16 Mayıs 2006 Salı

“ENDÜSTRİYEL ÜRÜN” KAVRAMININ AÇILIMI

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Mayıs 2006







Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

15 Mayıs 2006 Pazartesi

“ENDÜSTRİYEL ÜRÜN” KAVRAMININ AÇILIMI

Önce “tasarım” vardı

Tasarım kavramı, belli bir hedefe/amaca/ihtiyaca... yönelik planlı/sistemli... düşünce ve bu düşünceyi hayata geçirme / uygulama / anlatma... çabası ile bir yol/usul/yöntem... araştırma / bulma / kullanma... eyleminin (genel bir) ifadesidir. Tasarım, hedefi olan “bilinçli bir akıl” eylemidir ve bu yönüyle –insanlar da dahil- bütün canlılarda var olan içgüdüsel (bilinçsiz) davranışlardan tam anlamıyla farklıdır (içgüdüsel davranışların zıddıdır). Tasarım, aklın, alet kullanma yeteneğinin (de) bir ifadesidir. Bugün insanlık, kendi gelişimini (de) anlamak için, hayvanların (örneğin, kargaların/maymunların) alet yapmaktaki hünerlerini incelemekte; kalıtımsal olmayan (ve bu yönüyle içgüdülerden tamamen farklı) tasarım yeteneğinin “öğretilebilirliğini” sınamaktadır.

İnsanlığın, (işlevsel) tasarım yeteneği (ve kendi elleri/emeği) ile ilk üretiminin, çakmak taşlarını parçalayarak elde ettiği bıçağı(!) olduğu söylenebilir. Sonrasında, binlerce yıl boyunca yapılan her şeyin tek bir açıklaması vardır: her nesil, kendisinden öncekini taklit etmiş ve çoğu zaman, gördüğünün üzerine bir ilave de yap(a)mamış ve hatta yapma gereği de duymamıştır. Alet yapmış ve bu aletleri (çok uzun bir) zaman içinde (yavaş yavaş) geliştirmiş olsa da değişen hiçbir şey olmamış, aletleri hep kendisi kullanmış ve her seferinde gene kendisi yapmıştır. İşte, insanın kendi (ve beslediği hayvanların) enerjisinden başka enerjiyi kullanmayı bilmediği, yani “işlevsel tasarım yeteneğini yeterince kullanmadığı” daha doğrusu “kullanmaya gerek görmediği” çünkü “el emeği ile doğadan alabildiklerinin kendisine yettiği ve kendisinin de doğa ile barışık olduğu” bu dönemler, günümüzde “endüstri/sanayi öncesi” olarak adlandırılmaktadır.


“Endüstri/Sanayi” kavramına bir bakış

Endüstri/Sanayi kavramı, insanın “enerjiyi dönüştürmek için kullandığı / uyguladığı / ürettiği... araçları ve bu araçlar ile hammaddeleri (seri olarak) işlemesi eylemini” ifade eder. Bu anlamda ilk endüstriyel araç, rüzgar enerjisini dönüştüren “yel değirmenleri” ve ilk endüstriyel ürün de bu araçla buğdaydan elde edilen “un” olur. Rüzgardan sonra dönüştürülen ikinci enerji, akar su enerjisidir. Bu ikinci enerjinin dönüştürülmesi ile yapılan makinelerle, dokumacılık/tekstil sektörü de “sanayileşir”. Anlaşılacağı gibi, insanın iki temel ihtiyacı, karnını doyurmak ve örtünmek zorunluluğu ile akıl harekete geçmiş ve (işlevsel) tasarım yeteneğini kullanarak ilk enerjiyi dönüştüren araçları üretmiş ve bu yolda kullanmıştır. İşte bundan sonrasında (saf tahtadan yapılan bu ilk dönüşüm araçlarının yetersiz kalması üzerine), demir cevherinin ergitilerek bu araçların yapımında kullanılması düşünülmüş/uygulanmış ve giderek (suyun buharlaşma enerjisini de dönüştürmeyi ve kullanmayı öğrendikten sonra) bugün anladığımız/algıladığımız biçimde makineleşme (/sanayileşme) başlamıştır.

