18 Mart 2007 Pazar

ESER SÖZLEŞMESİ


ESER SÖZLEŞMESİ
TARİH: ...../...../ 2007

bir tarafta

Tescilli şirket merkezi, (......................İş Sahibi kişi ya da kuruluşun tescilli şirket merkezi...........) adresinde bulunan, İstanbul Ticaret Odası’na No: ............... ile kayıtlı bulunan, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş ve buradaki tarih itibarıyla faaliyette olan (..............İş Sahibi kişinin adı veya kuruluşun unvanı......) unvanlı şirket ile (ki bundan böyle burada “İŞ SAHİBİ” olarak anılacaktır)

İLE

diğer tarafta

Tescilli şirket merkezi (......................Eser Sahibi kişi ya da kuruluşun tescilli şirket merkezi...........) adresinde bulunan, ............................ Ticaret Odası’na No: ............... ile kayıtlı bulunan, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre kurulmuş ve buradaki tarih itibarıyla faaliyette olan (..............Eser Sahibi kişinin adı veya kuruluşun unvanı......) ile (ki bundan böyle burada “ESER SAHİBİ” olarak anılacaktır)

aşağıda yazılı hususlarda karşılıklı bir mutabakata varmışlar, ve işbu Eser Sözleşmesi’ni yukarıdaki yazılı ilk tarihte düzenlemişlerdir.

İş Sahibi ve/veya Eser Sahibi, tekil olarak kullanıldığında “TARAF”, çoğul (ikisi birlikte) olarak kullanıldıklarında “TARAFLAR” olarak anılacaklardır.

ÖYLE Kİ:

A. İş Sahibi, .....................kullanılacak, çeşitli boy ve genişlikte ....... ........ ve ......... uygun bir seri ölçü içinde, seri halinde üretilecek olan .................. için estetik / ergonomik / fonksiyonel bir kabuk formu tasarlanmasını (ki bundan böyle burada kısaca “ESER” olarak anılacaktır) arzu etmekte;

B. Eser Sahibi de söz konusu Eser’i İş Sahibi için tasarlamayı teklif etmektedir.

ŞİMDİ, İŞBU VESİLEYLE, SÖZLEŞMENİN TARAFLARI AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE BİR ANLAŞMAYA VARMIŞLARDIR:

MADDE 1: TANIMLAMALAR VE MANALARI

“Eser”,

Eser Sahibi tarafından, bilgisayar ortamında ve sadece CAD (bilgisayar destekli tasarım) formatında görsel olarak tasarlanacak olan, ......... ............ ............. ................ için estetik / ergonomik / fonksiyonel bir kabuk formu tasarımı, manasına gelecektir.

“Taslak Eser”,
İşbu sözleşmeye konu olan Eser’in, kavramdan prototipe kadar olan tasarım süreci içinde (yani bütün bir Hazırlık Dönemi’nde ve Bitirme Dönemi’nde ve Eser’in prototipi yapılması esnasında) ortaya çıkan ve fakat kabul görmeyen yani Bitirme Dönemi’nde kullanılmayacak ve/veya nihai ürünü yapılmayacak olan istisnasız diğer bütün fikirler, konseptler ile kavramsal tasarımlar, sanal / teorik / görsel ürünler ve ürün modelleri ve ürün prototipleri ile bu tanıma giren her tür çalışmalar, manasına gelecektir.

“Tasarım Süreci”,

Eser’in, sanal ortamda kavramsal/imaj ve/veya fiili ortamda ise prototip anlamında maddi (mekanik) olarak oluşturulması/imal edilmesi için geçen zaman ve bu zaman içinde yapılmış ve yapılacak her türlü kavramsal ve/veya fiili çalışmaların/imalatların tümü, anlamına gelecektir. Tasarım süreci, işbu sözleşmede taraflar arasında, “birbirini takip eden, birbirlerinin ayrılmaz parçaları olan, birbirlerine bağlı ve bağımlı ve hatta birbirlerine geri dönüşümlü” üç (3) döneme ayrılmıştır: Hazırlık Dönemi, Bitirme Dönemi ve Prototip İmalatı ile CAD-CAM Dönemi.

“Hazırlık Dönemi”,

İşbu sözleşmenin imzalandığı günden başlamak üzere; Eser Sahibi ile İş Sahibi (ve Ekibi)’nin birbirlerini tanımaları ve Eser Sahibi’nin hazırlayacağı imajlar, taslaklar, eskizler ve/veya resimler ile görseller üzerinde; tarafların birlikte çalışarak ve tartışarak ve fikir üreterek ve görüşlerini paylaşarak ve eleştirerek; hedeflenen Eser için fikirsel, kavramsal, sanal bir model ve/veya form ve/veya konsept oluşturma, geliştirme ve seçmeleri ile seçilen bu düşünsel ürün / imaj için yüzey uygulamaları, renk, doku ve malzeme çalışmaları yapmaları için ayrılan/geçen süre, manasına gelecektir. İş Sahibi tarafından belirlenecek/seçilecek/kabul edilecek bir konsept, bir model ve/veya bir form (taslağı) ile bu dönem sona erecektir. Eser Sahibi, İş Sahibi’nin kesin kararını vereceği ve kesin tercihini yapacağı güne kadar bu tarz eskiz ve/veya taslak çalışmalarına devam edecektir. Bu nedenle, Hazırlık Dönemi, önceden belirlenmiş sabit bir süre ile kısıtlanmayacaktır.

“Hazırlık Dönemi Çalışmaları”,

Hazırlık Dönemi süresince, Eser Sahibi tarafından tek başına ve/veya taraflar arasındaki gerçek ve/veya sanal ortamdaki toplantılarda yapılacak olan ve amacı,

a. Firmanın halen üretilmekte olan ürün yelpazesini incelemek, bu ürünlerin birbirleri ve rakipleri ile aralarındaki ilişkileri / benzerlikleri / farklılıkları tespit etmek.

b. Firmanın pazardaki ürünlerinin, İş Sahibi tarafından satış grafiklerinin çıkarılması ile en çoktan en az satan ürüne kadar, bütün ürünlerin, satışlarını etkileyen olumlu ve olumsuz unsurlarını tartışarak araştırmak ve bulmak; her bir ürünün kendi yaşam döngüsünü inceleyerek gelmiş oldukları noktaları/yeri tespit etmek ve trendler dışında kalmış olanların üzerinde iyileştirme yapılması , iyileştirme sınırları dışında kalanların ise şirket ürün gamından çıkartılması (ürünün öldürülmesi) konusunda tavsiyelerde bulunmak,

c. Firmanın insan potansiyeli, üretim metotları ve kullandığı malzemeleri tanımak ve geliştirilmesi için önerilerde bulunmak,

d. Firmanın yeni ürün tasarımı geliştirebilme ve genel anlamıyla tasarım açısından mevcut durumunu / yeteneğini belirlemek,

e. Firmanın pazardaki konumunu ve sermayesi / finansal kaynakları ile marka-ürün-fiyat üçgeninde rakipleri ile durumunu karşılaştırmak konusunda ön çalışmalar yapmak,

f. Gerek görülmesi halinde, Firma için bir vizyon ve misyon belirleme / hedefleme ve markalaşma konularında tavsiyelerde bulunmak, ön çalışmalar yapmak, profesyonel anlamda hizmet alınmasını teşvik etmek,

g. Firma için bir Kurumsal Kimlik oluşturulması ve hatta bu kimliği şirket bildirişim, tanıtım, iletişim araçları ve ürünler üzerinde temsil edebilecek özgün anlamda yüklü bir renk ve/veya bir doku ve/veya bir malzeme ve/veya bir form ve/veya bir grafik unsur ve hatta slogan tespit etmek konusunda tavsiyelerde bulunmak, ön çalışmalarını yapmak, profesyonel anlamda hizmet alınmasını teşvik etmek,

h. İş Sahibi tarafından kesin kabul edilecek ve teorik anlamda Eser’in nihai bilgisayar destekli tasarımına (CAD) konu ve esas/taban teşkil edecek formu ve/veya modeli ve/veya malzemeyi araştırmak/bulmak olan bütün tasarım strateji ve konsept çalışmalarını yapmak üzere:

h.1. Tasarlanacak Eser’le ilgili tüm ön ve/veya nihai müzakereler, tartışmalar, fikirler, teknik ve/veya estetik eleştiriler, taslak ve eskiz çalışmaları ile bu çalışmalara ilişkin karşılıklı öneriler, görüşler, yorumlar, eleştirilerle her açıdan beyin fırtınası yapmak,

h.2. Değiştirilen ve/veya geliştirilen ve/veya yenileştirilen ve/veya iyileştirilen fikirler ve/veya kaba hatları ile tespit edilen düşünsel objeler / imajlar üzerinde sürekli olarak tasarım sürecini daha mükemmele doğru zorlayacak eleştirilerde bulunmak ve negatif yorumlara dayalı adımlarla Eser’in kavramsal tasarımını olgunlaştırmak,

h.3. Bilgisayar ortamında ve/veya serbest elle çizilmiş ölçeksiz fakat üç boyutlu ve/veya renklendirilmiş her türlü yüzey çalışmaları ile eskiz/taslak ve resimler ve/veya foto-görseller üzerinde renk ve/veya doku / malzeme çalışmaları yapmak,

h.4. Eğer, yukarıda (f) ve (g) şıklarında ifade edilen konularda profesyonel anlamda bir çalışma içine girilmiş ve hizmet alınıyor ise, Kurumsal kimliği temsil etmesi düşünülen öğe ve/veya öğeleri, Eser üzerinde kullanmaya çalışmak,

h.5.Eğer, yukarıda (f) ve (g) şıklarında ifade edilen konularda profesyonel anlamda bir çalışma içine girilmiş ve hizmet alınıyor ise, Eser’le bir bütün teşkil etmek üzere, Eser’in ambalajı üzerinde grafik bildirişim öğeleri oluşturmaya çalışmak; gerek görüldüğü takdirde profesyonel hizmet alınmasını sağlamak,

h.6. Foto-gerçek uyumlu görseller oluşturmak,

h.7. Şirketin mühendislik ekibi ile sürekli bir iletişim içinde bilgi paylaşımları yaparak mekanik tasarım sürecini, kavramsal tasarım süreci ile her zaman işbirliği içinde yürütmek; her türlü inovasyon, yeni üretim metotları bulunması ve/veya farklı kalıpçılık ve/veya malzeme önerilerinde / denemelerinde işbirliği içinde çalışmak,

ve ilgili faaliyetleri, manasına gelecektir. Bu tanımlamada yazılanlar haricinde, Hazırlık Dönemi Çalışmaları, Eser Sahibi’nin uygun göreceği her türden ek çalışmaların yanı sıra, İş Sahibi’nin, Eser’in kendisince ön-kabulü yapılabilir hale gelmesini sağlamak amacıyla gerekli göreceği tüm diğer türden iş ve işlemleri de içerecektir.

“Hazırlık Dönemi Toplantıları”,

a. Hazırlık Dönemi Çalışmaları boyunca (ki belli bir süresi olmayacaktır), Eser Sahibi’nin kendi ortamında ve kendi başına yaptığı çalışmaları İş Sahibi ve/veya İş Sahibi’nin ekibi ile paylaşmak, İş Sahibi’nin firması ile ilgili olarak yaptığı çalışmaları Eser Sahibi ile değerlendirmek yani karşılıklı bilgilenmek, sorunları halletmek, çözümler üretmek ve böylece Tarafların birlikte daha verimli çalışmalarına ve fikir üretmelerine ortam sağlamak üzere; Eser’le ilgili tasarım gelişmelerinin ve tasarım sürecinin, İş Sahibi ve/veya ekibi ile Eser Sahibi arasında müzakere edileceği, yani müştereken Hazırlık Dönemi Çalışmalarının yapılacağı, öncelikli olarak HAFTADA BİR KEZ (ve mutlaka Cumartesi günleri) yapılacak, tercihen periyodik, bire-bir (sadece İş Sahibi ile) veya kurumsal (İş Sahibi ve/veya Ekibi ile) toplantılar, manasına gelecektir.

b. Hazırlık Dönemi Toplantılar’ı, İş Sahibi’nin iş yerinde yüz yüze gerçek olarak veya video-konferans ve/veya Internet destekli tele-konferans ve/veya web-konferansı ortamlarından birinde sanal olarak yapılabilir.

c. Taraflar’ın en az bir (1) gün öncesinden faks, e-posta veya, cep veya sabit telefon ile haberleşmek suretiyle toplantı talep etmeleri mümkündür. Hazırlık Dönemi Toplantıları, periyodik olmaları tercih edilmekle birlikte, Eser’in tasarımının (tasarım sürecinin) ilerlemesine paralel olarak, geçen süre içinde daha az sıklıkla; örneğin iki (2) haftada veya üç (3) haftada bir kere vb. gibi, ancak Taraflar’ca karşılıklı mutabık kalınacak sıklıkta yapılabilir. Ancak, çok istisnai hallerde, karşı Taraf’ında kabul etmesi kaydıyla, ancak kontratsal bir yükümlülük de yaratmaksızın, Taraflar istisnai ve/veya acilen bir araya gelme konusunda mutabıktırlar.

“Hazırlık Dönemi Toplantı Süresi”,

Fiili veya sanal hangi ortamda yapılmış olursa olsun, her bir Hazırlık Dönemi Toplantısı’nın süresinin, mücbir sebepler olmadıkça, en az bir (1) en fazla üç (3) saatle sınırlı olacağı manasına gelir.

“Hazırlık Dönemi Toplantı Kararları”,

a. Hazırlık Dönemi Toplantıları’nda ele alınmış veya alınacak her türlü fikirler, görüşülen / tartışılan / geliştirilen / iyileştirilen / değiştirilen / tadil edilen eskizler ile her türlü fiziksel ve/veya kavramsal ve/veya görsel çalışmaların kayıt altına alınması, manasına gelecektir.

b. Tüm böylesi çalışmalar, kararlar ve/veya iletişimler, bir ispat ve delil teşkil etmesi ve Taraflar’ın böylesi Hazırlık Dönemi Toplantıları’nda müzakere ettikleri hususların, Taraflar’dan her hangi birini ve/veya her ikisini de sonradan mağdur etmemesi açısından, kayıtlara geçirilerek Taraflar’ca imzalanacak ve elektronik posta ile yapılan haberleşmeler ile içerikleri de orijinal yapıları ile bilgisayar ortamında muhafaza edilecektir.

c. Buradaki terimin yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermemek amacıyla, tarafların e-posta üzerinden yaptıkları müzakereler, istekler, talepler, öneriler ile gönderdikleri resimler, taslaklar vb., bir ispat ve delil teşkil etmesi açısından muhafaza edilecek, ancak Taraflar’ın birbirlerine gönderecekleri tüm e-postalar “alındı istemi” opsiyonuyla gönderilecektir. Alındı istemi talep etmeksizin gönderilen e-postalar gönderici tarafından gönderilmiş, muhatabı tarafından da alınmamış sayılabilecektir. Anlaşmazlıklara sebebiyet verilmemesi açısından her e-postanın, karşı taraftan gelen son mektup metnini kendi içinde ve alt kümede barındırmasına ve bir “cevap niteliği” taşımasına özen gösterilmesi yerinde olacaktır.


“Bitirme Dönemi”,

İş Sahibi’nin, nihai olarak tek bir taslak / konsept tasarımı tercih etmesi ile birlikte, Hazırlık Dönemi sona erer ve Bitirme Dönemi başlar. Bu dönemde Eser Sahibi, üzerinde karar kılınan nihai taslak / düşünsel ürün üzerinde gerçeğe en yakın oranlar ve/veya ölçümlendirmeler ve teknik / estetik / ergonomik detaylandırmalar ile çalışarak taslağı bilgisayar ortamında bilgisayar destekli çizim programları (CAD) ile prototipi imal edilebilecek en makul hale getirmeye çalışır. Bu çalışmalar esnasında Eser Sahibi, Hazırlık Dönemi’nde üzerinde karar kılınmış olan kabuk formunda, gerekli göreceği ve/veya zorunlu kalacağı istisnasız her noktada / konuda değişiklikler yapma hakkına sahiptir.

