sistemde üretilmiş) her bir ürünün, kendisinden beklenilen işlevi (yani mühendislik koşullarını) yerine getirebilmesinin yeterli olduğunun ve -en geniş anlamı ile kullanıyorum- biçime hiç gereksinimi olmayacağının zannedildiğini (yani sanatın görmezden gelindiğini), evlerdeki ütülerden sokaklarda karları temizleyen ağır iş makinalarına kadar her alanda gözlemledim. Sanatı hiçbir şekilde endüstrinin içinde kullanmadıklarını; resim/heykel/mimaride çok özgün (ve modernist) yapıtları olmasına rağmen her iki alan (ev ile sokak) arasına çok kesin/kalın çizgiler çekmiş olduklarını gördüm.
1996'daki o gezide, birisi batmış olan iki ekonomik sistemi kendi mesleğimin penceresinden karşılaştırdım. Ekonomist değilim üstelik siyasetten de hiç anlamam fakat (onlar hakkında bana anlatılanlara, tercüme edilen sohbetlere ve öğrendiklerime göre) inandığım bir şey var: bütün o halklar da siyasetten bir şey anlamıyorlardı, (sokaktaki insanların) hiç biri ekonomist de değildi fakat benim (ve bütün insanlığın) onlarla tıpa tıp aynı bir özelliğimiz vardı: hepimiz doğal olarak özgürlüğüne düşkün ve (potansiyel) birer sanatçı idik.

Moskova, her sokağı sanatla dolu bir şehirdir; bir yabancı için Moskova, ancak yürümekle keyfi çıkarılabilecek kadar güzeldir. Tiyatroları, sinemaları, müzeleri ve neredeyse her yapıyı ayrı ayrı kuşatan yeşil alanları ile insana, bir metropolde olduğunu unutturur. Buna karşılık, iç içe geçmiş çemberleri ve aynı (tek) merkezli bu çemberleri birleştiren akslara benzeyen caddeleri ile de, bir yabancının bile içinde kaybolmasına asla izin vermez. Kril alfabesini hiç bilmeseniz bile (eğer biraz olsun görsel hafızanız ve bir de sanata merakınız varsa!) tek başınıza gezebilir ve otelinize dönebilirsiniz. Bu kadar güzel bir şehirde (ve aç olmadıklarını söyleyen) insanların sokağa dökülüp ihtilal yapmalarının sebebini ben, evlerinin içine girdiğim zaman algılayabildim. Sadece propaganda amacı ile (güdümlenerek) kullanılan sanat, benim gibi yabancılarda kendisinden beklenen işlevi fazlasıyla yerine getirirken, moda veya endüstriyel bir ürün kılığında bile olsa evlere / özel hayata giremediği için kendi paradoksunu yaratmış ve intikamını almıştı. Orada inandım ki, insanın (kendi küçük dünyasında) estetik duygularını tatmin etmeyen, insana işlevsel fayda sağlamaktan öteye geçemeyen (sanatı sadece vitrinde veren) her ekonomi çökecektir; ikisini birden (evde ve sokakta) verebilecek bir ekonomi ise (kendi çökmek istese veya çökertilmek istense bile) doğrudan o ekonominin içinde yaşayanlar tarafından ayakta tutulacaktır.

İnsanlar, karınlarının tok olduğu, yarın nasıl yaşayacakları hakkında hiç bir endişe taşımadıkları bir ekonomide (böyle anlatıyorlardı!..) mutlu olmadıklarını söylüyor, o ekonomiyi hiç istemediklerini, hep özgürlük hayali ile yaşadıklarını dile getiriyorlardı. Bizim içinde doğup büyüdüğümüz sistemin ne olduğu hakkında (devrimden önce) en küçük bir fikirleri bile olmadığı, onlar için kapitalizmin sadece "özgürlük" anlamına geldiği, her konuşmalarından kolayca anlaşılabiliyordu. Özgürlük kavramının içini dolduramıyorlardı; üstelik "çok çalışmak" gibi bir bedeli olduğunun da henüz farkında değillerdi.

Ben, kişisel olarak inandım ki onların istedikleri (ve adına özgürlük dedikleri ) şey, insan olduklarını hissedebilmek, istedikleri kıyafeti giyebilmek, diledikleri gibi yaşayıp diledikleri malı (sırada beklemeden) satın alabilmek, yani "ürün seçme özgürlüğü" haklarını kullanabilmekten daha fazlası değildi. Ödeyecekleri bedeli nasıl kazanacakları hakkında henüz pek de bilgilerinin (ve ülkelerinde sanayinin) olmadığı o 90'lı yıllarda, inanılmaz şeyler gördüm: Ben orada, batı malı gözlüğünü, çerçevesine bağlı (renkli) ipten sarkan (kağıt) amblemi kesip atmadan, gururla taşıyan insanlar gördüm (cama yapışık olan küçük kağıt amblemleri zaten hiçbiri çıkartmıyordu!..) Blue-jean pantolonlarının arka ceplerindeki karton markaları sökmeden dolaşan dünya güzeli kadınlar, deri montunun sırtında etiketle dolaşan erkekler gördüm. Orada, o eski sisteme lanetler yağdırdım; insanın (ve mesleğimin) ne olduğunu (ve psikoloji ile de bağıntısını) ben orada öğrendim. Neyse ki beni "artık böyle şeyler çok azaldı" diye teselli ediyorlardı. Fakat, 01 Ocak 2006 tarihli Radikal'in 12.nci sayfasında gördüğüm bir yazı beni o eski günlere götürdü. Sn. Suat Taşpınar'ın "Gece Gündüz Moskova" köşesinden bir alıntı yapacağım:
"...Bana sorarsanız memlekette yılın olayı, gerçek hayat öyküsü olan "Krediye hücum!" filminin gişe rekorlarında zirveye oturmasıydı. Rusya tam bir "kredi-manya" sarmalının içine düştü. Millet cep telefonunu bile krediyle alıyor. Kaldırıma bile masa atıp gelip geçene kredi veren bankacıklar türedi. Halk zincirini koparmış bir halde mağazalara saldırıyor. Sabahın köründe bile kasalarda kuyruk var. Aslında bunca yıllık mahrumiyetten sonra bunda şaşılacak bir şey yok. Yani ortada "görgüsüzlük" yok, "ihtiyaç hali" var. Tek takıldığımız nokta, Rusya'nın üreterek değil, petrol-gaz satarak büyümesi. Çanlar krediyi hibe gibi alan tüketiciler için mi çalıyor?"