“Endüstriyel Ürün” ve Sanatsal Tasarımla İlişkisi

Hiç şüphe yok ki bugün, makinelerle (ve seri olarak) üretilmemiş her hangi bir ürün bulmak hemen hemen imkansızdır; pratikte her şey bir “endüstri ürünü”dür. Artık ürünler, üretmenin değil ticaretin ön plana çıktığı günümüzde, başka bir kriter ile değerlendirilmekte, içlerinde sanatsal tasarım öğesinin olup olmaması ile kategorize edilmektedirler. Artık günümüzde un ile ekmek ve tabak üçlüsü arasında, her üçünün de endüstriyel ürün olmasının (benzerliklerinin/aynılıklarının) ötesinde, üretimlerindeki sanatsal tasarım öğesinin varlığı (farklılıkları) ile ilişki kurulmaktadır. Bu anlamda tasarım kavramı da artık “farklılaşmış/özelleşmiş” ve böylece, bu yazının ilk cümlesi de içeriğine italik olarak eklediğim artılarla “tasarım kavramı, ürünü satmaya (belli bir hedefe/amaca/ihtiyaca...) yönelik mühendislik disiplinleri ile sanatı birleştiren (planlı/sistemli...) düşünce ve bu düşünceyi en seri/ucuz üretme (hayata geçirme / uygulama / anlatma...) çabası ile bir yenilik/değişiklik/buluş (yol/usul/yöntem...) araştırma / bulma / kullanma... eyleminin ifadesidir.” şekline bürünmüş olur. Sanayileşme öncesindeki “tasarım” tamamen işlevsel bir amaç (kol emeğine dayalı salt fayda) gütmekte (yani salt –fakat ilkel- mühendislik amaçlı) iken sanayileşme sonrasında kendi zıt kutbunu (farkını) yaratmış (yaratmak zorunda kalmış) ve böylece “tasarım” artık sanatsal içeriği ile gelişmiş mühendislik disiplinleri altında tamamen “ticari bir amacın aracı” da olmuştur.

Tasarım kavramının “ürünü satmaya yönelik düşünce”ye (yani ticari bir amaca) yönelerek dönüşmesi/bölünmesi/farklılaşması, ürünün, talepten daha fazla üretildiği ve piyasada rekabet olduğu anlamına gelir. Rekabetin temel silahı ise ucuzluktur ve (insanın en temel ve en doğal yeteneği olan) tasarımın, sanayileşmenin süregeldiği/olgunlaştığı süreçte olduğu gibi salt işlevsel (yani salt mühendislik tabanlı) olarak kalması, hem zaman hem pazar ve hem de maliyetler üzerinde aşırı bir baskı yapması ile imkansız hale gelir. Ürünü ucuzlatabilecek tek yol, şüphesiz ki yeni mühendislik teknikleri geliştirmektir fakat bu uzun soluklu ve masraflı yolda yürürken ürünü de piyasada satmak ve böylece zaman kazanmak daha doğrusu piyasadaki pazar payını da kaybetmemek (ve üretimi finanse etmek) gerekir. Bunun en etkili ve ucuz yolu, ürünün kabuğunda (rekabetin dayattığı zaman aralıklarında) estetik değişiklikler yapmaktır. İşte bu nedenle, tasarımın iki farklı kutbu, işlevsel ve sanatsal tasarım (yani mühendisler ile endüstri ürünleri tasarımcıları) birbirlerinden ayrılamazlar, beraber çalışmak ve işbirliği içinde olmak zorunlulukları vardır.