“Bitirme Dönemi Protokolü”,

a. Eser için: Hazırlık Dönemi’nin normal koşullar altında bitmesi ile birlikte, İş Sahibi ile Eser Sahibi arasında, işbu Eser Sözleşmesine (Bitirme Dönemi Protokolü-Ek-1) adı altında ilave edilecek ve işbu Eser Sözleşmesinin ayrılmaz bir parçasını teşkil edecek olan, Eser’in hangi süreç içinde ve/veya tarihte Eser Sahibi tarafından nihai olarak bitirileceğini belirleyen ilave sözleşme, manasına gelecektir.

b. Taslak Eser için: Hazırlık Dönemi’nden başlamak üzere, mekanik tasarım ve/veya Prototip İmalatı ve/veya CAD-CAM Dönemi’ne varıncaya kadar, Tasarım Süreci’nin herhangi bir aşamasında ortaya çıkarılmış fakat kullanılmamış veya Hazırlık Dönemi içinde ortaya çıkarılmış fakat İş Sahibi tarafından Bitirme Dönemi için uygun görülmemiş olan fakat herhangi bir sebeple ve sonradan, İş Sahibi’nin, rüçhan haklarını kullanarak bitirilmesini yani bilgisayar destekli görsel tasarımının (CAD) yapılmasını istediği herhangi bir konsept / kavramsal tasarım veya prototip bir ürünün, yani: “bir Taslak Eser’in, hangi fiatla ve hangi süreç içinde ve hangi tarihte Eser Sahibi tarafından nihai olarak bitirileceğini belirleyen, işbu Eser Sözleşmesine (Bitirme Dönemi Protokolü-Ek-2) adı altında ilave edilecek olan ve işbu Eser Sözleşmesinin ayrılmaz bir parçasını teşkil edecek olan ilave sözleşme” manasına gelecektir. Eğer, İş Sahibi tarafından Eser’e dönüştürülmesi istenen Taslak Eser’lerin adedi birden daha fazla olursa, Ek-3 ve Ek-4 vb.adları altında bir seri Bitirme Dönemi Protokolleri tanzim edilebilir.

“Bitirme Dönemi Süresi”,

Eser’in Hazırlık Dönemi bittikten sonra başlayacak olan Bitirme Dönemi için Taraflar’ca karşılıklı mutabık kalınan nihai süre, manasına gelecektir.

“Bitirme Dönemi Sonu”,

Taraflar’ca karşılıklı mutabık kalınan Bitirme Dönemi Süresi’nin dolması üzerine, Eser Sahibi’nin, Eser’in CAD (Computer Aided Design) halindeki tasarımını İş Sahibi’ne bir CD-ROM (Compact Disc Read-Only Memory) üzerinde teslim etmesi, manasına gelir.

“Prototip İmalatı ile CAD-CAM dönemi”,

Bitirme Dönemi’nin ve böylece Eser Sahibi’nin hukuki sorumluluğunun son bulması ile birlikte İş Sahibi’nin doğrudan sorumluluğunun başladığı, tasarım sürecinin bilgisayar destekli imalat (CAM) çizimleri ile mekanik tasarımının ve/veya prototip imalatının yapıldığı son dönemi, anlamına gelir.

MADDE 2: YÜKÜMLÜLÜKLER ve HAKLAR

2.1. Eser Sahibi’nin Yükümlülükleri ve Hakları:

a. Eser Sahibi, İş Sahibi’nin kişisel zevk/beğeni/haz ile mesleki ve sektörel ve ekonomik ve teknik/teknolojik ve mali yeterlik ile beklentilerinin, Hazırlık Dönemi boyunca yapmış olduğu kişisel analizleri ışığında; İş Sahibi’nin kendisi ve tedarikçilerinin imkanları ile üretebileceği, iç ve dış serbest rekabet piyasasındaki hedef müşteri kitlesinin mali ve estetik beklentilerine yeterince hitap edebilecek, farklı ve yenilikçi bir Eser’i (.............................................) bilgisayar ortamında yapmaya özen gösterecektir.

b. Eser Sahibi, bir yandan İş Sahibi’nin işbu sözleşme ile talep ettiği Eser’i (ürünü) tasarlamakta iken, gerek gördüğü takdirde ve aynı zamanda İş Sahibi’nin de oluru / rızası halinde ve işbu sözleşmeye istinaden yapılacak bir Ek-Sözleşme ile ve ek bir ücret karşılığında, İş Sahibi(ile ekibi)ne, “patent, fikri ve sınai haklar” ile ilgili danışmanlık hizmetleri ve “kurumsal kimlik oluşturma” ve “marka oluşturma” ve “ürünlerin kurumsal kimliği yansıtmaları gerekirliği” ve “ürünlerin kendi başlarına da bir marka olabilmeleri” ve “Pazarlama ve Satış” gibi konularda seminerler verebilir ve/veya bu tür hizmetlerin verilmesine aracılık edebilir.

c. Eser Sahibi, Bitirme Dönemi’nde, bilgisayar destekli tasarımını / görsel çizimlerini (CAD) yapmak için, dilediği herhangi bir çizim ve/veya görsel sunum programını kullanmak konusunda özgürdür. Eser sahibi, Bitirme Dönemi boyunca çalışmak için tercih ettiği programda 3 boyutlu çizimini/görsel sunumunu bitirdiği datayı, orijinal formatında veya (eğer mümkünse) İş Sahibi’nin tercih edeceği (.stl) veya (.iges) veya (.step) veya (.parasolid) gibi programlararası geçis saglayan dosya uzantı formatlarından biri ya da birkacına çevrilmiş olarak İş Sahibi’ne teslim eder.

d. Eser Sahibi’nin Bitirme Dönemi ile ilgili yükümlülüğü, yukarıda “c” şıkkında tarif edildiği üzere, Eser’in CAD (Computer Aided Design / bilgisayar destekli tasarım) çizimlerinin İş Sahibi’ne bir CD ROM (compact disk Read-only Memory) üzerinde teslim edilmesi ile biter.

e. Gerek prototipleme ve gerekse imalat aşamalarında, İş Sahibi’nin farklı bir CAD programı kullanıyor olması ve/veya Eser Sahibi’nin kullandığı görsel programın İş Sahibi’nin arzu ettiği bir CAD programında yeniden yazılmasının gerektiği durumlarda, Eser Sahibi’nin kullandığı programın İş Sahibi’nin kullandığı dile çevrilmesi (ve/veya yeniden yazılması) sorumluluğu tamamen İş Sahibine aittir. İş sahibi tarafından talep edilmesi halinde, Catia / UniGraphics gibi herhangi bir arzu edilen / başka / farklı CAD program diline, Eser Sahibi’nin kullandığı görsel tasarım dilinin (CAD’in) adapte edilmesi / yeniden yazılması / çevrilmesi, ayrıca yapılacak ek bir sözleşme ile mümkün olabilir.

f. Eser Sahibi tarafından İş Sahibi’ne bir CD-ROM ile teslim edilen CAD çizimlerinin, prototip imalatında ortaya çıkabilecek ve ürün kabuğunda (formunda) değişiklikler yapılmasını zorunlu kılacak teknik sorunlar nedeni ile revizyonu gerekecek olursa, Eser Sahibi durumdan haberdar edilecek ve onayı alınacaktır.

g. Ortaya çıkan prototip ürünün Taraflar’ca tam anlamı ile beğenilmeyeceği hallerde, konsept üzerinde küçük değişiklikler ve/veya ilaveler yapmak ve/veya hatta konsepti kısmen değiştirmek gibi, ürünün estetiğini / kabuğunu değiştirmek anlamına gelen her türlü nihai kararın verilmesinde, bütün manevi haklar, yetkiler ve sorumluluklar, tamamen Eser Sahibi’ne aittir. Eser Sahibi’nin, bu manevi sorumluluğunu yerine getirmesinde, İş Sahibi bütün iyi niyeti ve mali ve teknik imkanları ile yardımcı olacağını kabul ve taahhüt eder.

h. Hazırlık Dönemi sırasında, patent konusu olabilecek bir yenilik ortaya çıkması halinde işbu patent hakkının sahibi, Eser’i yapan Eser Sahibi’dir. Ancak, Eser Sahibi, işbu patent hakkı üzerinde, satış veya devir/temlik işlemi yapacak olursa, İş Sahibi’nin rüçhan hakkı olacağını ve bu hakka saygı göstereceğini burada beyan ve taahhüt eder. Eser Sahibi’nin bu tarz kazanımlarının mali değeri, piyasa koşulları altında ve/veya gerekirse Taraflar’ın müştereken kabul edecekleri bilirkişi vasıtası ile tesbit edilecek fakat karşılıklı rıza aranacak, Taraflar böyle durumlarda basiretli tüccarlar gibi davranacaklardır.

i. Eser Sahibi, Eser’i istediği zaman ve tarzda kamuya sunma hakkı, Eser seri olarak üretildikten sonra Eser’in içeriği hakkında bilgi verme hakkı, Eser’de adını görme hakkı, Eser’de değişiklik yapılmasını yasaklama hakkı ve Eser’in bütünlüğünü koruma hakkı gibi bütün manevi hakların tek başına sahibidir. Bu cümleden olmak üzere, Eser Sahibi, gerektiğinde üretici firmanın ticari kimliğini / bilgilerini de açıklamak koşulu ile, yurt içi ve yurt dışındaki her türlü fuarlara ve yarışmalara da kendi adına katılabilir.

j. Taraflar arasında yapılan işbu Eser Sözleşme’si ile Fikir ve Sanat Eserleri Yasası hükümlerine göre, yapılan Eser’in manevi sahibi (İş Sahibi’nin işbu sözleşmeden doğan mali hakları saklı kalmak koşulu ile) Eser’i yapan Eser Sahibi’dir. İşin, tesliminden daha sonraki bir dönemde değiştirilmesi, geliştirilmesi veya farklı bir şekilde tekrar düzenlenmesi ayrı bir iş sözleşmesi ile mümkün olabilir. İş Sahibi, Eser Sahibi’nin yazılı rızası olmadan, Eser üzerinde başkalarına düzenleme ve/veya özelliklerini ortadan kaldıran hiçbir değişiklik yaptırtamaz.

k. İstisnasız bütün Taslak Eser’lerin üzerindeki her türlü tasarruf ve manevi ve mali haklar ile kamuya sunma hakkı, Eser Sahibi’ne aittir. İş Sahibi, Eser Sahibi’nin yazılı rızası olmadan, Taslak Eser’ler üzerinde mali ve manevi hiçbir hak iddia edemez, Taslak Eser’leri başkalarına düzenlettiremez, devir edemez, kullanamaz, geliştiremez ve üretemez. Fakat Eser Sahibi, ortaya çıkmış olan bütün Taslak Eser’ler hakkında, karşılıklı rıza koşulu ile, İş Sahibi’nin rüçhan haklarına saygı duyacağını beyan ve taahhüt eder. Ancak, İş Sahibi’nden yazılı bir talep gelmeyeceği ve/veya İş Sahibinin rüçhan haklarını kullanmayacağını sözle beyan ettiği durumlarda Eser Sahibi, bu tür çalışmalarını, rakip firma ve/veya şirketlerde kullanabilir ve kamuya sunma dahil her türlü mali ve manevi hakların tek sahibi olarak dilediğince davranabilir. Fakat, İş Sahibi, rüçhan hakkını kullanmak ve bu Taslak Eser’lerden herhangi birini geliştirmek ve üretmek isterse ve böyle bir durumda Eser üzerinde hiçbir şekilde Hazırlık Dönemi Çalışması yapılması da gerekmiyor ve doğrudan Bitirme Dönemi’ne geçilebiliyorsa, işbu Eser Sözleşmesinin ilgili maddeleri yürürlükte kalmak ve işbu sözleşmeye ek olmak üzere, yukarıda (Madde.1) kapsamı içindeki “Bitirme Dönemi Protokolü” başlığı altındaki (b) şıkkında gösterildiği üzere, yeni bir fiat ve yeni bir takvimle, yeni ve ek (fakat işbu sözleşme hükümlerine tabi) bir “Bitirme Dönemi Protokolü Ek-2” Sözleşmesi yapmak üzere Eser Sahibi’nden sözlü ve/veya yazılı talepte bulunabilir. Tesbit edilecek fiat, eğer Taslak Eser üzerinde Hazırlık Çalışmaları yapılmayacaksa, işbu sözleşmeye konu olan ilk Eser için tesbit edilen Bitirme Dönemi fiatının –mücbir sebepler olmadıkça– üzerinde olamaz. Ancak, tesbit edilen ücretin yüzde altmışı (%60) sözü edilen (Bitirme Dönemi Protokolü-Ek-2) kodlu Bitirme Dönemi Protokolünün imzası ile birlikte peşin olarak nakten ödenmelidir. Bakiye yüzde kırkı (%40) ise, işbu sözleşmenin ana hükümlerinden olarak, (CAD) çizimlerinin teslimi ile birlikte nakden ödenir. Taslak Eser için Hazırlık Dönemi Çalışmaları yapılması gerekeceği durumlarda, herbir toplantı için, işbu sözleşmedeki ücret aynen ve ayrıca ve peşinen ödenecektir.

l. Ancak, Bitirme Dönemi içinde/sürecinde herhangi bir zamanda, işbu sözleşme ve/veya ekleri kapsamında üzerine çalışılan Eser’in (CAD) çizimi ile imalatından iş sahibinin tamamen vazgeçmesi, Eser Sahibi’ne maddi veya manevi hiçbir sorumluluk yüklemez ve (CAD) çizimi ile imalatından vazgeçilen Eser’in tüm mali ve manevi hakları da Eser Sahibine kalır. İş Sahibi tarafından, adeta bir değiş-tokuş yapılması yani Hazırlık Dönemi’nde ortaya çıkarılmış başka/diğer kavramsal/konsept tasarımlardan herhangi bir başkası ile yani bir Taslak Eser ile Bitirme Dönemi’ne yeniden başlanması talep edildiğinde, aşağıda yazılı (Madde:2-2-g) hükmü gereği, İş Sahibi, işbu Eser Sözleşmesi altında hükme bağlanmış ücretin tamamını ödemedikçe, yeni bir çalışma dönemine geçilmez.

m. Eser Sahibi, işbu sözleşmeye konu olan Eser’le ilgili bütün yükümlülüklerini ve sorumluluklarını, İş Sahibi’nin haklarına zarar vermeyecek şekilde, kendi başına veya çeşitli tarzda (stratejik ve/veya joint-venture ve benzeri) ortaklıklarla yapabilir veya üçüncü şahıs ve/veya firmalara tamamen veya kısmen devrederek yaptırtabilir ve/veya gerek gördüğü takdirde, kısmen veya tamamen, mali ve/veya manevi hak ve yetkilerini dilediği şahıs ve/veya firmalara (özel veya tüzel kişilere) devredebilir. Ancak, bütün durum ve şartlar altında, işbu sözleşmeye konu olan Eser’in tamamlanmasında, İş Sahibi’nin tek ve gerçek hukuki ve mali muhatabı olarak kalmaya devam eder.