Anıların Düşündürdükleri

Mühendisliğin "hayatı kolaylaştırmak" fakat üründe kullanılan sanatın "malı satmak" amaçlı (olmazsa olmaz bir tercih) olduğunu -kişisel olarak- iddia ettiğimi yazdım yukarıda. Tırnak içinde kullandığım "malı satmak" amacı, bence, sermaye sahibinin kar etmek gayesinin çok ötesinde, kutsal bir anlam barındırır içinde: insanın sanatsal güdülerini (estetik doyum ihtiyacını) tatmin etmek ve insanı mutlu etmek; kabul edilmeli ki alışveriş yapmak sadece benim için değil, herkes için bir mutluluktur ve aslında satın alınan da çoğu zaman ürünün kendisi değildir!.. Moskova anılarımda, insanın, içinde yaşadığı teknolojinin uzaya gitmesinden daha çok bu teknolojinin "kendisine nasıl bir gözlük sunduğu" ile ilgilendiğine dikkat çekmek istedim. Bu anlamda, devletin veya özel girişimcinin kim (yerli mi yabancı mı) olduğu, ürünü hangisinin yaptığı, eğer özel girişimci ise ne kadar zengin olduğu, devlet ise uzaya gidip gitmediği... gibi soruların hepsinin anlamını yitirdiğine; insanın, önce kendi içgüdüsel sanatsal arzularının tatmini ile ilgilendiğine ve bu konuda bencillik gösterebileceğine  inandığımı göstermek istedim; en azından ben böyleyim!.
Bazı ekonomistler (okuduklarımdan anlayabildiğim kadarı ile) sermayenin bencil olduğunu iddia ederler; nerede çok kar edebilirse oraya gider, derler. Oysa ben inanıyorum ki sermaye, ne kadar bencil olursa olsun (ki bence bu, insanın bencilliğinden çok farklıdır), nereye giderse gitsin, sonuçta insana hizmet eder. Sermaye, hayatta kalabilmesini, kendi yarattığı bu paradoksuna borçludur: yaşamak için üretmek ve kar etmek zorunda olması, ürettiği (her zaman daha çok üretmek zorunda olduğu) her ürünle insana (daha çok / daha ucuz) hizmet etmesi anlamına gelir. Sermaye, ürettiğini satın alabilmesi için insana bir de "ücret" öder fakat kendi paradoksu (ve kısır döngüsü) onu, en az ücreti ödemeye de mahkum eder. Daha çok fakat birim başına daha az karla üretmek zorunluğunda kalan sermaye, ucuz ücrete yönelmek (onu bulmak) zorundadır. Bir insana, hem beğenmediği hem de pahalı fakat yerli malı(!) bir ürünü satın alması için baskı yapmakla, (yerli) sermayeden hem ucuz satmasını hem de çok ücret ödemesini beklemek, bence aynı şeydir; kötü niyetli ve kabul edilemez bir otorite tarzı, ard niyetli bir beklentidir.

Sermayenin tatil yapma, izin kullanma, hasta olma özgürlüğü de yoktur. Seçmek için değil, (en ucuz fiatla) seçilmek için çalışır. Bu anlamda bir ülkedeki sermayenin, yerli mi yoksa yabancı mı olduğu beni hiç ilgilendirmez. Beni ancak, kendi ülke insanımın seçtiği ve (satın alıp) kullandığı ürünün (malın) ithal olup olmaması ilgilendirir. Çünkü ithalat, ücretin başka bir ülkede ödendiği anlamına gelir. Bana göre bir ithalat, birbirine çelişik iki şarta bağlıdır: o ülkede üretilemeyen bir malın (ki mutlaka bu konuda fizibilite çalışmaları yapılmalı ve yerli/yabancı yatırımcılar özendirilmelidir) ithalatı normaldir fakat o ülkede üretilebildiği halde (ihraç edilemiyor ve üstelik) ) ithalatı da yapılıyorsa ortada bir problem var demektir. Sözünü ettiğim şey, ucuz ve kalitesiz yerli mallar değil fakat yerlisinden daha pahalı olduğu halde pazarda ağırlığı olan ithal tüketim ürünleridir. Eğer bu problem (teknolojik zayıflık değil de) sanatsal kaynaklı ise, tüketicinin malı tercih etmemesindeki tek (ağırlıklı) sebep bu ise, insanın sanatsal güdülerinin (estetik doyum ihtiyacının) karşılanmaması, (neticede) benim mesleğimin bir kusurudur, diye düşünürüm. Fakat, "tek kusurlu" olmak "tek sorumlusu" olmak anlamına da gelmez.

Sn. Suat Taşpınar'ın yazısında dile getirdiği, Rusya'daki "krediye hücum" manzarası, bildiğim (ve hala öyle olduğuna emin olduğum) o sanayideki zayıflığın bir dışavurumudur; basit ve bileşik (ev-büro tipi, enerjiyi dönüştüren) ürünler ya hiç üretilmiyorlar, ya da hala (eski kabukları ile) üretilenler ise alıcı bulamıyorlar. Uzay teknolojisine sahip bu ülkenin halkının, ithalatı nasıl karşılayacağı, hibe niyetine aldıkları (kişisel) kredileri nasıl geri ödeyecekleri, yazarımızı haklı olarak endişelendiriyor.