Endüstriyel Ürünlerde “Alanlar Kuramı”

Buğdayın fabrikalarda (sanayide) öğütülmesi ile üretilen un, yukarıda açıklamaya çalıştığım şekilde, kendi başına (ticaret kapitalizminde) bir “endüstriyel ürün” olarak kabul edilmez. Fakat, ambalaj içine konan ve market raflarında yerini alan un, artık bir endüstriyel üründür çünkü ambalajı ona bir “kimlik” kazandırmıştır. Ancak, bu ambalaj, endüstri ürünleri tasarımcısının değil, grafik tasarımcısının (salt sanatsal) bir eseridir ve aynı şekilde, mühendislik disiplinleri ile de bir ilgisi/ilişiği yoktur. Bu anlamda/mantıkla düşünüldüğünde, bütün tarımsal ve kimyasal ürünler ile petrol (ve her türlü yakıt) türevleri, her ne şekilde üretilmiş ve pazara sunulmuş olurlarsa olsunlar, endüstri ürünleri tasarımcısının ilgi alanı ve konusuna girmezler.

Ben, endüstriyel ürünlerin “otomotiv, beyaz eşya, mobilya...” gibi sektörlere ayrılarak incelenmesini, kusurlu/eksik ve hatta tamamen yanlış buluyorum. Çünkü bu tür bir gruplandırma, meslekler arasındaki “alan kaymalarını” açıklamakta yetersiz ve anlamsız kalıyor. Bu yazı sonunda verdiğim tabloları, tamamen kendi anlayışım (ve bu eleştirim) doğrultusunda tanzim ettim. Bu tabloların, burada göstereceğim şekilde okunması, hem “endüstri ürünleri tasarımının ne olduğu” ve hem de global pazarlarda “ülkemizin sosyo-ekonomik durumunun anlaşılması” konusunda okura (inanıyorum ki) çok daha açık bir görüş ve fayda sağlayacaktır.

(Tablo: I) basit ürünleri gösterir. Ürünleri "basit" olarak adlandırmamın sebebi, tek bir parçadan yapılmış olup-olmamaları gibi "niceliksel" bir değerle ilintili değildir; gerek “enerjiyi dönüştürmemeleri” gerekse tek bir kişi tarafından imalata hazırlanabilmeleri (hatta imal edilebilmeleri!) şeklindeki "niteliksel" özellikleri nedeniyledir (yani doğrudan projeleri ile ilgilidir; daha detaylı bilgi için Makinatek Dergisinin Eylül 2004 sayısındaki Endüstriyel Ürünlerde Enerjinin Dönüşümü adlı yazıma bakabilirsiniz). Bu "alt alan" grubuna giren ürünlerin hepsi, istisnasız bütün sanatsal eğitim veya eğilimlere sahip (amatör veya profesyonel) tasarımcılar tarafından tasarlanabilirler. Prestij ürünlerinin büyük çoğunluğu bu gruptadır. Meslekler arasındaki alan kaymalarında öne çıkan ürünlerin (hemen) hepsi ile (sergilerde ve) yarışmalarda konu edilenler, bu gruptadırlar. Örneğin, tasarımcı için "kanape / kapı kolu / kahve takımı veya yatak odası" tasarlamak açısından tek farklılık, tasarımlarını (n imalatını) kimin yapacağıdır; en fazla, (yapımcı tarafından) minik (zorunlu teknik) düzeltmeler olacaktır, daha fazlası değil. Bunun yanı sıra, bu ürünlerin bazıları (örneğin, diş fırçası, fotoğraf makinesi, çaydanlık vb) günümüzde alan değiştirmiş ve (tablo:3) kapsamındaki “enerjiyi dönüştüren ürünler” olarak da adlandırabileceğimiz “bileşik ürünler” grubuna geçmişlerdir.