2. 2. İş Sahibi’nin Yükümlülükleri ve Hakları:

a. İş Sahibi, Eser Sahibi’nin işbu Eser Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirebilmesi için gerekli olan ihtiyaçlarına, bütün iyi niyeti ve mali ve teknik imkanları ile yardımcı olacağını ve yukarıda (Madde:2.1. tamamı) ile açıklanmış bütün yükümlülük ve haklarını da kabul ettiğini beyan ve taahhüt eder.

b. İş Sahibi, Eser Sahibi ile yapılan/yapılacak her bir Hazırlık Toplantısı’na, kendi firmasında çalışan mühendislik, pazarlama, halkla ilişkiler, insan kaynakları, satın alma ile kalıphane, üretim ve Eser Sahibi’nin gerekli göreceği bütün diğer bölüm sorumlularının katılımını sağlamakla mükelleftir. Bu cümleden olmak üzere, Eser Sahibi’nin gerekli göreceği şekilde bir toplantı salonu ile bu salonda kullanılacak donanımsal ve/veya görsel ekipmanları temin edeceğini ve şirketin organik yapılanmasındaki eksik bölümleri kuracağını ve/veya mevcut bölümler arasında farklı iletişim ve/veya yapılanma şekilleri oluşturulmasına da izin vereceğini işbu sözleşme ile vaat ettiğini kabul eder. Örneğin, Hazırlık Dönemi toplantılarında üzerinde çalışılan istisnasız bütün form taslaklarının gerek yerli ve gerekse yabancı kaynaklarda aynıları/benzerleri olup olmadığı konusunda literatür ve/veya tescil araştırmaları yapılması ve/veya uygun malzeme araştırmaları ve testleri gibi, Eser Sahibi’nin gerek göreceği konularda çalışmalar yapılması için bir bölüm oluşturulması veya bir sorumlu atanması ile Hazırlık Dönemi toplantılarında bir raportör bulundurulması, ilk acil tedbir olarak uygulanacaktır.

c. Eser’le ilgili olarak, İş Sahibi’nin uygun göreceği veya talep edeceği ve Eser Sahibi tarafından yapılacak tüm giderler ve masraflar İş Sahibi tarafından karşılanacaktır. Eser’in hazırlanması ve/veya yurt içi ve/veya yurt dışı fuarlara ve/veya yarışmalara katılımı için İş Sahibi’nin uygun göreceği ve/veya talep edeceği yolculuk, konaklama gibi bütün masraflar da bu cümleden sayılacaklardır. İş Sahibi’nin ödeme yapmak istemediği durumlarda Eser Sahibi, tamamen kendi nam ve hesabına hareket edebilir.

d. Eser’in CAD çizimlerinin İş Sahibi’ne teslim edilmesi ve böylece Eser Sahibi’nin işbu sözleşmede belirlenen yükümlülüğünün bittiği tarihte (Madde:2:1.d) İş Sahibi, bütün giderlerini kendisi karşılamak üzere, ilgili kanunlar ile kanun hükmünde kararnamelerde gösterildiği şekilde ürünün tasarım tescilini, Eser Sahibi’nin kendisi ve/veya göstereceği özel veya tüzel kişi adına almakla mükelleftir. Tasarım Tescili Eser Sahibi veya gösterdiği özel veya tüzel kişi üzerine yapılmamış ürün, yerli veya yabancı piyasaya sürülemez. İhracatı yapılacak eserlerin, bu cümleden olmak üzere, ihraç edileceği ülkelerde geçerli tescillerinin de alınması zorunludur.

e. İş Sahibi, eseri üretmek, satmak, her türlü ticaretini yapmak ve Eser Sahibi’nin ismini yazmak ve Eser Sahibi’nin bütün manevi haklarına saygılı olmak koşulu ile her türlü sunumlarda kamuya teşhir etmek; işaret, ses ve /veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma reklam yapmak, eser üzerindeki mali haklarını dilediği kişi veya kuruma devretmek / satmak gibi bütün mali haklara sahiptir.

f. Eser’in taklit edilmesi durumunda, Eser Sahibi’nin manevi ve kendisinin mali haklarının korunması için İş Sahibi, dava açmak hak / yetki ve sorumluluğuna sahiptir ve bu hakkından/sorumluluğundan vazgeçemez. Aynı şekilde, eserin taklit olduğu iddiası ile açılabilecek davalarda İş Sahibi, eserin orijinalliğini ispatlamak konusunda maddi ve manevi ve hukuki bütün tedbirleri almak ve eserin savunmasını yapmak yetki, hak ve sorumluluğunu kabul ve taahhüt eder.

g. İş Sahibi, Hazırlık Dönemi sonunda konusu ve detayları belirlenmiş olan işin Eser Sahibi tarafından Bitirme Dönemi sonunda tamamlanması durumunda eseri teslim almak zorundadır. Haksız neden ve gerekçelerle teslim almaktan kaçınması ve Eser Sahibi ile bütün ilişkisini kesmek istemesi durumunda İş Sahibi işbu Eser Sözleşme’si altında hükme bağlanan ücretin tamamını ödemek zorundadır.

h. Prototipi, Eser’i yapan Eser Sahibi tarafından onaylanmayan hiçbir ürün, iş sahibi tarafından seri üretilemez, kullanılamaz ve piyasaya sürülemez. İş sahibi bu konuda, eseri yapana karşı saygılı ve sorumlu davranacağını kabul eder ve buna karşılık Eser Sahibi, prototip ve seri üretime hazırlık aşamalarındaki danışmanlık ve benzeri hizmetlerinden maddi veya manevi hiçbir menfaat sağlamayacağını beyan ve taahhüt eder.

i. İş Sahibi, işbu sözleşmedeki mali ve/veya hukuki haklarını / yetkilerini / sorumluluklarını, Eser Sahibi’ne karşı gene işbu sözleşmede yazılı olan bütün yükümlülüklerini yerine getirmedikçe, hiçbir şekilde üçüncü şahıslara ve/veya firmalara, kısmen veya tamamen devredemez, satamaz.


MADDE 3: ÜCRETLER, ÖDEME TABLOSU ve FATURA KESİMİ :

3.1. Hazırlık Dönemi sürecindeki Hazırlık Dönemi Toplantıları ile ilgili ödemeler:

Şu an itibarıyla, Hazırlık Dönemi’nde ortalama toplam XXX (..rakam ile...) adet Hazırlık Dönemi Toplantısı yapılacağı varsayılıyor ise de, bu kesin bir rakam değildir. Her bir Hazırlık Dönemi Toplantısı’nın bedeli XXXX.- YTL’dir (..yazı ile... YTL). İşbu Eser Sözleşmesi’nin Taraflar tarafından imzalanması üzerine:

1. İş Sahibi, Eser Sahibi ile yapacağı ilk XX (..yazı ile...) Hazırlık Toplantısı bedeli olarak, XXXX.- YTL (çarpı) X = XXXX.- YTL ‘i (..yazı ile... YTL) peşinen ve nakit olarak ödeyecek;
2. Yukarıda yazılı ilk XX (..yazı ile...) toplantı sonrasındaki (ön görülen) diğer XX (..yazı ile...) Hazırlık Dönemi toplantısı için [Hazırlık Dönemi toplantıları No. X-X (dahil)] İş Sahibi, X’inci Hazırlık Dönemi toplantısında, Eser Sahibi’ne, aynı şekilde, XXXX.- (çarpı) X = XXXX.- YTL (..yazı ile...) daha peşinen ve nakit olarak ödeyecektir.

3. Burada (Madde:3.1.1) ve (Madde:3.1.2) de belirtilen, ön görülen toplam XXX (..rakam ile...)) Hazırlık Dönemi toplantısı sonrasında yapılacak her bir toplantı için İş Sahibi, Eser Sahibi’ne nakit XXXX.- YTL (..yazı ile... YTL) peşin olarak ödeyecektir.

3.2. Bitirme Dönemi ile ilgili ödemeler:

Bitirme Dönemi çalışmalarına istinaden İş Sahibi Eser Sahibi’ne toplam XX.XXX YTL (..yazı ile... YTL) ödeyecektir. Bu ücret, X (..rakam ile...) değişik zamanda ve X (..rakam ile...) farklı oranda ödenecektir.

1. İşbu mukavelenin imzalanması ile birlikte İş Sahibi, Eser Sahibi’ne, [Hazırlık Dönemi’nin ilk XX (..rakam ile...) toplantısının peşin ücretine ek olarak] üzerinde mutabık kalınan XXXXX.-YTL (..yazı ile... YTL)’nin %XX (yüzde ......)’nu [XXXX.-YTL (..yazı ile... YTL)] nakten ve bir seferde ödeyecektir.

2. Hazırlık Dönemi’nin bitmesi ile birlikte, İş Sahibi ile Eser Sahibi arasında, işbu Eser Sözleşmesine (Ek-1) şeklinde, işbu Eser Sözleşmesinin ayrılmaz bir parçasını teşkil edecek, ayrı bir protokol olarak ve “Bitirme Dönemi Protokolü” adı ile anılacak, Eser’in Bitirme Dönemi’nin süresini belirleyen bir sözleşme imzalanacaktır. İşbu (Ek-1) şeklindeki Bitirme Dönemi Protokolünün imzalanması ile birlikte İş Sahibi, Eser Sahibi’ne, üzerinde mutabık kalınan XXXXX.-YTL (..yazı ile YTL)’nin ikinci (2.nci) %XX (yüzde ..........)’luk dilimini [XXXX.-YTL (..yazı ile... YTL)] nakten ve bir seferde ödeyecektir.

3. Bitirme Dönemi Protokol’ü altında tespit edilen süre sonunda, Eser Sahibi, CAD çizimlerini İş Sahibi’ne teslim edecek, teslimatın İş Sahibi tarafından kabul edilmesi üzerine de İş Sahibi Eser Sahibi’ne, üzerinde mutabık kalınan XXXXX.-YTL (..yazı ile... YTL)’nin bakiye %XX’lik (yüzde .........) kısmını [XXXXX.-YTL (..yazı ile... YTL)] peşin ve nakit olarak ödeyecektir

4. Hem Hazırlık Dönemi’ni hem de Bitirme Dönemi’ni kapsamak üzere, İş Sahibi’nden tahsil edilen tüm ücretler, Eser Sahibi tarafından, İş Sahibi adı ve namına ve Bitirme Dönemi sona erer ermez tek bir fatura altında fatura edilecektir.

5. Burada (madde:3.1) ve (Md:3.2) altında belirtilen tüm ücretlere KDV dahil olmayıp, Fatura bedeline %18 KDV ayrıca ilave edilecektir.


MADDE 4: ESER SÖZLEŞMESİ’NİN FESHİ:

4.1. Hazırlık Dönemi’nde Fesih:

1. Eser Sahibi, tek taraflı olarak anlaşmayı bu aşamada fesih edecek olursa, haklı olduğu bir durumda değilse, peşinat olarak aldığı avansların, henüz gerçekleşmemiş olan Hazırlık Toplantılarının hak etmediği bölümüne karşılık gelen ücret avansı ile birinci %XX (yüzde .......) karşılığındaki Bitirme Dönemi avansını iş sahibine iade etmeyi beyan ve taahhüt eder.

2. İş Sahibi, tek taraflı olarak işbu anlaşmayı bu dönemde fesih edecek olursa, haklı olduğu bir durumda değilse, Eser Sahibi’ne peşinat olarak ödediği avansların tamamından, yani Eser Sahibi ile arasında yapılamamış Hazırlık Dönemi toplantıları nedeniyle henüz Eser Sahibince hak edilmemiş avans bakiyesinden ve Bitirme Dönemi için ödediği birinci %XX (yüzde .........) iş avansından dahi feragat etmeyi ve olası rüçhan hakları ile o ana kadar yapılmış bütün çalışmaların manevi ve mali haklarını eser sahibine terk etmeyi burada beyan ve taahhüt eder.

4.2. Bitirme Döneminde Fesih:

1. Eser Sahibi, haksız olduğu durumlarda Eser’i tamamlamaz ve anlaşmayı tek taraflı olarak fesih etmek isterse, sadece Bitirme Dönemi için ve bu dönemin başlangıcında almış olduğu ikinci dilim %XX (yüzde ......)’lik peşinatı, hiçbir kesinti dahi yapmaksızın İş Sahibi’ne geri ödeyeceğini ve üstelik Eser üzerinde hiçbir mali veya manevi hakkı kalmayacağını burada beyan ve taahhüt eder. İş Sahibi, böyle bir durumda, dilediği herhangi bir şekilde söz konusu Eser’i tamamlamak hakkına sahip olur.

2. Ancak, sözleşme hükümlerinin uygulanmadığı gerekçesi ile haklı olduğu durumlarda Eser Sahibi’nin işbu sözleşmeyi tek taraflı olarak feshetmesi durumunda, İş Sahibi hiçbir şekilde mali veya manevi hak iddiasında bulunamayacağı gibi, Eser’in tamamlanması için hiçbir faaliyet içine de giremez.

3. İş Sahibi’nin bu döneme haklı gerekçeleri yokken anlaşmayı feshetmesi durumunda, İş Sahibi yapmış olduğu peşin ödemeler üzerinde hiçbir hukuki ve mali hakkı olmadığını ve üstelik o ana kadar yapılmış olan çalışmalarda ortaya çıkmış Eser ve/veya Eserler üzerindeki olası rüçhan hakları ile maddi ve manevi bütün haklarından da feragat etmiş sayılacağını burada beyan ve kabul eder. (Madde.2.1.l) ile (Madde2.2.g) hükümleri saklıdır.

4. İş Sahibi’nin haklı gerekçelerle işbu sözleşmeyi feshetmesi durumunda, Eser Sahibi’nin haksız olduğu durumlardaki yaptırımlar (Madde:4-2-1) geçerlidir.

4.3. Bitirme Dönemi’nin sonunda fesih:

İş Sahibinin, Eser Sahibi tarafından kendisine teslim edilen nihai bilgisayar destekli tasarımı (CAD) kabul etmek istememesi veya kabul ettiği halde bakiye son parti ödemeyi (Bitirme Dönemi ücretinin yüzde XX’ını) çeşitli bahanelerle yapmak istememesi ve/veya geciktirmesi durumunda, kendisini bu ödemeyi geciktirmekte ve/veya yapmamakta haklı kılacak gerekçeleri, Eser Sahibine yazılı olarak açıklaması istenir. İş Sahibi’nin haklı olduğu konularda tasarım üzerinde gerekli düzeltmelerin ve/veya iyileştirmelerin, Eser Sahibi tarafından iyi niyetle yapılması esastır. Yukarıda yazılı (Madde:2.1-l) ile (Madde:2.2.g) hükümleri saklıdır.


MADDE 5: BÖLÜNEBİLİRLİK - TADİLAT – FERAGAT GAİPLİĞİ – TAKVİM GÜNLERİ

5.1. Eğer buradaki maddelerden her hangi birisi, veya bunların her hangi bir konuya istinaden uygulaması, bu konuda yetkisi olan her hangi bir mahkeme, tahkim, hükümet dairesi ve düzenleyici kuruluş tarafından geçersiz ve yasadışı kılınır veya boşa çıkarılırsa, o zaman böylesi madde veya maddeler, ya bu Eser Sözleşmesi’nden silinmiş ya da öylesi bir durum için geçersiz kılınmış sayılacak (durum hangisi ise), ve işbu Eser Sözleşmesi’nin kalanı aynen kalacak ve bu şekilde geçerli olmayı sürdürecek, bu minvalde de Taraflar, iyi niyet çerçevesinde böylesi madde veya maddeleri, ilgili işleme istinaden aynı şekilde etkili olabilecek, geçerli ve etkin bir yenisi veya yenileriyle değiştirmeyi müzakere edecektir.
5.2 Feragat eden Taraf’ın çıkarına olmak üzere getirilen feragatlar hariç, işbu Eser Sözleşmesi’nde yapılan her hangi bir değişiklik veya modifikasyon, veya maddeleri üzerindeki feragatler, her bir Taraf tarafından da Kabul görüp imzalanmadıkça, geçerli olmayacaktır.
5.3 Burada aksi belirtilmediği müddetçe, her hangi bir Taraf’ın buradan kaynaklanan haklarını yerine getirmekte gecikmeleri, böylesi haklarından feragat ettikleri manasına gelmeyecektir; her hangi bir Taraf’ın her hangi bir akitten, anlaşmadan, temsilden veya garantiden feragat etmesi, aynısının öncesi veya sonrasındaki ihlalden veya akitten, anlaşmadan, temsilden veya garantiden feragat ettiği manasına gelmeyecektir.
5.4 Aksi belirtilmedikçe, işbu Eser Sözleşmesi’ndeki her hangi bir güne veya son mühlete ilişkin bir referans, bir takvim gününe atıfta bulunacaktır. Eğer son mühlet Cumartesi veya Pazar günü bitiyor ise, veya Türkiye’deki yerel veya ulusal bir resmi tatil gününe denk düşüyorsa, o zaman son mühlet, müteakip ilk çalışma gününe kadar uzayacaktır.