Bizler de burada, kendi ülkemiz ve halkımız için endişelenmeliyiz diye düşünüyorum ve en başa dönüyorum: "...Moskova'ya yaptığım gezide, (komunist sistemde üretilmiş) her bir ürünün, kendisinden beklenilen işlevi (yani mühendislik koşullarını) yerine getirebilmesinin yeterli olduğunun ve -en geniş anlamı ile kullanıyorum- biçime hiç gereksinimi olmayacağının zannedildiğini (yani sanatın görmezden gelindiğini), evlerdeki ütülerden sokaklarda karları temizleyen ağır iş makinalarına kadar her alanda gözlemledim. Sanatı hiçbir şekilde endüstrinin içinde kullanmadıklarını....gördüm." Uzay teknolojisine değil ama, basit ve bileşik ürünlerin her türlüsünü üretebilecek yetişmiş insan ve teknoloji kaynaklarına (ve hatta sermayeye) fazlası ile sahibiz. Sorun nerede? Sanırım cevabı, yukarıdan alıntı yapacağım şu cümlede vermişim: "... insanın (kendi küçük dünyasında) estetik duygularını tatmin etmeyen, insana işlevsel fayda sağlamaktan öteye geçemeyen (sanatı sadece vitrinde veren) her ekonomi çökecektir; ikisini birden (evde ve sokakta) verebilecek bir ekonomi ise (kendi çökmek istese veya çökertilmek istense bile) doğrudan o ekonominin içinde yaşayanlar tarafından ayakta tutulacaktır."

Sonuç

Bütün yazdığım metinlerde öne sürdüğüm bir tezim var: batıda "kendiliğinden" oluşan hiçbir şey, bizde de kendiliğinden oluşsun diye bekleyemeyiz. Onların bugünkü değerlerini (ve değer yargılarını; sosyal ve ekonomik yapılanmalarını) olduğu gibi kabullenemeyiz; akvaryum balıklarını hayranlıkla seyredenlere benziyoruz oysa ki denizlere, açıklara açılmalı ve (bize kahkahalarla gülseler de) boğulmadan yüzmeyi -kendimiz- öğrenmeliyiz. Üstelik, batıda herşeyin kendiliğinden oluştuğu da bir safsata. O devletin (zamanında) nasıl ve ne kadar "müdahaleci" olduğunu ve halkın nasıl acı çektiğini (o günlerin kendi tarihi kayıtlarını kendilerinden okuyarak anlamak ve) öğrenmek isteyenlere tavsiye edeceğim bir kitap var:
Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1.baskı 1988 ve 2.baskı 1994 yılı, Phyllis Deane (ingilizceden çeviren: Prof.Dr. Tevfik Güran) eseri İlk Sanayi İnkilabı . Piyasada var mı, bilemiyorum; ben öğrencilik yıllarımda (tesadüfen) alıp okumuştum!..

Hürriyet gazetesinin 11 Ocak 2006 baskısı Tarih ekinin 18.sayfasında Sn. Erhan Afyoncu'nun hazırladığı "doğru bildiğimiz yanlışlar" belgeselinden bir alıntı yapacağım:
"Türkiye'ye matbaanın geç gelişi, bitip tükenmek bilmeyen bir tartışma konusudur. Bir kesim matbaanın gelişine günah olduğuna inanıldığı için engel olunduğunu söylerken, bir diğer kesim de hattatların karşı çıkmaları yüzünden uzun müddet matbaasız kaldığımızı ileri sürer. Ancak, gerçek çok basittir; matbaa, Türkiye'ye okumayı ve kitabı sevmediğimizden geç gelmiştir. Matbaanın gelmemesi tartışmalarının en iyi karşılığı, "geldi de ne oldu?" sorusuna verilecek cevaptır. Matbaanın kurulmasından İbrahim Müteferrika'nın ölümüne kadar geçen yaklaşık yirmi yıllık dönemde 17 adet kitap basılabilmiş, Müteferrika'nın ölümünden sonra ise matbaasında yalnızca bir kitap basılmış ve 27 yıllık bir ara verilmiştir. Bu durum, matbaanın kurulmasının yanısıra faaliyetinin de tamamen İbrahim Müteferrika'nın gayretleri ile yürüdüğünü ancak buna karşılık toplumda okuma merakı olmadığını göstermektedir."

O basılan kitaplar şimdi nerededir ve onları satın alanlar kimlerdir, bilmek (benim için) mümkün değil, fakat İbrahim Müteferrika ismini (zamanında yanlış veya eksik öğretilmiş olsa da) orta okul yıllarımdan beri biliyorum: rakipleri olmuş olsa idi, eminim ki şu an ismini hatırlamam mümkün olmazdı!..

Günümüzde rekabet sadece sermayeler arasında değil, bunu anlamak gerek, rekabet artık işgücü potansiyelini oluşturan biz "emekçiler" arasında da oluyor üstelik kendi sınırlarımız içinde birbirimizle de değil, dışardan gelenler (ve geleceklerle de) rekabet gitgide kızışıyor: emek de ithal ediliyor. Yerli sermaye kadar yerli emek de tehlike altında; yerli sermaye için "kar" ve yerli emek için "ücret" kapıları giderek daralıyor; (en) çok değer verdiğim bir meslek büyüğümün bir gazetedeki makalesine attığı başlık aklıma geliyor: bu bir milli meseledir. Teorik olarak, yerli sermaye gibi emek gücü de (kendini kurtarmak için!) yurt dışına çıkabilir; fakat pratikte bunu kaç KOBİ veya benim gibi kaç -basit- endüstriyel tasarımcı becerebilir? Becerdik de gittik diyelim, taklit etmeye çalıştıklarımız (üçü beşi aştıktan sonra) bizi bir "milli problem" olarak algılamazlar mı? Geride bıraktıklarımıza ne olacak?