(Tablo: II) ile gösterilen ürünler ise, tıpkı "Tablo:I" kapsamındaki ürünler gibi istisnasız her tasarımcıya konu olabilirler ancak, bu tasarımların gerek teorik aşamalarında ve gerekse pratik (üretim) aşamalarında (yani projelerinde) kesinlikle mühendislik bilgi ve birikimi (disiplini) ile gözetimi (desteklenme/yönlendirilme) gerekir. Bu özel durumları ile (genellikle) sadece "endüstri ürünleri tasarımı" eğitimi almış (veya pratikte ihtisaslaşmış) bireylerin veya (sanatsal yeteneklere sahip) mühendislerin başarılı olabilecekleri "ihtiyaç" ürünleri olarak öne çıkarlar. Ben bu alanı, (tasarımcısı açısından) çok kesin sınırlar içermediği için, "orta alan" olarak değerlendiriyorum.

(Tablo: III) bileşik ürünleri gösterir (bu kavram, ürünün "sökülür-takılır" birden çok parçadan oluşmasını değil, ürünün “enerjiyi dönüştürdüğünü” ifade eder). Bu ürünlerin tamamı, mutlak surette konusunda uzmanlaşmış atölye veya fabrikalarda ve ilgili mühendis ve mühendislik disiplinleri (ve gerekli teknolojik donanım) ile tasarlanır ve üretilirler. Bu grup içinde, ülkemizde hiç yapılamayanlar olduğu gibi, küçük bir kısmı merdiven altlarında bile imal edilebilecek kadar basit olanları da vardır. Hemen hemen büyük çoğunluğu, katma değeri çok yüksek ve hem tasarımcıların ve hem de mühendislerin özel olarak ihtisaslaşmalarını ve birlikte çalışmalarını gerektiren (pek çoğu ne yazık ki ithal edilen) ürünlerdir. Ben bu alanı "orta-üst alan" olarak adlandırıyorum çünkü bu alan, endüstri ürünleri tasarımcılarına göre "üst" alandır fakat mühendislere göre "orta" alandır. Ülkemizin kalkınması, bu orta-üst alanda, endüstriyel tasarımcı ile mühendisin işbirliğine bağlıdır. Fakat pratikte (sonuç bölümünde açıklayacağım gibi) en büyük tökezlenme(!) de bu alanda çıkmaktadır.

(Tablo: IV) ile gösterilen grup listelerinde ise, endüstri ürünleri tasarımcılarının pek ender olarak (otomotiv sektörü?) projelerinde yer aldığı, hatta pratikte asla yer bulamayacakları (ve gerek de olmayan), ağırlıklı olarak (ve tamamen) sadece mühendisler tarafından ekonomiye kazandırılan
üst-alan ürünleri vardır. Bu alan, özellikle "tıp, araçlar ve ağır iş makinaları" listelerinde ekonomik ve teknolojik olarak geri kaldığımız ve ithalatını yaptığımız ürünlerle doludur.

Tabloları Yorumlamak

Tabloları, soldan sağa doğru (en solda bir olarak) yanyana dizecek olursanız, soldan sağa doğru gelişen bir "ekonomik / teknolojik değerlendirme" şeması elde etmiş olacaksınız. Biraz düşünecek olanlar, ülkemizde, ekonomik ve teknolojik yetersizliğimizden kaynaklanan, sağdan sola (üst alandan alt alana) doğru bir "akış" olduğunu hemen fark edeceklerdir. En sağda (tablo:4) yer alan (çoğu kendi kendisini kopyalayabilen) ağır iş makineleri ile inşaat ve savunma sanayilerinin can damarını oluşturan araçların nerede ise tamamının yurt dışından ithal ediliyor olması, bu makineler/araçlar üzerinde eğitim görmüş mühendislerimizin pek çoğunun işsiz kalmaları ile sonuçlanmakta, en değer vermemiz gereken (ve en çok faydalanabileceğimiz) beyinler, sol taraftaki orta-üst alana doğru hareketlenmekte, baskı yapmak zorunda kalmaktadırlar. Ne yazık ki bu alan da onlara iş sağlayabilmekte yetersizdir çünkü en yüksek katma değere sahip ürünler (bakım+spor ve digital ürünler) mühendislerin kendi üst alanlarında da olduğu gibi, yurt dışından ithal edilmektedir. Bu, aynı zamanda, endüstriyel ürün tasarımcısının da işsiz kalması veya eğer iş bulma şansı varsa, mühendisle rekabete girişmesi(!) anlamına gelir.