MADDE 6: MÜCBİR SEBEPLER:

Taraflar’ın, işbu Eser Sözleşmesi’nden birbirlerine karşı doğan haklar yükümlülükleri veya sorumluluklarını, sel, yangın, deprem, savaş, ayaklanma, salgın hastalık, grev, lokavt vb. sosyal ve/veya benzeri her hangi bir Tanrı vergisi olaydan dolayı yerine getirmekte başarısız olurlarsa, mücbir sebebe maruz kalan Taraf bunu karşı Taraf’a yazılı olarak acilen bildirecek, ve böylesi bir durumu iyileştirmek ve düzeltmek için gerekli olan tüm çabalarını sarf edecek, ve böylesi bir mücbir sebep durumunun düzeltilmesi için geçen süre, ilgili sürece ilave edilecek, ancak, böylesi bir durum veya durumlar, işbu Eser Sözleşmesi’nin fesih edilmesi için asla bir gerekçe de teşkil etmeyecektir.

MADDE 7: MAHREMLİK:
Her bir Taraf, yan kuruluşlarının ve ilgili müdürlerinin, sorumlularının, çalışanlarının, denetçilerinin, müşavirlerinin, acentelerinin, temsilcilerinin, danışmanlarının ve finansal kuruluşlarının işbu Eser Sözleşmesi’nin şartlarının yerine getirilmesine ilişkin çalışma ve işlerle ilgili bilgileri mahrem sayacak ve öyle tutacaklardır. Her bir Taraf, böylesi bilgileri (müdürleri, sorumluları, çalışanları, acenteleri, müdürleri, denetçileri veya müsteşarları dışında) açıklamayacak veya böylesi bilgileri (sadece işbu Eser Sözleşmesi’nin yerine getirilmesi amaçları hariç) kullanmayacaktır.
7.1. Geçerli yasalar veya ilgili hükümet, yargı mercileri veya diğer yetkili makamlar tarafından öylesi emredilmedikçe veya talep edilmedikçe, Taraflar, diğer Taraf’ın önceden yazılı onayını almaksızın ve bunun neleri içereceği, nasıl ve ne şekilde yapılacağı hususunda mutabık kalmaksızın, işbu Eser Sözleşmesi’ne veya işbu Eser Sözleşmesi içinde belirtilen diğer hususlara istinaden basın bülteni veya her hangi bir kamu açıklaması yayınlamayacaktır. Taraflar’dan hiç biri, diğer Taraf’ın ismini veya ticari unvanını, tescilli markalarını veya diğer fikri mülkiyet haklarını, diğer Taraf’ın öncelikli yazılı onayı olmaksızın kullanmayacaktır.
7.2. Her bir Taraf, işbu Eser Sözleşmesi’nin ve burada belirtilen diğer anlaşmaların yerine getirilmesine istinaden diğer Taraf’tan edineceği bilgileri, veya işbu Eser Sözleşmesi’ne girilmesine istinaden diğer Taraf’tan edineceği veya diğer Taraf’a ilişkin tüm diğer gizli bilgileri ve ticari sırları, en gizli ve mahrem bir şekilde tutacağı konusunda mutabık kalır. Her bir Taraf, burada belirtilen amaçlar hariç olmak üzere, bir önceki cümlede tanımlanan mahrem bilgileri diğer Taraf’ın öncelikli yazılı rızası olmadığı müddetçe açıklamayacağı, yaymayacağı, kullanmayacağı, iletmeyeceği konusunda da mutabık kalır. Ancak, bu paragrafta belirtilen kısıtlamalar, aşağıda yazılı olanlara istinaden uygulanmayacaktır:
7.2.1. edinen Taraf’ın her hangi bir ihlaline istinaden açığa çıkması hariç, açıklandığı zaman itibarıyla kamuya malolmuş bilgiler;
7.2.2. edinen Taraf tarafından bağımsız olarak geliştiği veya üçüncü taraflardan edinildiği ispatlanabilecek, açıklayan taraftan kendisinin direkt veya dolaylı yoldan edinmediği bilgiler;
7.2.3. buradaki Taraflar’ın artık mahrem olmadığına karar verdikleri bilgiler;
7.2.4. geçerli yasalar tarafından, veya yetkili kurum veya kuruluşlar veya makamlar tarafından açıklanması emredilen veya talep edilen, veya her hangi bir borsanın istemleri veya raporlama istemleri doğrultusunda açıklanan bilgiler; ve
7.2.5. işbu Eser Sözleşmesi’nin işletilmesi amaçlarına yönelik olarak bir Taraf tarafından istihdam edilen danışmanlara açıklanan bilgiler;
7.2.6. bu Bölümde belirtilen akitler ve sınırlamalar, Taraflar üzerinde işbu Eser Sözleşmesi’nin devamı süresince ve fesih edilmesinden sonraki iki (2) sene boyunca devam edecektir.


MADDE 8: İHBARLAR VE İLETİŞİMLER:

Hazırlık Dönemi ve Bitirme Dönemi ile ilgili toplantı bazlı veya böylesi dönemlerle ilgili randevular ve iletişimler hariç, işbu Eser Sözleşmesi’nin feshine ilişkin veya diğer türden yasal ihbar ve iletişimler Türkçe olarak hazırlanacak, gerçek olarak, elden, posta veya kurye veya faks ile (ki yazılı bir alındı teyidi gönderilecektir) yapılacak, ve aynısı, gönderen tarafından gerçek manada teslim edildiğinde veya alıcının faksında alıcı tarafından alındığında veya aynısının geçerli bir sureti şeklinde alıcının faksındaki sıradan kağıt üzerinde teslim alındığında, gönderen tarafından teslim edilmiş sayılacaktır.

İhbarların teyitleri posta ile gönderilecektir. Adres değişikliğine ilişkin bir ihbar, sadece fiziksel manada teslim alınmış ise, teslim edilmiş sayılacaktır.

Eğer Eser Sahibi’ne ise:

(Kişi ya da kuruluşun adı / unvanı).
(Adresi)
(Adresin devamı)

Bay / Bayan .....................................’in dikkatine

Tel.: ................................................
Faks: .................................................
E-posta: ................................@...............................
Web: http// ..............................................................


Eğer İş Sahibi’ne ise:

(Kişi ya da kuruluşun adı / unvanı).
(Adresi)
(Adresin devamı)

Bay / Bayan ....................................’in dikkatine
Tel.: ..............................................
Faks: ..............................................
E-posta: ...............................@..............................
Web: http// .............................................................

Buraya taraf her hangi bir Taraf, yukarıdaki şekilde gönderilmiş yazılı bir ihbar ile gönderilecek olan ihbar ve iletişimlerin, farklı bir adrese ve/veya farklı bir şahsa yapılmasını, bunu yazılı olarak önceden haber vermek suretiyle, sağlayabilir. Önceden yazılı olarak haber vermek suretiyle yapılan yeni adrese / şahsa yapılacak olan her türlü iletişim, ihbar, uyarı vb. yasal olarak yapılmış sayılacaktır.


MADDE 9: GEÇERLİ YASA ve TAHKİM:

9.1. Bu sözleşme de yer almayan hükümlerde 5846 sayılı Fikir ve sanat eserleri yasasının hükümleri tamamlayıcı olarak uygulanacaktır.

9.2. İşbu Eser Sözleşmesi’nde yer almayan hükümlerde, 551 ve 554 sayılı KHK hükümleri tamamlayıcı olarak uygulanacaktır.

9.3. İşbu Eser Sözleşmesi’nin ücretler ve ödemelerle ilgili ihtilaflarında, Borçlar Kanunu hükümleri tamamlayıcı olarak uygulanacaktır.

9.4. İşbu Eser Sözleşmesi’nden doğacak anlaşmazlıklarda ilgili İstanbul mahkemeleri ve icra daireleri yetkilidir.

9.5. Toplam ondört (14) Sayfa ve dokuz (9) Ana Maddeden oluşan İşbu Eser Sözleşmesi iki (2) nüsha olarak Taraflar’ın serbest iradeleri ile düzenlenmiş olup, tüm sayfa altları da ayrı ayrı dahil olmak üzere, tamamı Taraflar’ın imzaları ile onanmıştır.

ESER SAHİBİ İŞ SAHİBİ
......................................................... .........................................................
......................................................... .........................................................
adı ve namına: ................................ adı ve Namına: ................................
(İmza yetkilisinin adı soyadı) (İmza yetkilisinin adı soyadı)
(Kaşe) İmza: (Kaşe) İmza:


Tarih: ..../...../ 2009 Tarih: ..../..../2009

20 Aralık 2006 Çarşamba

HER FARK BİR SONRAKİNİN ÖNKOŞULUDUR

Örümcekler ve diğer tuzak kurarak beslenenler dışında, doğal hayattaki “koşma” eyleminin bütün canlıları kapsayan ikircikli bir anlamı/amacı vardır: avlanmak veya av olmamak. Alet kullanmayı bilmeyenler için beslenmenin ve saklanma şansı olmayanlar için hayatta kalmanın tek şartı koşmaktır. Teknolojiyi üretemediği (veya günümüzde, sahip olamadığı/kullanamadığı) zamanlarda da insan için koşmak, aynı şeydi(r).
Bütün canlılar gibi, ilkel (veya günümüz) insa(nı)nın da “farkına varmak” yeteneği ile donatılmış beyni, yeterince çevik de olmayan zayıf bacaklarının her koşuyu kaybedeceğini deneyim ve gözlemleri ile öğrenir fakat hiçbir şey yap(a)madan saklanmanın ise “açlıktan ölmek” paradoksuna yol açacağını da kavrar. Kendisinden güçlü ve hızlı olanları taklit edebilmesinin hem imkansız ve hem de en fazla onlarla –kısa bir süre için– aynı olabilmekten öteye geçemeyeceğini gören insan, “farklı olması” gerektiğini anlar ve kendi sonsuzluğuna(?) kadar sürecek yenilik yaratmak (innovation) sürecini başlatır: alet yapar ve aletle avlanır.

Tasarlamak (/innovation), ‘fark yaratmak’ amaçlı –günümüzde bile temel hedefi ‘var olmak/var kalabilmek’ olan, hiç değişmemiş ve değişmeyecek!– bir tepki eylemidir; insanlığın, doğal paradoksuna (/zaafına) gösterdiği istemsiz ve bitmeyecek direncidir, kısır döngüsüdür: her fark, bir sonrakinin ön koşuludur. Ancak, sahip olduğu her fark(lılık) ile var olmanın doğal mutluluğunu da giderek (biraz daha) kaybetmekte (ve kendisine yabancılaşmakta) olan insan için artık varolma/var kalma mücadelesine(?) yönelik her tasarımın, ya kendi içinde veya kendi beraberinde/dışında, mutluluk verici bir başka farklılığı da taşıması, haz verici (ve hatta kişiye özel) bir niteliğe de sahip olması ya da salt mutluluk verme amacına kilitlenmiş ve salt bu niyetle üretilmiş olması beklenir. İşte burada, tasarım eyleminin aşkın hali ortaya çıkar; tasarım (eylemi, tasarımcıları ve ürünü ile) artık her seferinde kendi kendisini besleyen ve sadece kendisi (ürün) ile kendisini tasarlayana (müşterisine) özel (fakat gene de endüstriyel), sadece kendisi ile rekabet eden, görece basit fakat üretimde karmaşık(lığı gelişmiş bilgisayar yazılımları ile çözümlenmiş) bir sürece bürünür. Tasarım eyleminin bu aşkın halinde, birbirine bağlı/bağımlı ve birbirine dönüşümlü iki tasarımcısı olur: ürünün gerçek sahibi (müşteri/kullanıcı/nihai tüketici) durumunda olan (ve siparişi ile birlikte, ürüne kendi istediği biçimi/tarzı... veren) stylist ile ürünü endüstriyel (fakat kişiye yani stylist’ine özel) olarak üretime hazırlayan profesyonel eğitimli endüstri ürünleri tasarımcısı. Hiç şüphe yok ki söz konusu ürün (basit değil de) eğer enerjiyi dönüştüren bir nitelik taşıyorsa, üretim süreci/planlaması, içinde endüstri ürünleri tasarımcısının da bulunduğu (genellikle) bir mekatronik (veya daha sade bir mühendislik) ekibi tarafından hayata geçirilir ve böyle bir uygulamada (çoğunlukla sıfırdan değil de) ancak belirli bir aşamadan sonra bir stylist kendi tarzını (ürünün bir kısmında) ortaya koyabilir. Enerji ile ilişkisi olmayan basit bir üründe stylist (yani nihai tüketici) örneğin kendi burun kemiğine uygun bir gözlük talep ettiğinde, bütün bir formu (ürünün bütününde) belirleme şansına sahip olabilir fakat enerjiyi dönüştüren bileşik bir üründe, örneğin bir cep telefonunda, böyle bir şansı yoktur. Gene de umutlar, birkaç on yıllık yakın bir gelecekte, her tür ürüne her insanın, yani doğal olarak tasarımcılık yetenekleri ile yaratılmış olan her insanın, kendi adına kendisinin stylist’i olarak sıfır aşamasından başlaması/katılması üzerine kuruluyor.

Doğal hayatın bütün canlılara dayattığı koşmak (/yakalanmak) veya saklanmak (/açlıktan ölmek) ikileminden kurtulmuş ve kendisinden fiziksel olarak güçlü bütün rakiplerini yenmiş olmasına rağmen insan, varoluşsal paradoksundan kurtulamaz: hayat(ta kalma) mücadelesini, kendisinden farklı (kendisine rakip) gördüğü diğer insanlara (ötekilere) karşı vermeye başlar. Bu üstünlük yarışının ise galibi yoktur; insan insana –ve kendisine/kaderine–galip gelemez. Besin zincirine karışan plastik ve diğer kimyasal atıklar, hava kirliliği ile ozon tabakasında genişletilen delik, su kaynaklarının arteziyen kuyuları ile plansızca/bilinçsizce israfı... bireysel veya toplumsal amaçlarla galibiyet planları yapılır/uygulanırken heba ettiği kaynaklarla insan şimdi, doğayı katlediyor. Bedelini ise, hızlı ve üstelik yapay/yağlı beslenmenin getirdiği obezite, kötü kolestrol, kalp-damar hastalıkları gibi fiziksel ya da uykusuzluk-depresyon gibi ruhsal bunalımları ile kendisine yabancılaşarak ödüyor: fiziksel olarak en basit canlıdan bile daha aciz olmasına rağmen, spor sahalarında koşu veya havuzlarda yüzme müsabakaları yapacak kadar kibir de gösteren bu yabancılaşma süreci, adeta doğa ile alay edercesine, koşmak eylemini bile (evinde veya spor salonlarında, bireysel olarak) elektrikli koşu bantları üzerinde yapmaya kadar varıyor.

Korkarım ki gelecekte (tasarımcı olarak yaratılmış/donatılmış, istisnasız) her insanın, endüstride kendi kendisinin stylist’i olacağı günlerde bile insanın tatminsizliği/arayışları/mutsuzluğu... gene devam ediyor olacak. Fakat bugünden bakıldığında, geleceğe dönük en güzel mesleğin de endüstri ürünleri tasarımcılığı olduğu, hiç itiraz kabul etmiyor.