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Şubat 2006 tarihli 100.ncü sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

12 Ocak 2006 Perşembe

POST-ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMI - bölüm 2

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Ocak 2006






Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

10 Ocak 2006 Salı

POST-ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMI-2

Ülkemizde Endüstriyel Tasarım (ve Sorunları)

70'li yıllar (yatay analizde) Amerika ve Avrupa'da "post-modern" akımların ortaya çıktığı ve mimarlığı bütün şiddeti ile bir dönüşüme (yeni bir 'izm'e) zorladığı yıllardır. Ülkemizde ilk dönem ve sonrası mezunların, teorik / kavramsal anlamda "endüstriyel ürün tasarımcıları" olmaktan öte, pratikte bir varlık gösterebilme şanslarının hiç olmadığını düşünmek, montaj dönemindeki bir sanayide, yanlış olmaz sanırım. Kendi okullarında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladıklarında bazılarının, etkisi altında kalmadıklarını asla düşünemeyeceğim post-modernist akıma da uygun kavramsal (ve asla endüstriyel olmayan) projeler ürettiklerine ve öğrencilerini de böyle yetiştirdiklerine, kişisel olarak inanmakta bir sakınca görmüyorum; günümüzde, her okulun mezunu hakkında piyasada oluşmuş bir önyargının nedenini de burada görüyorum.

30-40 yıl öncesinde, iyi niyetle, aynı anda, ileriye yönelik birbirine paralel (sanayide ve eğitimde) iki atılım yapılmış olması gerçekten takdir edilesi bir durum fakat ne yazık ki (yarıda bırakıldığı için olabilir) "planlama" her şey demek değilmiş. O günden bu güne ortaya çıkan tabloya göre mezunlar, mimar değildirler; çalışabilecekleri sanayi kuruluşları/fabrikalar da (özellikle ilk yıllarda hiç yokken) günümüzde bu mesleğe bilinçli ve yeterli talebi yap(a)mamaktadırlar. Mimarlığın herhangi bir (iç mimarlık gibi) alt alanına da ait değildirler. Salt sanatçı (ressam?) olarak da kabul edilemezler. Onlara "endüstri ürünleri tasarımcıları" oldukları dayatılır fakat başka hiç kimselere (ve piyasaya) bu mesleği kabul etmeleri de dayatılmaz (mesleğe cazibe kazandıracak kolaylıklar / tedbirler alınmaz).

Ülkemizdeki mimarlığın, ithal edilmiş endüstriyel ürün tasarımının ülkemizdeki başlangıç tarihinden (70'lerden) daha gerilere giden bir "ürün tasarımı" tarihi yoktur. Türkiyedeki bu tarihsel gerçek, beni gerçekten (ülkemin ekonomik çıkarları adına) kişisel olarak çok üzen bir "rekabet" yaratmaktadır. Bu rekabetin ortaya çıkmasında bir yanlışlık yok üstelik şaşkınlık yaratacak beklenmeyen bir şey de değil. Mimarlık mesleğinin elinde, (en az yarısı) kendilerine ait olmayan fakat sahiplenerek kullanabilecekleri tarihsel bir miras vardır. İsterlerse antik yunan tapınaklarından, isterlerse Selçuklu mimarisinden alarak başlatacakları bir geçmişleri vardır. Bu alana, hiçbir endüstriyel tasarımcı girmez, haddini bilir. Fakat sorun, örneğin bir "Peter Behrens" mirasının paylaşılması ile başlar: ilk masa üstü aspiratörü (veya ilk tost makinasını) yap(a)mamış bir ülkenin çocukları, yanlış(mı?) başlatılmış ve hala yanlışlığı düzeltilmeyen bir eğitimin (bence) kurbanları olarak, aslında hiç bir şekilde bir parçası olmadıkları, hiç bir aidiyetleri bulunmayan bir miras üzerinden (sosyo-ekonomik) paylaşım rekabetine düşerler. Bunu, örneğin bir David Munro'nun veya o günün planlamacılarının önceden görememiş olduklarını kabul etmek bence imkansız; "acaba gelecek için ne düşünüyorlardı da yarım kaldı?" sorusuna cevap aramak gerektiğine inanıyorum.

Günümüz Avrupasında endüstriyel ürün tasarımı için (mimarlıkça) yapılan durum "saptama"sında görmezden gelinen, tasarımcının fabrikalarda çalışmasını gereksiz kılan "tasarım büroları" seçeneğinin Türkiye'de oluşturulmasındaki güçlük ve geç kalınmış olmaktan kaynaklanan imkansızlıktır. Güçlük, öncelikle rekabetin, her iki tarafı da yıpratan (tarihi sahiplenmedeki) saçmalığından kaynaklanıyor. Çünkü bu rekabet, mimarlar ile endüstriyel tasarımcılar arasında olması gereken dayanışmayı engelleyerek, doğrudan mesleğin (olmayan) itibarının erozyona uğramasına, törpülenmesine yol açıyor. Mesleğin kavramsal değerleri ile tarihini sahiplenerek "ben daha iyisini yaparım" sürtüşmesi, araya giren yabancıların (fırsatçıların) işine yarıyor çünkü "gerçek sahip" onlar!.. Bu güçlük, kendi yarattığı dinamikle sürekli beslenerek, tasarım bürolarının kurulup gelişmesini de geciktiriyor çünkü diğer disiplinler (inşaat mühendisliği dışında), kendilerini mimarlığa pek yakın ve organik olarak ilişkili görmediklerinden (hiç bir fabrikada bir mimarın çalıştığı görülmüş olmadığından) böyle bir tasarım bürosu kurulması yönünde piyasada bir talep yarat(a)mıyorlar. Buradan anlaşılıyor ki batıyı taklit ederek (ve bir saptamanın arkasına sığınarak) kendi özgün tavrımızı ortaya koymamak, bu planlamayı zamanında yapmış olanların ne düşündüklerini değil de bugün ne yapabiliriz sorusuna cevap aramamak, kesinlikle sanayimizin yerinde saymasına göz yummaktan öte bir şey olmayacaktır. Ancak, şu da bir gerçektir ki sanayi, tasarımı ithal ederek çıkış yolu bulabilme şansına sahip iken tasarımcı "işsiz" kalacaktır. Mimarlık, fabrikada olabileceği hiç düşünülmeyen bir meslek olarak geri çekilip bugünden endüstriyel tasarımcılığın fabrikalara girmesine destek vermedikçe, ileride kendisi için tasarım büroları açmak da hep bir hayal olarak kalacaktır.
Tasarım bürolarının bugünden kurulabilmesindeki bir başka zorluk da, yaz aylarındaki bir veya iki aylık göstermelik stajlar sonrası piyasaya çıkmış bir tasarımcının (bence mimarlık mesleğinde de olduğu gibi) serbest işler yapabilmesinin hiç mümkün olmayışıdır. Bu tür çabalar, başarısız kalacağı kesin tasarım denemeleri ile piyasada itibar aşınması da yapar. Eğitimde ihtisaslaşma ise (hatta bu amaçla eğitim süresini uzatmak düşüncesi) nedense hiç tartışmaya açıl(a)maz. Dört senelik bir eğitimi vermekte zorlanan kaynakları kısıtlı bir ülkede mezunların, kişisel olarak çaba göstermeleri, neticede getirisi kendilerine dönecek bir çemberde gayret göstermelerini beklemek pek de haksızlık sayılmaz. Ancak, içinde soluk aldığı fakat farkında olamadığı hava gibi (kendisine okulda öğretilmemiş olan) teknolojiyi de tüketen/kullanan bir yeni mezundan, tüketilecek (yeni) değerleri hemen üretmesini beklemek, çok iyimserlik olur. Farkında ve şanslı yeni mezunlar, bir fabrikada iş bulabildiklerinde ise, onları her nasılsa işe alma gereğini görmüş/hissetmiş/kabul etmiş "öncü yöneticilerin" koruması altında, mesleklerini (kişisel iletişim kurma becerilerini kullanarak) diğer disiplinlere "şirin göstermeye" ve üretimde sorumluluk almaya çalışırlar çünkü fabrikadaki disiplinler, kendi aralarında bir mimar(?) görmeye alışık değillerdir: rekabet, ilk problemi burada yaratır. Madalyonun diğer yanında ise, kendilerini gerçekten mimar (veya bir ressam!..) zannedenler vardır ki şirinliklerinin, bir başka alanın güç ve itibarı ile bazen aşırıya da kaçabildiğini, hatta çoklukla böyle olduğunu ve diğer disiplinlerin tavır almak zorunda kaldıkları da ne yazık ki duyulmaz değildir. Kabul edilmelidir ki bugün, ülkemize özgü olduğunu düşündüğüm, endüstri ürünleri tasarımının eğitim sistemi içindeki (yapay) konumundan ve mimarlık dahil diğer bütün disiplinlerle arasındaki ilişkinin belirsizliğinden kaynaklanan ve hiç zaman kaybetmeden çözüm bulunması gereken bir sorunla karşı karşıyayız.

Sanat ve Teknoloji

Bir mimarın "kül tablası çizmek, bina çizmekle bir tutulur mu?" deyişinde (mimarca / kuramsal) bir mantık vardır fakat bir endüstriyel tasarımcının "bir evye çizmekle bir araba çizmek arasında ne fark var ki!." deyişi üzerinde hakikaten ciddi ciddi düşünmek gerekir. Her ikisinin de malzemesinin "sac" olması ve preste basılmaları dışında ortak hiçbir yanları olmayan böyle iki ürünü aynı kefeye koymak, ancak yeni mezun bir tasarımcının, ayakları henüz yere basmadığı (benim de aynısını yaşadığım bir dönemde) hoş karşılanabilir, teoride doğrudur (okullarda, ürünlerin gruplandırılmaması ve uzmanlaşma olmaması nedeniyle, sadece teoride doğrudur, pratikte değil). Ancak, şu unutulmamalıdır ki hoş karşılayanlar, sadece mesleğin eskileridir; çünkü (eğer olmuşsa!..) böyle düşünülmeden söylenmiş sözler, bir mühendisi çileden çıkarmaya yeter de artar bile. Bir nesnenin (resimde: konunun), iki boyutlu bir düzlemde -kağıtta- üç boyutlu (olmayabilir de!..) bir resmini çizmekle, -bugün- aynı nesnenin üç boyutlu (CAD ortamında) teknik resmini/ planını çizmek, aynı şeyler gibi görünseler de çok farklı şeylerdir.