Bu makale Artvisit Katalogu Aralık 2006 sayısında yayınlanmıştır 

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

EVERY DIFFERENCE IS THE UNDERLYING CONDITION FOR THE NEXT ONE


Save to say for the spiders and other similar creatures that set up decoys etc. to catch their prays to feed, the action of “running” has somewhat a hesitant meaning / purpose for all creatures that live in the wild world: to hunt or to avoid becoming a pray. One and only rule to stay alive, with regards to feeding for the ones who do not know how to use tools, and with regards to staying alive for the ones who do not have a chance to hide away, is to run! Ironically, the said act of ‘running’ was (is) very much the same thing when it comes to human beings, too; with similar resulting effects, when considered in connection with the times during which no technology is produced (or in terms of today not possessed / used).
Like all living creatures, the brain of primitive (or modern) man, which is furnished / equipped with the ability of “being aware of his environment”, not only learns through his trials and experiments that his not-so-sufficiently-quick, weak legs are bound to lose each and every single race run, but he also comprehends that just hiding himself away without doing nothing extra (or unable to the anything at all) shall inevitably pave way for the paradox of “dying of hunger”. Human being, realizing that he is neither able to imitate the ones who are stronger and faster then himself nor could he ever manage to match up to their speeds –except for a very short while perhaps-, then realizes that he must be or become “different” and thus starts the process of innovation that would last beyond his own eternity; he makes tools and hunts by using / utilizing these tools.

Designing (/ innovation) is an act of reaction –whose sole purpose is ‘to exist / to remain existing’ that is valid even for today- that is solely geared at ‘creating the difference’; it is a subconscious resistance, a facet circle, displayed by human being against humanity’s natural paradox (/ lameness) that would never end: every difference is in fact the underlying condition for the next one. However, for the human being, who has been falling short (and even shorter and shorter) on the natural happiness that is brought about by the existence as a result of each and every difference, it is so expected that each and every design which is aimed with a view of fighting for existence / to remain existing (?), must either possess within itself or along with it / outside it an other difference that would bring about the happiness and (even specific to persona) a pleasure providing quality, or locked into the purpose of brining about a mere happiness and hence solely produced to serve that purpose. And, right at this point, there comes the excessive state of the act of design; the design (with its action, designers and product) goes into such a process that in turn results in a relatively simple but nevertheless (its) complex (ity has been resolved through and by the aid of well advanced computer software) process that feeds itself each and every time, and that is solely specific (but still an industrial) to itself (product) and to its designer (customer) and only competing with itself. In that excessive stage of the design, there are two designers who are tied to / dependent upon one another and who are transformable to each other: Stylist who is in the position of being the real owner (and creates the product in a form / style … he/she wishes along with his/her order) of the product (customer / user/ end user) and, a professionally educated designer of an industrial products who prepares that product in an industrial manner (but specific to person; the stylist). Without a doubt, if should the said product (not at all simple) may possess a quality that transforms the energy, then the production stage / planning is brought into life (into existence) by a (generally) mechatronics (or by a simpler engineering) team which includes the  designer of industrial products, and in such an implementation / application (not necessarily implemented throughout the initial stages though), a stylist can only manage to implement his/her own style / form (only partially) on the product only after a certain stage. For example, in a simple product that has no connection with the energy, though a stylist (the end user in other words) may have a chance to define the actual form (of the product) as a whole when he/she requires a pair of glasses that would fit into the structure of his/her nose bone be produced, he/she cannot have a similar chance when it comes to a compound product like a cell phone that is able to transform the energy. Nevertheless, the hopes, for the next few decades, have still been built upon an ideal where all types of people (people that are born / created with a natural ability to design) for all types of products, may individually act as a stylist for himself/herself by participating in the stages of design starting from the very first / initial stage.

Human being, despite having managed to resolve the contradiction of running (/to get caught) or hiding away (/to die of hunger) that is imposed upon all living creatures by the nature and superseded all his competitors who are much stronger then him in physical terms, still seems unable to set himself free from his existential paradox: he starts his struggle against the other human beings; against the ones who are different than him (his rivals) in order to remain alive. But there are no winners in this race of superiority; human being cannot win over human being –and himself / his fate-. Plastic and other chemical waste that mix into the food chain, ever growing hole in the ozone layer as a direct result of air contamination, irrational waste of water resources through artesian wells… now, the human being, with all the precious resources that he mindlessly wasted while making / implementing his plans made for the purposes of individual or collective goals, has been destroying the nature; the habitat that made us what we are today. And in consideration of the foregoing, the human being is now paying the price by becoming a stranger to himself which has been manifesting itself in forms of various physical illnesses, such as; obesity, bad cholesterol, heart and coronary diseases etc. brought about by fast and manmade / fatty diet or, mental illnesses like insomnia and depression. Despite being more vulnerable than even the most basic creatures in sheer physical terms, the aforementioned process of becoming a stranger, which in fact manifests itself in a manner as arrogant as to hold running competitions at sports fields or swimming competitions at swimming pools, has now reached such extend that even an action, as basic as the running, is nowadays executed upon electrically operated running bands (at home or at sports halls, as individuals) at a cost of making mockery of the very nature that human being has evolved from!
I’m afraid that dissatisfaction / unhappiness / searches of human being shall still be going on in future / well into the future… even at times when every single human being (having being born / created / equipped as a designer) would have already become his/her own stylist in industry. However, looking ahead from where we are now, it is undoubtedly obvious that being and/or becoming a designer of industrial products is the most attractive and satisfactory profession for the future to come.

Bu makale Artvisit Katalogu Aralık 2006 sayısında yayınlanmıştır 


Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

18 Aralık 2006 Pazartesi

BULANIK MANTIK ve ENDÜSTRİYEL ÜRÜNLERDE KATEGORİ

Mantık Biliminin Tarihsel Süreci

“Uzay teleskobu Hubble’ın verilerine dayanarak, evrenin en az yüzde yetmişini oluşturduğu düşünülen ‘karanlık enerji’nin, başlangıçtan beri var olduğu tesbit edildi. Bu gözlem, ‘boşluk enerjisi’ olarak da tanımlanan karanlık enerjinin yoğunluğunun, olağan maddenin yoğunluğuna bağlı olarak zamanla değiştiği yolundaki teoriyi çürüttüğü için önemli. John Hopkins Üniversitesi’nden astrofizikçi Adam Riess ve ekibinin vardığı sonuca göre...” Daha başka pek çok günlük gazetede de yayınlandığını düşündüğüm bu haberin kaynağını burada vermeye gerek duymuyorum, herhangi bir kanalda doğruluğunu da sınamaya gerek görmedim. Bu habere (eğer yanlış yorumlamıyorsam) inanıyorum çünkü/zaten benim beklentilerime de paralel(!). Bu haber, 100 yıldan daha önceki bir zamanda Cantor’un (1845-1918) yaptığı hesaplamaları da doğruluyor. Kendisine deli gözüyle bakılmasına sebep olan “sonsuz kümeler kuramı”nı bulmuştu Cantor; O’na göre bir eleman bir kümeye ya aitti ya da ait değildi ki aidiyetin olmaması, varlığın da olmaması anlamına geliyordu; yani, büyük patlamanın da bir başka –daha büyük– küme içinde olması gerektiği iddiası idi bu aynı zamanda.

Klasik mantık, hepimizin de bildiği gibi, Aristo tarafından kuruldu/sistemleştirildi. Gottlob Frege (1848-1925; Alman felsefeci ve matematikçi) ise, sembolik/simgesel mantık alanında yaptığı çalışmaları 1879 yılında yayınladı. Frege’nin kişisel görüşü, mantığın net/kesin kavramlarla ifade edilmesi gerektiği yönünde idi; bulanık kümeleri (bulanık mantığı) –ifade edilemeyeceği düşüncesi ile– görmezden geldi. Bu, siyah ile beyaz arasında gri tonlarının bulunduğunu inkar etmek değildi hiç şüphesiz; bir ifade probleminin ertelenmesi idi.

Gri tonlarının (bulanık kümelerin) nasıl ifade edilebileceğini ilk kez (bilimsel olarak) Baku-1921 doğumlu Lutfü Askerzade, kendi kurduğu sistem ile 1965 yılında (A.B.D.’de) açıkladı. Kurduğu sistemde kullandığı dil, bilinen simgesel mantık dili idi ve sistemin adına “bulanık mantık” denildi. Önceleri kabul görmeyen, üstelik, gerçekten yeni-yepyeni bir şey de olmayan bu mantık, var olan fakat ifade edilemeyen gerçekliğin dile dökülmesini –ve böylece tartışılıp kullanılabilmesini– sağlayan bir çözüm yolundan başka bir şey de değildi; bir faydalı buluş idi. Zaten kendisine verilen “bulanık mantık” adı bile bunu doğrular görünüyor; birbirine zıt anlamlı kelimelerden oluşan bir tamlama (oxymoron) ile ifade edilmesi de bu yüzden olmalı. Bu dil, tekniğe/teknolojiye bir sıçrama yaptırdı: sensörlerle çalışan bütün makinalar, mekatronik bilimi, yapay zeka çalışmaları... hepsi varlığını bu yeni dile borçludur.

Öte yandan sosyal (ve ruhsal) hayata, iletişime de yeni ufuklar açtı (simgesel) dilin bu yeni kullanılış tarzı: artık insanlar birbirlerine daha yumuşak ve önyargılardan arınmış olarak yaklaşmaya, (gri tonları kabul etmeye hazır olarak) birbirlerine daha anlayışlı davranmaya başladılar. (Bulanık) Matematik, Hegel’i haksız çıkarırcasına, insanın günlük hayatına da girdi ve hatta daha ötesine giderek –bana göre– tarihte(?) ilk defa, felsefe ile (tamamen) örtüştü, birleşti, kaynaştı. Artık, konusunun uzmanı olmayanlar için (ne bilimsel ve ne de sosyal) disiplinleri birbirinden ayrı –bağımsız– düşünmek büsbütün imkansız hale geldi. Post-Modernizm akımı –bence– bütün sinerjisini, sınırların ortadan kalktığı düşüncesinden (yanılgısından) aldı, kutsadığı bu (yanlış) düşünce ile de beslendi/besleniyor.

Belirsizlik, rasgelelik, (kümeye) dereceli üyelik gibi soru(n)lar, günümüzde sadece makinaların (ve endüstriyel ürünlerin) değil, insanların da sorunudur. (Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz.

Her Disiplin Kendi Küçük/Alt Kümesinin Elemanıdır

“Disiplinler birbirleri ile birleştiler de ortaya tek bir disiplin mi çıktı?” sorusunun cevabını iyi düşünmek gerekiyor. Soruyu tersinden sormak daha akıllıca da olabilir: “Tek ve mutlak bir disiplin parçalandı da ortaya bir çok disiplin mi çıktı?” Geleceğin bilimi olduğuna inandığım mekatronik bile tek başına bir disiplin değildir, melezdir (ağaç biçimli düşünceye göre, olsa olsa bir koca ve üretken daldır) çünkü, kendisini oluşturan bütün diğer disiplinler, bir yandan da kendi başlarına kendi yollarında gidiyor/ürüyorlar. Yani, sosyolojik (/felsefi?) bir dille söylenecek olursa, bütün farklılıklar kendi farklılıklarını muhafaza ederek bir arada yaşıyor, gelişiyor fakat paydalarını da ortak kullanarak (paylaşarak) yardımlaşıyor, öğreniyor ve gelişiyorlar. Burada, Cantor’un haklı olduğu (benim felsefi yorumumla da) ortaya çıkıyor: varlık, varlığını farklılığına borçludur; farklı olabilmek (yani var olabilmek için) kendisinden farklı olunacak bir başka varlık (yani sonsuzluk) gerekir. Bu, felsefenin matematik dili ile ifadesinde (matematiğin günlük/sosyal hayata hiç giremeyeceği iddiasındaki Hegel’in hiç düşünemediği) bir hipoteze de götürüyor beni: “her pay, ait olduğu (kendisinden küçük) kesrin de zincirleme paydasıdır”. Bir başka deyişle, her disiplin, kendi küçüğünün paydası ve kendi büyüğünün payıdır; her payda, kendi payının da ön koşuludur.

Post-modern düşüncenin (çoğunluk örneklerinin) sosyal bilimler ve günlük yaşantıda çeşitli kanallardan kabul ettirmeye çalıştığı “kendini ve hiçbir şeyi kategorize etme, sınırları kabul etme/kaldır; bütünün içinde her bilgi ve her birey özgürdür, tektir, aidiyet yoktur” gibi dayatmalarını(!) değil kabul etmek, tartışmak bile bana çok anlamlı görünmüyor. Bütün senfonilerin yedi nota ile ve bütün matematik işlemlerin on rakkam (hatta bütün sayısal işlemlerin de iki rakkam) ile yapıldığını kabul etmek/bilmek, –bu anlamda– post-modern ol(a)mamak için bana yeterli görünüyor. Yedi notanın dizilimine matematiksel bir uyum/yöntem/ahenk getiren müzik terimlerini (yani müziğin dilini) bilmeyenlerin müzisyen ; on rakkamın birbirleri ile nasıl ilişkilendirileceğini –yani dört temel işlemi: matematiğin dilini– bilmeyenlerin matematikçi olamayacağını –peşinen– kabul etmek gerekiyor. Tek bir notanın veya tek bir rakkamın, herhangi bir (veya birden fazla) kümenin elemanı olmadıkça hiçbir anlamı/değeri ol(a)mayacağı temel/bilimsel doğrusu, post-modernizmin bu özgürlük/özgünlük iddiasını –kümeyi yani dili inkar ettiği için– dayanaksız bırakıyor.

Yedi nota veya on rakkamın varlığını kabul etmek ile bunları kullanabilmek için gerekli disiplin(ler)i –yani dili– öğrenmek ve uygulamak, birbirine bağlı-bağımlı fakat birbirlerinden
–uygulayıcısına göre– farklı da olan (üstelik değişmeye, gelişmeye ve özelleşmeye açık –da olabilen–) şeylerdir. Somut (veya soyut) temel varlığın kabulü ile onu (asla tam anlamı ile
–yeterince– olamasa bile) dile getirme ve ona anlam kazandırma usullerini (disiplinlerini) birbirlerinden ayırmak/koparmak nasıl mümkün değilse, kendisi kategorize olan temel varlığın bu disiplinlerle ifadesinde kategoriler kurmamak da o kadar eksiktir, saçmadır, yanlıştır. Tartışmaya ve/veya yeni kabullere açık olan unsur, kategorilerin varlığı değil onların ifade ediliş tarzları yani dilleridir. Netice olarak hayatımızın en çok içine girmiş/girmekte olan bilgisayar sistemlerinin çalışma prensibi bile evet-hayır ikilemine (kategorisine/çelişkisine) bağlı-bağımlıdır. Bu katı ayrımın varlığı ile “belki/biraz/bazen...” gibi bulanık ifadeler de dile getirilir ki işte burada –bence– post-modernist düşüncenin/iddianın da şu yanılgısı ortaya çıkar: varlık için mutlak bağımsızlık, salt özgürlük vardır: varlık bireyseldir ve her varlık, kendi aidiyeti ile/kadar değil kendi özgünlüğü ile/kadar anlam bulur. Bu hali ile post-modernizm, kendi ayaklarını göremeyen, kilolu bir insana benzer ki ben, yukarıda da belirttiğim gibi –bu anlamda– post modern görüşün temel bir dayanaktan yoksun olduğu inancına sahibim.