Her endüstriyel ürünün (eğer tamamen sıfırdan başlayarak tasarlanmıyorsa) kendisine özgü ve kalın çizgileri ile ele alındığında (kendisinden bir önceki nesilden miras aldığı ve "yenileştirme / iyileştirme" süreçlerinde varlıklarını koruyan) artık parametresi / karekteristiği olmuş "değişmezleri" vardır. Evye, enerjiyi dönüştürmeyen en basit ürünlerden biri olmasına rağmen, tamamen farklı bir tasarım, tamamen yeni bir kalıp anlamına gelir ve üretici, bu kalıbın (ürünün) piyasada tutup tutmayacağını zar atarak hesaplamaz. Günümüzde, hemen hemen hiç bir ürün, (özellikle, enerjiyi dönüştüren ürünlerin en uçtaki bir örneği olarak araba) tamamen sıfırdan başlayarak tasarlanmaz çünkü bu inanılmaz bir maliyet getirebilir ve endüstri ürünlerinin tasarımındaki o vazgeçilmez "ucuzluk" ilkesine de ters düşer (kabuğu tamamen farklı görünen bir arabanın bile şasisi ile motor ve vites kutusu gibi elemanlarının şasiye bağlanma yerleri/ölçüleri, aks aralıkları.. hemen hemen sabittir). Üstelik, risklidir: bu mesleğin eğitimini almış her bireyin (ressamların değil) bilmesi de gerekir ki böyle tek bir ürün bile, eğer piyasada tutmazsa, o şirketi (tam anlamıyla) batırabilir (ya da, birkaç milyar dolar zarara uğratır!..). Evye çizmeyi becerebilen -bir ressam- elbette bir arabayı da çizebilir ancak her ikisini de çizebilmek için doğal yetenek (yani ressamlık) fakat sadece birini çizebilmek(!) için mesleki eğitim (endüstriyel tasarımcılık) ve teknolojik bir takım çalışması gerekir.

Teknik ile teknolojik kelimeleri birbirlerinin türevleri olan fakat (bence, farkındalıkları yetersiz kalan) bazılarınca aynı şeylermiş gibi algılanan iki farklı kavramdır. Teknik, mühendislik disiplinleri ile olsun veya olmasın, 18 ve 19.ncu yüzyıllarda olduğu gibi deneme-yanılma yöntemleri (bile) kullanılarak ve çoğunlukla bilimsel (bile) olmayan tarz ve usullerle, yeni bir fiziksel ilke bulmak ve bu ilkeyi kullanarak (kullanmayı öğrenerek) yeni bir makina yapmak becerisi, yeteneği ve yolu/usulünü ifade eder. Hatta, önce (ilkel hali ile) makinayı bulup sonra (makinanın çalışma) ilkesini bulmak da olasıdır. Tarih boyunca yapılmış ilk teknik buluşlar (ve bu buluşların daha öte teknik buluşlar için kullanılışı) ihtiyaçlar içinde kıvranan insanların adeta sağa sola çarpa çarpa , havalardan düşe kalka, kafa göz yara yara yaptıkları buluşlardır. "Teknik" fizikseldir (su), kimyasaldır (buhar), mekaniktir (saat), dijitaldir (bilgisayar)... bazen bir makina bazen bir ilke veya formüldür: babadan oğula geçer gibi miras alınır (idi) ve geliştirilir (idi); günümüzde, en değerli ana bilim dallarından biridir, öğretilir: mühendislik konusudur. Oysa ki "teknoloji" sosyaldir, soyuttur, formülü (bile) yoktur, okullarda ne olduğu öğretilemez çünkü o bir "yaşam biçimi"dir çünkü o bir "tekniği kullanma tarzı" dır çünkü o sadece bir "kavram"dır. Tekniğin mucidi ve patenti vardır fakat teknolojinin patenti yoktur çünkü teknoloji soyuttur ve özgündür: her toplum tekniği farklı biçimde algılar, kullanır, geliştirir ve yaşar. Teknoloji, medeniyetler arasındaki farklılığı yaratan temel unsurlardan biridir. Aynı teknik düzeye erişmiş toplumlar arasındaki yaşam farkını (sosyal çeşitliliği) oluşturan temel girdilerden biridir. Teknolojik insan, kavramlarla düşünen, böyle düşünmek zorunda olan insandır; kavramların algılanması bile teknolojiktir: insanın kendi teknik yeterliği, psikolojisi ve diğer insanlarla (ve hatta toplumların birbirleriyle) ilişki tarzı ile de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Sabahları işine otobüsle mi yoksa kendi arabası ile mi gitme tercihini bile yaparken insan, teknolojik insandır çünkü tekniği (toplumla ilişkisi anlamında) nasıl kullanacağına karar vermektedir. Teknoloji tek başına yaşanmaz (teknoloji sosyaldir); tekniğin ne olduğunu bilse bile, tekniğin ilkelerini başkaları ile paylaşmayı bilmeyen, bu paylaşma biçimi kendisine öğretilmemiş insan veya paylaşacak durumda olmayan bir insan, tekniği kullanır fakat teknolojiyi "yaşayamaz". Tek başına bir adaya düşmüş insanın, nasıl ateş yakabileceğini bilmesi ve ateşi yakarak ısınması ile günümüzdeki modern binalarda insanın ateşle suyu ısıtmak için kalorifer tesisatı kurması ve ateşi hiç görmeden ısınması çok farklı şeylerdir.

"Yeni bir teknoloji bulundu" gibi bir söylem, ya başlı başına yeni bir "teknik usül" ya da (eskiden beri) var olan birden fazla teknik usulün yeni bir tarzda/yeniden birlikte kullanılabilmesi için yepyeni/başka bir yeni (nesil teknik) usül bulunduğunu ifade eder: bulunmuş olan şey (yani teknoloji) bir yol/yöntem/formül/usül/tarz...dır (yani tekniktir!..). Yukarıda yazdığım gibi, teknik öğretilebilir fakat teknoloji öğretilemez; ancak ona ulaşma yollarının ne/nasıl olabileceği hakkında bir eğitim verilebilir. Yukarıda "bence farkındalıkları yetersiz kalan bazıları" derken, teknolojik bir dünyada yaşadığının ve her tercihinin aslında "teknikte bir tercih" olduğunun farkında olmayan insanları betimlemek istedim. Küçümsemedim, çünkü hepimiz, havanın varlığını bilir fakat hava ile yaşadığımızı da unuturuz.