Post-modernizm, bu temel kategori(ler) ile olan meselesini (paradoksunu) göremez ya da görmezden gelir. Kendi doğrusu olarak kabul ettiği (yukarıda italik olarak dizdiğim) düşüncedeki/iddiadaki yanlışını/yanılgısını görmek ve –yanlışlığını– kabul/ispat etmek, (benim gibi, bazen “pragmatist”) düşünen insanı, post-modernizmin, bir varlık/aidiyet (kategorizasyon) sorunsalı (veya çözümü?) değil  fakat yaratıcı (yenilikçi/innovative) olabilmenin ön koşulu (veya, bir yolu/yöntemi) olarak kabul edilmesi gerektiği; yani bir dil olarak , henüz keşfedilmemiş (ve asla –sonu– keşfedilemeyecek çünkü kişiye özgü) bir serbest disiplin gibi algılanması ve kullanılması gerektiği, sonucuna götürür. İşte bu anlamda ben, post-modernizme büyük bir sempati de besleyebilirim. Varlığın dilini (teorisini) hiç bilmeden sesine (eylemine) hayranlık duymuş bir yetenek için kendi kendine –örneğin– gitar çalmayı öğrenmiş olmak bazen –ve çoğunlukla– formel bir eğitimle öğrenmiş olana karşı peşin peşin bir galibiyet habercisi olmanın da ifadesidir ki burada yeri gelmisken ben (tıp bilimleri hariç, örneğin, ister tarihçi ister ressam vb. olsun) her meslekten her “alaylı” olarak tanımlanan insana (peşin bir ön yargı ile) daha fazla(?) saygı duyduğumu (saygı duymaya açık olduğumu) da belirtmek isterim. Kendimce gerçek post-modernistler olarak tanımladığım bu insanlar kadar yaratıcı/yenilikçi olabilmek uğruna, yeni başladığım her bir projede, bana öğretilmiş / öğrendiğim bütün temel disiplinleri unutarak (fakat, varlığını kabul ettiğim salt temel kategorileri ise baz/kriter almaya devam ederek), tıpkı onlar gibi düşünmeye çalışırım. Benimle aynı düşünceleri paylaşarak post-modern(vari)  bir duruş sergileyen –hatta doğrudan katı bir post-modernist olan– ve post-modern eserler veren bütün sanatçılara da bu nedenle (bir ön) hayranlık duyarım.

Teknoloji Ötesinde Eğitim ve Kategori

Nitelikli düşündüğüne inandığım bütün kişi veya (teknoloji ötesi) toplumlar, kendilerini başkalarından (en azından, benden) ayırıyor, kategorize ediyorlar. Ben, kişisel olarak, ikircikli bir dünyada yaşadığıma inanıyorum. Ben, kendileri ağaç biçimli –düşünüyor ve yaşıyor– iken (yani kendilerini benden kategorize ederlerken) bana ot gibi olmayı –göğe doğru değil de kumların üzerinde plajlara doğru kök salmadan yayılmayı– öğütleyen(ler)in samimiyet(ler)ine artık inan(a)mıyor, güven(e)miyorum. Köklerimden koparılmak istendiğim gibi (ard niyetli?) düşünceler taşıyorum. Bu düşünceler beni, on(lar)a düşman olmaya götürmüyor, bu olanaksız çünkü ben de en az onlar kadar nitelikli (ve objektif) düşünebiliyorum: zayıfın yenilmesi doğa kanunudur ve hiçbir avcının, avının elinden tuttuğu görülmüş şey değildir.

Batıda, yani teknoloji ötesi toplumlarda (az sayıda örnekleri dışında) endüstriyel tasarım diye ayrı/özgün bir eğitim verilmediğini ve üstelik (/bu nedenle) endüstriyel tasarımcıların ayrı/özgün bir meslek kuruluşları da olmadığını yıllardır hep duyurmaya çalışanlar bilirim. Kendi sosyo-ekonomik tarihsel süreci icinde oluşmuş o doğal yapılanmanın/yapısızlığın, ülkemizde de olduğu gibi kopyalanması gerektiğini savunan bu görüştekilere göre, endüstri ürünleri tasarımcılığının bağımsız bir bilim dalı olduğunu tartışmaya açmak bile saçmalık olarak algılanır. Bu konudaki muhalefetimi her zaman –gerekçeleri ile– elimden geldiğince yazdım ve bağımsız (yani özgün) bir eğitim verilmesini savunurken, bu(günkü) kadarının bile yeterli olmadığını da –her yazımda– dile getirdim. İnsan, doğuştan bir “sporcu” olduğu kadar bir “tasarımcı”dır da aynı zamanda. Fakat, bir insanın “ben sporcuyum” demesinin, kimliğini yeterince açıklamaya yeteceği düşüncesinde değilim. Eğer sigaranın zararlarından bahsetmiyorsa, bir insanın “ben sporcuyum” açıklamasını yeterli bulamam; hangi sporu yaptığını da açıklamasını beklerim. Tasarım alanına ait diğer bütün “salt sanat” dallarından farklı olan, mimarlıkla birlikte kendi özgün koşullarına sahip ve “mühendislik disiplinleri ile teknolojiye bağımlı” bir mesleğin mensuplarının kendilerini sadece “tasarımcı” olarak tanıtmalarını da doğru (ve yeterli) bulmuyorum.

Salt bir “tasarımcı” olmanın, salt bir “stylist” olmak anlamını da (bulanık olarak) içerdiğini kümeler mantığına göre kabullenmek gerekiyor. Büyük küme “tasarım” adını taşıyor ve içinde salt sanatların (style da dahil) hepsini barındırırken, mühendislik kümesi ile ortak elemanları olarak mimarlık ve endüstriyel tasarımı da içeriyor. Burada, bir mimar veya bir endüstriyel tasarımcının, çok doğal olarak “stylist” olabileceği (olduğu) da ortaya çıkıyor. Bu tezimde söz konusu elemanların, doğrudan insanlar değil fakat meslekler olduğu asla göz ardı edilmemeli. Örneğin, tek bir insan, Charlie Chaplin (1889-1977) kendi varlığında üç farklı kimliği temsil ediyor(du): Oyuncu, senarist ve besteci. Kendi senaryolarını yazdı, kendisi oynadı ve hiç söz kullanmadığı (kullanmayı reddettiği) filmlerini kendi bestelediği müziklerle taçlandırdı. (1931) tarihli –uzun metrajlı– Şehir Işıkları (City Lights) filminde kullandığı özgün müziği, günümüz klasikleri arasındadır ve inanıyorum ki bütün meslektaşlarım (sanayi devrimine karşı takındığı olumsuz tavırları ve Hitler faşizmine karşı duyduğu nefret nedeniyle bestelediği bu ve diğerlerini) mutlaka biliyorlardır.

Ülkemizde endüstri ürünleri tasarımı eğitimi, tıpkı bir satranç eğitimine benzetilebilir. Dünyanın bu en mükemmel zeka oyununda tek güç, (bireysel) zekadır. Daha zeki olan, daha analitik düşünebilen, ileriye yönelik daha fazla hamleyi görebilen / planlayabilen, rakibinin vereceği tepkiyi daha isabetli olarak tahmin edebilen, olası hatalara karşı önlem alabilen, tuzak kurabilen.... oyunu kazanır. Galibiyetin temel girdisi zekadır ve eğitim zekayı keskinleştirir. Endüstriyel tasarım eğitimi de tıpkı bu şekilde, fakat zeka değil de yetenek üzerine kurgulanır. İşte temel hata da burada ortaya çıkar. Satranç oyununda öğrencinin, (veya oyuncunun) düşünmekten başka hiçbir yükümlülüğü yoktur, başka hiçbir kimseye ihtiyacı da yoktur. Satranç taşlarına yer değiştirmek için ellerini eğitmesi de gerekmez. Hatta tamamen sanal ortamda da kalabilir. Oysa ki bir endüstriyel tasarım öğrencisinin sadece yeteneği (düşünceleri ve kağıt üzerine çizdikleri) ile bu mesleği yapabilmesi imkansızdır fakat bu, çoğunlukla eğitimde görmezden(?) gelinir. Öğrencilerin, sanki her çizdikleri üretilebilir/yapılabilir şeylermiş gibi –sanal ortamda– yetiştirilmeleri, sadece birer “stylist” olarak kalmalarına(?) ve bir satranç oyuncusu gibi bireysel/teorik davranmalarına sebep olur. Bir endüstriyel tasarımcının salt stylist (sadece biçim verici) olması, içinde yer almasının gerektiği mühendislik kümelerinden kopuk yaşaması yani ortak dili konuşamaması anlamına gelir ki bu yalnızlık, eğitimde görmezden gelinecek ve devam edilmesine göz yumulabilecek bir hata(?) değildir. Hiç (herhangi) bir kümeye aidiyeti kabul etmeyen (etmesi gerektiği öğretilmeyen) bir elemanın (gerçekten) özgür olabilmesi/ kalabilmesi ise, onun ancak bir “stylist” olması, olarak kalması/kalabilmesi ile mümkündür. Öyle de bir zaman gelebilir ki endüstriyel tasarımcı, pişmanlık duyup da katılmak istediğinde, her kümeden dışlanır, reddedilebilir. Bana göre endüstri ürünleri tasarımı, eğiteceği adayları seçerken, onların “style” verme yeteneklerini elbette (ve mutlaka) sınamalı fakat eğitim boyunca onların “stylist” olarak kalmalarına (kalma arzularına) izin vermemelidir. Bir başka örnekle konuyu daha basitçe anlaşılabilir duruma getirmek de mümkün: Endüstri ürünleri tasarımcılığına aday olan öğrenciler, tıpkı birer bilardocu gibi eğitilmeli: hem matematik/geometri bilgisi (teorik eğitim) ve hem de ıstakayı tutma becerisi kazandırılmış maharetli eller/parmaklar (malzeme bilgisi, işler maket – ve hatta bire bir ürünün kendisini– yapma deneyimleri ve endüstriyel işleme yöntemleri)  ile olmazsa olmaz bir koşul olarak da bir bilardo masası (yani bir fabrika). Bu örneği biraz zenginleştirmek de faydalı olacak: Bilardonun, bireysel de olabileceği gibi/kadar eşli de oynanabileceği –bu yönü ile satrançtan farklı olduğu– mutlaka vurgulanmalı. Masanın boyutlarının değişken olduğu öğretilmeli. Delik ve top sayısına bağlı/bağımlı olarak oyunun değişik oynanma şekilleri/kuralları da olduğu –yani ihtisaslaşma gerektiği– gösterilmeli.

Endüstriyel Ürünlerde Kategorize Zorunluğu

Endüstriyel ürünlerin istisnasız hepsi, enerji ile ilişkileri anlamında mutlak bir sınıflamaya bağlıdırlar. Bu konuda yazdığım iki makaleden, buraya kısa bir özet alıntı (hatırlatma) yapacağım.

Endüstriyel Ürünler kümesi, başlıca iki büyük/alt kümeden oluşur:
Basit Endüstriyel Ürünler
Bileşik Endüstriyel Ürünler

Basit endüstriyel ürünler, kullanılmalarında insan gücü/emeğinden başka hiçbir enerjiye gereksinimleri olmayan ürünlerdir. Tasarım ve imal edilmelerindeki özelliklerine göre ikiye ayrılırlar: mühendislik/teknolojiye bağlı-bağımlı olmadan (tasarlanabilen ve) imal edilebilen (bardak, çatal, kaşık, elbise askısı gibi) ürünler ve imal edilmelerinde (ve tasarım aşamasında) en azından –teorik de olsa– mühendislik bilgisi gerektiren (bisiklet, tekerlek jantı, batarya gibi) ürünler. İstisnasız bütün basit ürünler, kendilerinden beklenen işlevsellik ve faydayı sağlamak için hiçbir şekilde –insan enerjisi dışında– bir dış enerji gerektirmezler.

Bileşik Endüstriyel ürünleri burada detaylı olarak yazmaya gerek yok. Basit bir anlatımla, bu tanım, elektrikli süpürge, fotokopi, buzdolabı, otomobil... gibi, kullanılmalarında mutlak surette (elektrik gibi) bir dış enerjiye ihtiyacı olan ve gerek tasarlanmalarında ve gerekse üretilmelerinde mühendislik bilgisi gerektiren ürünleri kapsıyor.

Bu güne kadar, endüstriyel ürünleri benim yaptığım şekilde kategorize eden hiç olmadı. (Endüstriyel Ürünlerde Enerjinin Dönüşümü ve Endüstriyel Ürün Kavramının Açılımı isimli makalelerime bakınız.) Bunun –bence– başlıca (ve birbirine dönüşümlü) iki sebebi var:
Birincisi, sanayide böyle bir kategorileşmeye ihtiyaç duyulmadı. Çünkü sanayi üretiminin, gerek ihracat ve gerekse ithalatın ölçülmesi bakımından böyle bir sınıflandırmaya ihtiyacı hiç olmadı. Beyaz eşya, metal eşya, otomotiv, plastik ve mutfak eşyaları gibi genel kategoriler, sanayi ölçümleri için (tekstil, inşaat ve benzeri sektörleri de kapsaması gerektiği dikkate alındığında) her zaman için yeterli idi ve (sanırım) öyle de kalacak.

İkincisi, teknoloji ötesine (bilgi çağına, nano-teknoloji çağına geçmiş) toplumlarda, endüstriyel ürünlerin bu şekilde kategorize edilmeleri –sanayinin böyle bir sınıflandırmaya ihtiyaç duymaması veya (ifade edilemeyeceği düşüncesi ile) görmezden gelmesi bir yana– eğitim ve üretim alanında da artık bir gereklilik oluşturmuyor. “Artık” diyorum çünkü benim kullandığım (1965’de teorik olarak açıklanan fakat çok sonraları –ilk kez Japonya’da– uygulanan) bulanık mantık bilgisi/yöntemi, endüstriyel ürünlerin tarihi yanında çok genç kalıyor ve artık Batı’nın ileriye yönelik stratejilerinde bu tarz sınıflandırmalara ihtiyacı yok. Onların açısından bakıldığında, benim büyük bir dikkatle ayırıp düzenlediğim “basit ürünler”in hepsi de sadece birer “ıvır-zıvır” ve her tasarımcı(ları) çizebiliyor; zaten uzak doğu ülkelerinde de yaptırıyorlar. Belki de bu nedenle olacak, endüstriyel tasarım alanındaki yarışmaları, kurumsal bazda değil de kişisel alanda tertipleme alışkanlıklarını değiştirmeye artık hiç gerek görmüyorlar.

Endüstriyel ürünlerin bu şekilde kategorize edilmesinde ne tür bir yarar olabilir?” sorusunu sormak gerekiyor. Bunun –bence, ülkemize özel– pek çok faydası olacak:
* Ülkemizin sanayi üretimi ve yeteneği bu tablolar yardımı ile okunabilir, aydınlatılabilir.
* İthalat ve ihracat konusunda (cari açık vb) gerçek kıyaslamalar yapılabilir.
* İleriye dönük uzun vadeli planlar yapılabilmesi kolaylaşır.
* Mühendis ve tasarımcı ihtiyacı, (eğitim ve istihdamda) bu alanlara göre tesbit edilebilir.
* Meslekler arasındaki alan kaymaları ile işgücü israfı önlenebilir.
* Mühendislik eğitiminde daha hassas ihtisaslaşmalara gidilebilir.
*Tersine mühendislik yapmamız gereken alanlar kolaylıkla belirlenebilir ve bu ürünler üzerinde imalat yapmaya çalışan KOBİ’lerimiz desteklenir ve teşvik edilebilir(mi?).

Bütün bunlar benim açımdan, tablolardan sağlanabilecek “yan” faydaları gösteriyor. Benim, bir endüstri ürünleri tasarımcısı olarak bu tabloları yapmaktaki amacım, daha bir özel:
* Stylist ile Endüstriyel Tasarımcı arasındaki farkı ortaya çıkarmak
* Endüstriyel tasarım eğitiminde ihtisaslaşmanın gerekliliğini ispatlamak,
* Endüstriyel tasarımcı ile mühendisin beraber çalışması zorunluğunu gösterebilmek,
* Yarışmalarda uyulmasını gerekli gördüğüm ilkeleri belirlemek (yarışmaların, kurumsal bazda ve piyasaya sürülmüş ürünler üzerinden yapılması; jüri üyelerinin, danışma konseyi tarafından açık oylama ile, ürünün ait olduğu kategoride –çoğunluğu– fiilen uzmanlaşmış meslektaşlar arasından seçilmesi, gibi).

Eğitimde ihtisaslaşma olmadıkça, mühendis ile endüstriyel tasarımcı işbirliği asla gerçekleşmeyecektir (yani/aslında, endüstriyel tasarımcı yetiştirilmediği sürece, eğitim “style” aşamasında kaldıkça, işbirliğinden de bahsetmek gereksizdir). Mezun olanlar, kolay yolu seçecek, yani stylist olacaklar veya mesleği tamamen terk edeceklerdir. Dışardan mesleğe yapılan sarkmaların –alan kaymalarının– hemen hepsi basit ürünler sınıfında olduğu için “stylist” olarak piyasada kalmak da giderek zorlaşacaktır. Üstelik zaman içinde, bilgisayar yazılımlarının yeteneklerinin arttırılması ile her tüketici de kendisinin stylist’i olacağından, basit ürünlerde tasarım eğitimi bile gereksiz duruma düşecektir. (Eğitimde kaynak israfı olacağı endişesi ile bu konuda ciddi ciddi düşünmek gerektiğine inanıyorum)
Yarışmalarda bu (benim önerdiğim) kategorizasyon yapılmadıkça, plastik bir bardakla (aynı mekanda kullanılacak) plastik kabuklu bir mikser, “mutfak eşyaları” adı altında, aynı kategoride aynı koşullarla elemeye girecektir. Ne o bardağın basitliğine (salt “style”) ve ne de o mikserin çalışabilirliği (mühendislik girdisine) dikkat edilmeksizin, bakan gözlerle ürünler aynı kefede tartılacaktır. Bu durumda, (olmayan bir) endüstriyel tasarımcı-mühendis işbirliği ise, büsbütün bir çıkmaz/gelmez bahara kalacaktır. Jüri üyelerinin mesleki kimlik ve yetenekleri (ve hatta uzmanlıkları), yanlış kurgulanmış bir sınıflandırma ve ödüllendirme sisteminde hiçbir şey ifade edemeyecektir. Köprü altlarında kurulan sergilerin getiri ve götürüsü, benim gibi birkaç mühendis-işbirlikçisi ve doğrudan mühendislik tarafından daima sorgulanacaktır. Bu tarz ortamlardan da (çoğunluğu stylist) yıldızlar çıktığı elbette doğru ve onlarla hepimiz gurur da duyuyoruz fakat bizim kitlesel amacımız, ülkemizin yıldızlaşması olmalıdır. Yıldız ülkenin bireysel yıldızlarını (trendleri belirleyen stylist’lerini) seçmek, ancak ondan sonra gelmesi gereken bir aşamadır ki benim ülke dediğimi isteyen “şehir” olarak da algılayabilir.

Sonuç

Bazı eşleşmeler/kilit birliktelikler vardır, “uçak-pilot; mutfak-ahçı; kitap-yazar; hasta-doktor...” gibi yüzlerce örnek gösterilebilir istendiğinde. “Endüstriyel tasarım(cı) denilince ilk akla gelen nedir?” diye bana sorulacak olsa, tek cevabım olabilir: KOBİ. (Bilardocu ile masası gibi). Böyle bir düşünce yöntemi(?) ile başladığım bu metnin giriş bölümünün son cümlesini buraya alacağım: “(Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz."
Bu cümleyi burada, sonuç bölümünde açmam gerekiyor (inanıyorum ki meslektaşlarım alınganlık göstermeyecekler ve beni anlamakta iyi niyetli davranacaklardır):

Batı ülkelerinde (endüstriyel?) tasarım alanında yapılan hemen hemen bütün yarışmaları, pistte, atların değil de seyislerin koşmasına/yarışmasına benzettiğimi farkettim. Benim bildiğime, benim beklentilerime göre atların üstünde yarışmaları gereken seyislerin, pistte koşmaları garipsenecek bir durumdu fakat bir tribünde oturup da (hayranlıkla) böyle yarışmalar seyretmenin mantığını da –ayrıca– irdelemek gerektiğini düşündüm.

Batı’dan örnek alınacak (alınması düşünülen) her türlü yol/yöntem/usul/tarz/sistem.... bize uygun değildir. Bildiğim ve anlayabildiğim kadarı ile, uzak doğudaki ülkelerin de hiçbiri, salt Batı’nın sistemleri ile gelişmiyorlar. Mutlak bir adaptasyon / uyarlama (ve hatta salt özgünlük) bilincinde olduklarına inanıyorum. Bizi ve bütün dünyayı –geleceğe dönük senaryolarda– korkutan o iki dev nüfuslu ülkenin de kendilerine özgü birer sosyolojik yapıları; dinleri, siyasi ve ekonomik görüşleri var. Bu yazıdan bir alıntı getireceğim gene: “varlık, varlığını farklılığına borçludur; farklı olabilmek (yani var olabilmek için) kendisinden farklı olunacak bir başka varlık (yani sonsuzluk) gerekir.” Biz, var kalabilmek için farklarımızı muhafaza etmeliyiz.

O iki dev ve diğer bütün uzak doğu ülkelerinin yaptıkları tek şey, Batı’nın sermayesini kullanmak. Ucuz işgücü oldukları için tercih edildikleri elbette doğrudur (böyle okuyorum); fakat bu tek ve kalıcı doğru mudur? Batı’nın teknolojisi ve tasarım girdisini –zaman içinde, giderek artan dozda– tersine mühendislik yöntemi ile çözmedikleri (çözmeyecekleri) ve kendilerine uyarlamadıkları (uyarlamayacakları) iddia edilebilir mi? Bu gerçeği (adeta korsanlanacağını) bilen Batı acaba ne yapıyor, hangi tedbirleri almış, geleceğe nasıl hazırlanıyor? Bence uzak doğulular, kendileri ile gurur duyan, kendileri ile barışık insanlar olmalılar: başka toplumları taklit etmiyor, tersine mühendislik ile kendilerini geliştiriyor, tersine mühendisliğin en temel gereksinimi olan endüstriyel tasarımcılarını da yetiştiriyor, kendi hayatlarını kendilerince –ileriye dönük bir ideal ile– yaşıyorlar diye düşünüyorum. Hatta, Japonların, sırf ülkelerine yabancı işçi almamak için robot teknolojisini geliştirmekte son derece hırslı olduklarını okudukça, onların milliyetçilik kavramına şaşkınlıkla bakıyor ve kendi düşüncelerime yeni açılımlar da getirmem gerektiğini(?) düşünüyorum. “(Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz” inancı ile yazıyorum fakat asla –yinelemekte fayda var– taklit etmeyi önermiyor, farklı kalalım diyorum.

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Aralık 2006 tarihli 110 nolu sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

17 Aralık 2006 Pazar

BULANIK MANTIK ve ENDÜSTRİYEL ÜRÜNLERDE KATEGORİ

Bileşim Yayınları - Makinatek Dergisi 
Aralık 2006 

 

 



Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

11 Temmuz 2006 Salı

NASRETTİN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM - Bölüm 2

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Temmuz 2006




Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

10 Temmuz 2006 Pazartesi

NASRETTIN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM -2

Ağaç Biçimli Düşünce

Göle maya çalındığı zamanlarda yerkürenin kuzeyinde egemen olan düşünce tarzı, ağırlıklı olarak Aristoteles’in ilkelerine/mantığına dayanıyordu. İlk kez O’nun sistemleştirmiş olduğu bir “şematik yapılanma” yani “ağaç biçimli düşünce” ile bilim ve felsefe yapılıyordu. Bu dönem o kadar uzun sürmüştür ki, bırakın bizim Nasrettin Hoca’mızı, Bauhaus Okulu’nun en parlak yılları bile bu düşünce sistemi ile hayat bulmuş, şekillenmiş ve eser vermişti. Çok daha sonraki yıllarda, bilim ve tekniğin aşırı ilerlemesi (ve hatta birbirine karışıp yeniden birbirini üretmesi) ve sanayi ötesine geçilmesi ile her şey öylesine bir “iç-içe” geçti ve öylesine “kategorize edilemez” bir hal aldı ki, sanayi ötesindeki bu toplumların düşünsel yapıları da paralel bir gelişme ile (aynı şekilde) bir değişime uğradı. Batı medeniyetlerini oluşturan toplumlar, kendi sanayilerini oluşturan koşulların (Aristo mantığının/tezin) kendisini aşan dayatmaları (teknolojik üretim ve yaşam biçimi/antitez) ile çelişmesi üzerine, kendi (her türlü kategorize edilme ve sistemleştirme biçimlerini terk etmeyi öngören) özgün sentezlerini kurdular ve geliştirdiler. Bu konuda (düşünce dünyasındaki) en özgün ve köklü/etkili reformlar (belki abartıyor veya yanılıyor da olabilirim ama) deneysel felsefenin ve sanayinin en ileri gelen ülkeleri İngiltere veya Amerika’dan değil, teorik felsefenin öncüsü/beşiği Fransa’dan gelmiştir. Benim meslektaşlarımın büyük çoğunluğu da (gurur duyarak söylüyorum) ilerici ve aydın olmak konusunda en az onlar kadar geniş ufukludurlar; dünyayı saran bütün yeni fikirlere de açıktırlar. Fakat sorun, işte tam da buradadır: “sorun, ülkemizde (endüstriyel) tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce birikiminin, sanayi gücünü oluşturan hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış ve üstelik (sanayinin ihtiyaçlarından/beklentilerinden) farklılaşmış olmasından kaynaklanıyor”. Çünkü ülkemizin düşünürleri (genel anlamı ile, ilerici ve aydın olan nüfus ve özel olarak da meslektaşlarım), Fransız düşünürleri kadar şanslı değildirler; bu ülkenin sanayisi, kabullenilmiş/benimsenmiş o felsefi düşüncelerin çıktığı ve uygulandığı ülke(ler)in sanayisi ile kıyaslanamayacak kadar cılızdır; tarım ağırlıklı (ve daha düne kadar lokomotif sektörü tekstil olan) ekonomi üzerine kurulu toplumsal hayat ise tam anlamıyla (geri ve) farklıdır.

Yukarıda, “büyüklere masallar”da, kara deliklerin bir sırrını (görünmez oluşlarının nedenini) yazmıştım, hatırlamak için buraya alıyorum: "eğer bir gök cisminin sahip olduğu kaçış hızı, ışık hızından büyük ise, ışık da (o gök cisminin kendisinden) dışarı gidemezdi ve o cisim "görünmez" olur, üstelik her şeyi de kendisine çekerdi". Bunu, benim içimdeki o hiç büyümeyen çocuk şöyle yorumluyor: “onların teknolojik yaşam biçimi, bilimin ve tekniğin bile sınırlarını aşmış durumda; o kadar ki sahip oldukları bilim/teknik onların doğal bir parçası olmuş, onlarla birlikte anılıyor, hem bize görünmüyor hem de bizi kendine çekiyor”. Hayranlık veya saygı duymak bir şey değiştirmiyor; fakat aynısını uygulamaya çalışmak (taklitçilik), kendi kendimize zarar veriyor.

Hızlandırılmış Tren, Vagonları ve Rayları

“..Endüstriyel tasarım mesleğinin ülkemizdeki ilk mezunlarını (benim ironik bakışımla) vagonları olmayan lokomotiflere benzetmek, onların nasıl birer öncü olduklarını betimlemek açısından çok da yanlış olmayacaktır. Doğal süreci içinde (kendiliğinden) ortaya çık(a)mayan ve doğal sürecinde sermaye ile birlikte geliş(e)meyen bu güç, gene aynı benzetme ile, vagonların lokomotife ihtiyaç duymaları gerekirken, lokomotiflerin kendilerine vagon aramaları(!) şeklinde gelişmiştir.” “Rekabet:Kurumlar İçin” başlığı altından getirdiğim bu örneği işlemek, bu örnek üzerinden konuyu açmaya çalışmak daha kolay ve eğlenceli olacak gibi görünüyor. Lokomotif gücün, meslektaşlarım olduğu çok açık; vagonlar ise KOBİ’leri ve raylar ise genel sosyo-ekonomik durumumuzu simgeliyor. Bu üçlünün herhangi birindeki uyumsuzluk, mutlak bir başarısızlık anlamına gelir. Üstelik, her birinin kendi içlerinde de eşitsizlikler/uyumsuzluklar vardır. Örneğin, A ile B şehirleri arasındaki ray hattı mükemmeldir fakat B ile C arasında kalite en az yarı yarıya düşük görünmektedir (viraj açıları dar veya traversleri çürümüştür!). Daha kötüsü, C ile E şehirleri arasında hat bile yoktur, olmayabilir!.. Vagonların ise, kimi yataklı, kimi koltuklu fakat çoğunluğu tahta sıralı da olabilir; çoğunda havalandırma da yoktur belki. Lokomotifler, allı pullu boyalı ve göz alıcı, tablo gibi çok şirin fakat motorları hiç çalışmamış da olabilir!. Bazıları ise, yurt dışından ithal, en seçkin vagonlardan başkasının önünde asla koşmazlar!. Yerli lokomotif fabrikasının depoları, ağzına kadar doludur da talep eden, alan da bulunmuyor olduğundan çürümeye terk edilmişlerdir!. Koşmak, sürat yapmak isteyen kimi lokomotifler, raylardan çıkar takla atarlar... bazıları da mehtaplı gecelerde, yalnız başlarına gezer, görenlerin gözlerini kamaştırırlar da neden/kimin için mazot yaktıkları hiç anlaşılmaz..

Bu satırları yazarken ister istemez aklıma, sevgili Ata’mızın gençliğe hitabesinden bir cümlecik geldi: “...işte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen...” Ahval “durum” ve şerait “şartlar” anlamında kullanılmış; ikisi birbirine bağımlı ve dönüşümlü. Ata’mızın bize verdiği görev ise çok basit ve çok açık: gerekirse kanımızı dökeceğiz!.. Fakat benim verdiğim örnekte üç eleman var ve öyle kanla tüfekle “yürüyelim arkadaşlar!” nidaları ile sorun çözülecek gibi de değil!..

Önce kendimizi tanımalı ve kendimizi olduğu gibi kabul etmeli (kendimizden utanmamalı ve başkalarına özenmemeli!), egemenlik (fetih) savaşlarının ekonomide ve sanal alemde yapıldığını (evrim geçirdiğini) görmeli, sonrasında da bu üçlü arasında uyum sağlayacak, kendimize özgü tedbirleri düşünmeli, bulmalı ve uygulamalıyız. Bu “uyum” olayı çok önemli; kendi elemanları kendi içinde birbirine uyumlu olmayan bir sistemin, bir başka sistemle uyum içine girmeye çalışması kadar fizik yasalarına aykırı bir başka örnek sanırım zor bulunur. Fiziksel uyumun (karışımın) zor ve hatta imkansız göründüğü durum ve şartlarda bazı romantiklerin “kimyasal” uyumdan (bileşimden) bahsettikleri bile duyuluyor da ben kulaklarımı tıkıyorum. Umarım, ne karışıma ve ne de bileşime muhalif olduğum gibi bir anlam çıkarılmaz bu yazdıklarımdan; sadece “gerçekçi” olmaya çalışıyorum; egemenlerin masasında yem değil pay sahibi –ve ortakları- olmanın (kendimce) yollarını araştırıyorum. Okur bilmeli ki bütün bu yazdıklarım, tamamen kendi mesleğimle ilgilidir ve daha geniş ufuklara taşınması benim sorumluluğumda değildir. Örneğin, benim “egemen” kavramı ile gönderme yaptığım yerde, yabancı kökenli mimarlar ve endüstriyel tasarımcılar (onlarda böyle bir lisans yok ama pratiği var!) bulunmaktadır.