Evye çizmeyi becerebilen (bir ressam) elbette bir arabayı da çizebilir çünkü ressamın, endüstri ürünleri tasarımcılığı kuramının tamamen dışında kalan, kendi doğal tercihleri vardır: "önce biçim mi yoksa konu mu?" diye başlar ve devam eder: perspektif olacakmı, derinlik olacakmı, derinlik olacaksa biçimle mi olacak gölge ile mi olacak; ışık olacak mı, olacaksa nereden ve hangi açıdan; figürler natürel mi yoksa soyut mu olacak, yoksa, içinde hiç söz olmayan enstrümental müzik gibi tamamen figürsüz mü olacak; figürler olacaksa, resim düzlemine nasıl yerleştirilmeli, kompozisyon nasıl olmalı, figürler göze göründüğü gibi mi çizilmeli yoksa tahtadan yontulmuş veya taştan oyulmuş gibi mi çizmeli, yüzlerde duyguları yansıtmalı mı yoksa figürlerin elbiselerini öne çıkarıp takılarla süslemeli mi, yoksa figürler parçalara bölünüp dağıtılmalı, rastgele bir kompozisyon mu yapılmalı..... Bu soruları sonsuza kadar uzatabilirim, çünkü sanatın sonu (ve parametreleri) yok. Oysa ki her gün mutfağında yemek yapan bir endüstriyel tasarımcı bile bir evye çizmek zorunda kaldığında, önce bir atölyeye girip "saç kalıpçılığını" öğrenmek zorundadır. Ya da hergün kullandığı bir mobilyanın bir başka modelini kendince çizip de üretilemediğini gördüğünde, hiç şaşırmaması gerekir.

Her insan (bence) doğal olarak bir sanatçı fakat kendini ifade etmesi çok zor; ifade tarzı, yukarıda birazını sıraladığım sorulara, doğanın içimizde verdiği cevapta saklı fakat (eğer uç vermemişse, kendini belli etmiyorsa) bulmak gerçekten büyük bir sabır ve inat gerektiriyor. Çünkü sanat, tekniğe (ve hatta teknolojiye) bağlı ve bağımlı değil, hatta üzerinde; hal böyle olunca insan, içinde nefes aldığı teknolojiyi kullanıp da içindeki hazineyi keşfedebilme şansına da sahip değil. Teknolojinin asla beceremeyeceği şey de bu zaten: sanatı ortaya çıkarabilmek ve onu kullanmak. Hayatta her zaman tam tersi oluyor: sanat bazen resim/heykel/edebiyat gibi tekil formlara ve bazen de sinema/ tiyatro/bale/ mimarlık/ endüstriyel tasarım gibi çoğul formlara bürünüp, teknolojiyi kullanıyor, onu alt üst ediyor, onu değiştiriyor, onu aşıyor. Zanaat öldü mü demiştim? Hayır, zanaatın artık günümüzün "antik meslekleri" eserlerinin de "antika eserler" grubuna girdiğini söylemiştim. Bu -antik- mesleklerden herhangi birini -ısrarla- sürdüren birkaç kişinin bugün yaptıkları veya dünden bugüne kalmış antik(a) eserleri, bugün kaç kişi satın alabilir?.. Sanatın, "Bauhaus mimarlığı" adı altında teknolojiyi kullanarak yarattığı paradoks, toplumu sanattan kopararak günümüze paha biçilmez iki hatıra bıraktı: antika eserler ve endüstri ürünleri tasarımcılığı (adı ile yeni bir meslek). Eğer endüstri ürünleri tasarımı, zanaatla aynı sanatsal değeri taşıyacak ürünler yapabilseydi, zanaattan günümüze kalan eserler "antika" olamazlardı. Bakmayın siz bu paradoksu, içinde yaşamış olduğu için göremediğinden olacak (nerede okuduğumu unuttum, özür dileyerek yazıyorum) Piet Mondrian'ın "resim ve heykel sanatı yakında yok olacak, mimarlık ve endüstriyel tasarım içinde eriyip gidecek" sözünü ciddiye almaya değmez: ben, ressamlar / heykeltraşlar / şairler / müzisyenler... bütün sanatçılara (sanatı sanatla yaşayan ve teknolojiyi kendi keyfince kullanabilen herkese) hayranlık ve saygı duyuyorum!...

Endüstriyel Tasarımcı ve Mühendis

Hiç şüphe yok ki mühendislerimiz de, endüstriyel tasarımın ne olduğu konusunda bilinçlenmek ve artık bu mesleğe bir yer açmak sorumluluğunu görmelidirler. Çoğunun bu konuda gerçekten bilinçli olduklarını fakat özellikle endüstriyel tasarımcıların bazılarının kendini beğenmiş tavırlarına ve bazılarının da (benim gibi) cahilliklerine (rağmen ukalalıklarına) karşı gururlarını ve meslek itibarlarını koruduklarını biliyorum. Onlara bu yazı ile, bir mühendise yaraşır biçimde analitik düşünmeleri gerektiğini hatırlatmam gerekiyor: bize yeteneklerimiz doğadan fakat eğitimimiz okullardan verildi. Doğru yeteneğin yanlış eğitiminin(?) sorumlusu bizler değiliz ve üstelik hepimizin karakteri de birbirinden farklı, kişisel ve özel. Hepimiz, bir bütünü oluşturması gereken farklı parçalarız ve hiçbirimiz (kendimiz ve mesleğimizle) diğerinden üstün değiliz. Teknolojiyi hep birlikte bir takım oyunu halinde oynamamız gerekiyor ki bunun ilk şartı, takımı tek kişinin (/tek mesleğin) kendince "yönetmesi-yönlendirmesi" ilkesinden / saplantısından vazgeçmektir.

Azerbeycan'da bir arkadaş sohbetinde duyduğum ve asla unutamadığım bir sözü burada yazmak istiyorum: en büyük senfonik eserler bile sadece (7) basit nota ile yazılırlar. Ancak, o basit (7) notayı tek bir beyin, tek bir dahi, tek bir "sanatçı" bir şahesere dönüştürebilir ve senfonisini yazar.

Endüstriyel ürünler, sanat eserleri olamazlar çünkü hem (bir senfonide olmayan!..) maliyet fiyatları vardır hem de endüstriyel üretim bir takım oyunudur. Endüstriyel ürün tasarımcıları da (ne yazık ki!..) sanatçı değillerdir; eğer olduklarını iddia edenler (sananlar) varsa, onlara lütfen hatırlatın: sanat (senfoni yazmak, resim yapmak...) bir takım oyunu değildir (tiyatro, bale gibi çoğul olarak yapılan eylemlere ad olan kelimelerin kendileri, kendi başlarına "sanat" değillerdir fakat sanatı ifade ederler: yazarından her bir oyuncusuna ve hatta sahne dekorcusuna varıncaya kadar, her biri sanatçı olan insanların ortaklaşa eylemleridir söz konusu olan ; ne bir tiyatro sahnesinde ve ne de bir orkestrada sanatçı olmayan tek bir insan bile yoktur). Lütfen hatırlatın: sanatta rekabet de yoktur: ya sanat eseridir ya değildir. Hatırlatın: hiç bir endüstriyel ürün, sonsuza kadar yaşayamayacak, antika olamayacaktır çünkü tarihten gelen özelliği ile sanat, endüstriyel tasarımcılık formu altına girmiş, teknolojiyi kullanıyor: zanaatçılarının ve eserlerinin değerlerine değer katıyor. Eğer, bütün bunlara rağmen, hala bir sanatçı olduğunu iddia eden varsa, dikkatli olun, karşınızda bir Beethoven olabilir: tek başına yazabildiğini seslendirebilmek için, bir elin parmaklarından çok daha fazla sanatçıya ihtiyaç olacaktır; fakat ne yazık ki yanlış yere gelmiştir!..

Yanlış eğitilenlere doğru eğitimi vermek (ve bu eğitim esnasında sabırlı olmak) çok zordur, biliyorum, ben yaşıyorum. Fakat o eğitim "karşılıklı etkileşim, karşılıklı faydalanma, karşılıklı hizmet, karşılıklı paylaşma" gibi temel teknolojik ilkeleri ve sevgi ile saygıyı (demokratik bir biçimde) içinde barındırabilecek bir çalışma ile verilir ve (işyerlerinde) doğal bir yaşam (çalışma) tarzı olarak kabul edilir / ettirilirse, hepimize (ve ülkemize) geri dönüşü, umduğumuzdan çok daha fazla olacaktır.

Son Söz:

Taklit etmeyi sevmiyorum, kınıyorum çünkü biliyorum ki taklit etmek, sorumluluk almaktan kaçmaktır, korkakça bir tavırdır. Bu eğitimi ülkemize getirmiş ve kurmuş olanların çıktığı yolda son ve en cesur adımı atmayı geciktirecek olursak ( ülkemizdeki eğitimin avrupada denklik problemi(?) ile karşılaşmasını göz ardı ederek, endüstriyel tasarımın yeni bir bilim dalı -hiç değilse bağımsız bir meslek- olduğunu kabul etmek, bu mesleği yapanlara hukuki bir kimlik kazandırmak, KOBİ'lerde çalışmalarını ve çalıştırılmalarını teşvik etmek, KOBİ'lere dışarıdan destek vermek üzere -yeterlik kazananlara- bağımsız tasarım büroları açabilmeleri için maddi destek sağlamak...) kimlik bunalımı giderek büyüyecek ve kişisel kayıplar, onlar için boş yere harcanmış eğitim masrafları ile birlikte maddi ve manevi olarak topluma geri dönecektir: her iki ucunda da üzülecek(!) birileri olan, iki kutuplu acı bir sorun var çözüm bekleyen. Çözümün nasıl ve ne olması gerektiğini tartışmak gerek. Doğrudan mimarlığa bağlanarak "endüstri ürünleri mimarlığı" gibi bir isim verilmesi bile kimlik bunalımını (başlangıçta) çözmekte faydalı olabilir. Kesin bir çözüm üzerinde anlaşma sağlanmaksızın bu günkü eğitim sistemi ile mezun verildiği sürece sorunun insani boyutları da giderek büyüyecektir. Anadolunun bazı şehirlerinde açılmış olan, endüstriyel tasarımcılıkla yakından ilişkili (fakat iki yıllık) meslek yüksek okullarının mezunları yeterli bir sayıya ulaştıklarında, dört yıllıklara bir itibar mı getirecekler yoksa bir rekabete girişmek zorunda mı bırakacaklar, doğrusu hiç anlayabilmiş değilim, bunun da mantığını pek çözemiyorum.

Şu "post" öneki, tek başına "endüstriyel" kelimesini tamlıyorsa, sorun yok: "post-endüstriyel" karşılığı olarak pratikte "fantazi" kelimesini kullanabiliriz. Binlerce insanda (sanırım tasarımcı sayısı bini geçmiştir) bırakacağı acılar da zamanla(?) unutulur, gider. Bir zamanların hayalleri süsleyen "fantazi" bir mesleği, bir düşü olarak tarihteki yerini alır, toplumsal bellekte ise silinir gider. Yok eğer "endüstriyel ürün tasarımı" bileşenini tamlıyorsa, ciddi ciddi düşünmek gerek!... Çünkü sorun, her gün giderek daha bir büyüyor.

Taklit edebileceğimiz bir örnek yok: ya en başa dönelim ya da (benzersiz) bir adım atalım.

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Ocak 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016