Rekabet: Kurumlar Arasında

Birinci bölümün “Rekabet:Kurumlar İçin” başlığı altından ikinci bir alıntı getireceğim buraya: “..Bugüne kadar meslek büyüklerimiz(in çoğunluğu) ve aramıza katılan her yeni meslektaşımız, kendi aralarında daima kurumlar için rekabet ettiler. Disiplinsiz ve kuralsız (ve hatta doğal olmayan) bir ortamda sadece kendileri adına yaşam (aslında “meşhur olmak”) mücadelesi vermeye (kuyu açmaya!) mecbur edildiler. Şunu özellikle belirtmeliyim ki ben “meşhur olmayı” değil “meşhur olmak için uğraşmayı” daha doğrusu “ekmek parası kazanabilmek için önce bir şekilde meşhur olmak zorunda bırakılmayı” eleştiriyorum. Bu saçmalık, (salt sanatçılık yapmanın dışında) başka hangi mesleklerde var, ilgi çekici araştırmalara konu olabilir; şu da unutulmamalı ki kendisini “salt sanatçı” olarak (ve hatta sadece “tasarımcı” olarak) topluma sunan (bazı) meslektaşlarımızın da bu çorbada tuzu var.”

Bu ortamın galibi (ve kendi oyuncularına bir faydası) olmayacaktır çünkü bu, yanlış kurgulanmış bir rekabet ortamıdır, kısır bir döngü bile değildir, bir uçurumdur. Nehirler denize koşarken seyretmek, tarlaları sulamak için (baraj yapmayıp) arteziyen kuyuları açmak ve zamanla göllerin dibini kurutmak... çaresizlik midir, cahillik midir yoksa “kişisel rekabet” denilen meşhur olma yarışının bedeli midir? Her türlü organizasyonu, sistemi, otoriteyi ve hatta diğer bütün tasarım disiplinlerine karşı özerk olarak kategorize edilmeyi bile (sanırım, ağırlıklı olarak Fransız felsefesi etkisinde kalındığından veya sanayi ötesi toplumlarda taklit edilebilecek böyle bir kurumsallaşma olmadığından) reddederek (veya reddetmesi özendirilerek) sanayi (KOBİ) ile işbirliğine girmekte karşılıklı fayda sağlaması da zora koşulan ve yalnız çalışmaya (/ tek başına meşhur olmaya) yönlendirilen... bir KOBİ’de işe başlayacak olsa daha ilk mesai gününde (böyle olacağı daha okulda iken kendisine öğretilmediğinden) ustabaşının ve hatta mühendisin gölgesinde kalmayı onur meselesi yapan... ve paha biçilmez yeteneklerini, kişisel bir çıkarı olacağı yanılgısı içinde veya çaresizce bir rekabete mahkum edildiğinden, nihai tüketiciye yönelik endüstriyel olmayan ürün tasarımları ile (kozmetik sergilerde) heba eden (veya mesleği terk eden!), büyük bir çoğunluk vardır.

Kendisini (mesleğini) gözlemleyen, ilgi duyan, bu mesleğin kendisine getirebileceği artıları fark eden (fakat somut ve endüstriyel bir örnek –veya ciddi bir niyet- göremediği için risk almak da istemeyen) öncü KOBİ’ler ise, mesleğin “yabancı kökenli ve/veya diplomalı” meslektaşları ile çalışmayı tercih ediyorlar. Bütün kalbimle ve inanarak söylüyorum, çok da iyi yapıyorlar. Ülkenin bütün maddi (ihracat) ve manevi (marka) sorumluluğunu yüklenmiş KOBİ ve ötesi kurumların, en küçük bir risk yüklenmeye ne hakları(!) ve ne de güçleri var.

İşte burada ortaya “kaçış” hikayeleri çıkıyor. Ülkeden kaçamayanların (kaçış hızı yetmeyenlerin) meslekten kaçış hikayeleri yazılırken, meslekte kalanların (ironik!.) şikayet feryatları yükseliyor. Tezin yanlış antitezle eşleştirildiği bu ortamda yıllardır aynı tarz toplantılarda aynı tarz kısır kararlar(?) alınıyor. Bizi, bu kısır döngünün tasarımcı yıldızlarını (abartmıyorum, dünyada ses getirecek ürünlere imza atabilecek yüzlerce yıldızımız var) sanayi ötesine geçmiş toplumlardaki meslektaşlarımız, eminim, benim Afrika kökenli insan kardeşlerime bakan gözlerimle görüyorlar. Bu beni asla incitmiyor, hakkı olana hakkını vermek gerek; ben, Afrika’da yaşayan insan kardeşlerim için ne yapabiliyorum ki sanayi ötesine geçmiş toplumlardan aynısını bana yapmalarını istemeye/beklemeye hakkım olsun?

Birinci bölümün son –kapanış- cümlesini buraya almak zamanı geldi: “...İşte burada, “hızlandırılmış fakat kendine özelleştirilmiş bir süreç” gerekliliği ortaya çıkar. Bu süreç, kurumlar için değil fakat kurumlar arasında rekabeti başlatmak hedefine yönelmiş, bütün endüstriyel tasarımcıların el birliği ile çalışmalarını gerektiren (ve sanayi ötesi toplumlarda örneği olmayan!) yeni bir oluşumu gerektirir”. KOBİ’lere dağılmak, onların ürettikleri ürün üzerinde ihtisas yapmak, o ürünü “marka” değerine layık bir tasarıma kavuşturmak ve o ürünle piyasada gerçek rekabete girmek!.. O ürünün arkasında kimin olduğunu nihai tüketici asla bilemeyecektir fakat bütün meslektaşlarımızın gerçek rekabet alanı (bizim mesleğimizin karakteristiği olarak) zaten o arka plan, o görünmeyen fakat bilinen (ekipsel) alandır. Nihai tüketiciye yönelik reklamlarda (özellikle bizim ülkemizde) öne çıkarılan hemen bütün isimler, firmayı ve ürünü pazarda beslemek fakat ürünün de o ismi (endüstriyel tasarımcısını) beslemesi üzerine kurgulanmış oyunlardır ve ne yazık ki bu oyuna ilk düşenler de benim meslektaşlarımdır.

Sonuç: Öneriler

İlk yapılması gereken şey, bence (Aristo mantığına geri dönmek ve “ağaç biçimli düşünce” ilkeleri kapsamında), endüstri ürünleri tasarımının diğer bütün tasarım alanlarından farklı olduğunu hatta (aynı kökten geldiği halde “seri üretim” özelliği ile) mimarlıktan bile ayrı/farklı olduğunu kabul etmek/ettirmek ve bu mesleğe (ülkemiz sanayisinin ihtiyaç duyduğu) itibarı
vermek olmalıdır (bu itibarın/saygınlığın elde edilmesi, iki ayaklı bir koşula bağlıdır: öncelikle bir eğitim reformunu ve piyasadaki bütün meslektaşlarımızın ortaklaşa ve gönüllü/sistemli bir çabasını gerektirir). Bu düşüncenin (kabulün) doğal bir uzantısı, hiç şüphesiz, diğer bütün tasarım alanlarına da aynı gözle (kategorize ederek) bakmayı gerektirir. Oysa ki ülkemizin akademisyen endüstriyel tasarımcılarının büyük çoğunluğu (ve hatta çoğu farklı mesleklerden büyüklerimiz), tamamen aydın olmanın ve tamamen sanayi ötesinin düşünce tarzının büyüleyici etkisi altında kalarak, ülkemizin sanayi yapısının (kategorize edilmeyi reddeden) bu düşünceye uyum sağlayamadığı gerçeğini görememektedirler (diye düşünüyor ve MOBBİG’in çalışmalarını takip ediyorum). Oysa ki doğal süreçle varılan yere/sonuca, yapay (ve kısa) bir süreçle varabilmenin ilk ve tek koşulunun, bir laboratuar ortamı yaratmak olduğunu en iyi bilmesi gerekenler, yine benim meslek büyüklerim olmalıdır, inancındayım. Taşlar yerine oturduktan, ülkemiz bilgi çağına geçtikten sonra, benim bu gibi katı kalıpları, her şeyi kategorize etme saplantımı (budalalığımı!) terk edeceğimden emin olabilirsiniz.

Özellikle daha önce yazmış olduğum makaleleri okumamış olanlar için burada tekrar etmeliyim ki ben, şu satırların da yazarıyım: “...Bazı ürünlerin (teknoloji ile ilişkileri anlamında) hangi gruba girecekleri ve hangi meslek tarafından yapılacağı, (ülkemizde bile) pratikte kesinlikle hiç bir anlam içermez; çünkü ürünleri "kimin" yaptığı değil, kimin "ne" yaptığıdır önemli olan. Bir mimar "endüstriyel ürün tasarımı" yapabileceği gibi, bir endüstriyel tasarımcı da "grafik sanat" yapabilir veya bir grafik sanatçı "ambalaj tasarımı" yapabilir. Meslekler arasındaki ayrım teorik (düşünsel) anlamda bir değer içerir, kesin sınırları ile kişiyi bağlamaz (çünkü yeteneklere de bağlıdır) fakat ürünler arasındaki ayrım (gruplandırma) kesinlik içerir (çünkü endüstriyeldir).” Okurun bilmesini istediğim şey, sadece alanları ayırmak yani meslek alanlarını kategorize etmek iddiasında olduğumdur. Bu yapılmadıkça meslek (ve meslektaşlarım), her zaman her disiplinin gölgesinde kalacak ki zaten günümüzdeki bir hastalık da budur. (Yerel düşünüp yerel konuştuğum unutulmamalıdır; evrensel –sanayi ötesi- doğrular ve kabullerden hareket etmiyorum; şartlı/koşullara bağlı konuşuyor ve ülkemizin bir laboratuar gibi düşünülmesi gerektiğini öne sürüyorum).

Tasarım disiplinlerinin kategorize edilmesi öncelikli olarak bir eğitim reformunu gerektirir ancak tek başına yeterli değildir. İkinci olarak yapılması gereken şey (belki de bu ilki olmalıdır), doğrudan meslektaşlarımın yükümlülüğünde gördüğüm bir adımın atılmasıdır: ETMK bünyesinde birleşmek, bütünleşmek ve (zamanda geriye giderek!) mesleği KOBİ’lere tanıtmak, sevdirmek ve kabul ettirmenin yollarını araştırmaktır (eğitim reformu –gelecek için-gerekli fakat -zamanın gerisinde kalmış olanlar için- yeterli değildir). Bu arada, daha önceki yazılarımda yeterince açıkladığım bir konuyu da sadece hatırlatmalıyım: endüstriyel tasarımcının mesai arkadaşı mimar değil, mühendistir, hatta ustabaşıdır. Yapılması gereken şey, benim inancım, salon veya sokaklarda sergiler düzenlemek / yarışmalar tertiplemek (nihai tüketiciye seslenmek) değil fakat hem meslektaş adaylarına (daha okul sıralarında iken) ve hem de KOBİ’lere “Kosgeb ve Tübitak” ile başlayıp çeşitli (yerli ve yabancı) kurum ve kuruluşların çoğu karşılıksız “hibe” şeklinde olan yardımlarını anlatmak, onları bu konuda aydınlatmak ve (onları) yüreklendirecek dersler/seminerler vermektir. Bugün Kosgeb’in, endüstri ürünleri tasarımcısı çalıştıracak herhangi bir KOBİ’ye, hiçbir şekilde geri ödemesi olmayan ve 18 ay süren bir maaş yardımı yaptığını, bırakın KOBİ’leri, endüstri ürünleri tasarımcılarının bile çoğu bilmiyor. Bu kadar basit şeyleri (haftada iki-üç saat ayırarak) okulda öğretmek, öğrenilmesini teşvik etmek, yukarıdan bir eğitim reformu yapılmasını beklemeyi bile gerektirmez, diye düşünüyorum. Eğitilen öğrenciler, piyasaya çıktıklarında (Afrika’da hıristiyan misyonerlerin sarf ettikleri emek ve çabaların binde biri kadar bile değeri olmayan ve hatta herhangi bir işletim sisteminin, kendi reklamı/satışı için Anadolu’da harcadıklarının yanında solda sıfır kalacak ufacık çalışmalarla, hem sanal ve hem de gerçek ortamda) KOBİ’leri de eğitirler. ETMK bünyesinde birleşip (akademisyen kurucuları ve üyelerinin katılımı ile) bir faaliyet planı yapmak buna fazlası ile yeter.

Meslek kuruluşunun (ETMK) merkezinin nerede olması gerektiği, benim gözümden bakıldığında farklı bir önem taşıyor. Sanayinin merkezinin İstanbul olduğu çok açık ve doğru fakat bürokrasinin merkezinin de Ankara olduğunu asla unutmamak gerekiyor. Kişisel olarak ben, bütün KOBİ’leri tek tek de dolaşabilirim fakat siyasi otorite ile asla iletişim kuramam; iki farklı (fakat birbiri ile hayati derecede ilişkili) ayak için iki farklı odak/merkez bence son derece gerekli ve faydalı görünüyor. Kendi zamanı içinde en yenilikçi ve en ilerici düşünce ve eylemleri ortaya koyan yapıların bile zaman geçtikçe dinamiğini kaybetmesi hatta muhafazakarlaşması kolay kolay inkar edilebilecek bir gerçek değildir fakat ben ETMK merkezinin İstanbul’a getirilmesi düşüncesini (meslek adına) yenilikçilik olarak algılayamıyorum. ETMK’nın parçalanmaya değil bütünleşmeye ihtiyacı var ve eğer dinamiğini kaybettiği iddiaları varsa yapılması gereken şey merkezini değil kozmetik etkinlikler düzenlemek anlayışını değiştirmek ve etki-tepki mekanizmasını doğru yerde çalıştırmak olmalıdır inancındayım.

Okurun anlamış olduğuna inanıyorum: ben, gerçek düşünce dünyasının (bu yazıda) kendi yaptığı tekliflerle çelişkili olduğunu hiç saklamayan/hissettiren bir insanım (ben de kalemi kağıdı alıp uçmak istemez miyim?. ya da, kişisel rekabetten korkup, ekibimin arkasına mı sığınıyorum?) fakat verimlilik/doğurganlık/doğru kararlar ile doğru adımların (ve uzun vadeli gerçekçi hedeflerin) alt yapısında her zaman bu tarz (doğru) çelişkiler ile doğru etki-tepki mekanizmaları olmalıdır, diye düşünüyor ve bu açıdan yazıyorum. Eleştirilerim asla (küçük veya büyük) hiçbir meslektaşımı veya (alınganlık göstermesi mümkün) hiçbir farklı disiplinden kişi veya kuruluşu –kişisel olarak- karalamak (veya herhangi bir şekilde siyaset yapmak) amacını taşımazlar. Hatta iddia edebilirim ki ben, fikirlerimden hoşlanmayacağını hissettiğim pek çok meslektaşımı (ve bazıları mimar da olan meslek büyüklerimi ve hatta yaşıtlarımı), kendilerine en yakın bildiklerinden bile daha çok (seviyor ve) sayıyorum ve üstelik aklımın en derin yerlerinde, onlarla aynı hayalleri paylaşıyorum!.. Fakat ben, aynı zamanda, Nasrettin Hoca’nın topraklarında, bilgi çağına geçmiş ülkelerin hem bize görünmeyen hem de (bir kara delik gibi) bizi kendine çeken ışığı (ışıksızlığı!) ile çiçeklerimizin açabileceğini (gerçekten) zanneden, buna (yürekten) inanmış bazı meslektaşlarımı (ve mesleğimiz üzerinde otoritesi olan kişileri/odakları) da –tüm iyi niyetimle- anlamaya çalışıyorum. Ben, ovalara ve tarlalara su vermek için önce baraj yapmak gerektiğine inanıyorum. Sonunda hepimizin hedefi aynı ise, mutlaka aynı yolda (aklın yolunda) buluşacağımıza inanıyorum.

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Temmuz 2006 tarihli 105 nolu sayısında yayınlanmıştır.


Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016