Bir numaralı tabloda yer alan ürünlere doğru, dışardan (alan kaymaları şeklinde: alaylılar, grafikerler, ressamlar, heykeltraşlar, modacılar, mimarlar... tarafından) inanılmaz bir akış vardır (ki gelişmiş bir ekonomide bu bir zenginliktir!) ve içerden, (tablo:4)den (mühendislik disiplinlerinin en gelişmiş olduğu alandan) gelen baskı ile bu iki kuvvet, özellikle (tablo:1'deki) cam/seramik ve ahşap sektörlerinde bir anafor yaratmaktadır. Ne yazık ki, (tablo:1) deki alanda bile yerli tasarımcı ile mühendisin şansı ithal ürünler karşısında giderek zayıflamakta, örneğin bir “Çin” istilası yaşanmaktadır.

Şüphe yok ki (desteklenmeyen, teşvik edilmeyen) sermaye (KOBİ), tek kişiye iki iş yaptırmayı tercih edecek olursa (başka çaresi var mıdır?), endüstriyel tasarımcıyı "işsiz bırakmak", mühendisi "kaldıramayacağı bir yük altında bunaltmak" ve kendisini ise "rekabete dayanamayan ürünleri ile çaresiz kalmak" kısır döngüsüne sokacaktır. Bu arada kendisine yapılan "markalaşma" telkinleri ve dayatmaları ise (markanın arkasında "ayakta durabilen bir ürün" olmadığı için), "tanındıkça batmak" gibi bir başka ekonomik açmaz yaratacaktır.






Bu makale Makale Bileşim Yayıncılık A.Ş ait Makinatek dergisinin Mayıs 2006 tarihli 103.ncü sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

3 Mart 2006 Cuma

BEYİNDE AYRIŞIK DÜZENLEMELER

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Mart 2006






Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

1 Mart 2006 Çarşamba

BEYİNDE AYRIŞIK DÜZENLEMELER

Cisimsiz Eserler

Bilim adamları (özellikle matematikçiler ve teorik fizikçiler) ile sanatçılar, çoğunlukla "soyut" kavramlarla düşünür ve "soyut eserler" verirler. Bu tür (çoklukla yalnız çalışan / düşünen) insanların ya bir "dâhi" olarak kabul edilmek ve insanlık tarihinde yer almak ya da (sıradan olmak ve) tamamen "unutulmak" gibi (iki aşırı uçtan birini işaretleyen) kötü bir yazgıları vardır. Çünkü bu insanların "öykünmek" yani "taklit etmek" lüksleri yoktur. Eserlerine doğrudan kendilerinin cisim / şekil verebilme ayrıcalığı ile sanatçılar, resim / heykel / şiir / müzik gibi (çalıştıkları) her(hangi bir) alanda takdir, maddi veya manevi bir karşılık bulma şansına (az da olsa) sahiptirler fakat bir bilim adamı (şayet başaramayacak olursa), kendinden sonrakilere bir "basamak" (veya bir akışın basit bir molekülü) olabilmekten daha fazlasını ummayı bile (çoğu zaman) düşleyemez; şansı olmayanlar zaten, laboratuarlarında veya masalarında, çözemedikleri kodların arasında kaybolur, unutulur giderler.

Bir zamanlar, neden insanların bazıları bilim adamı, bazıları da sanatçı olmak isterler diye düşündükçe cevabı, önce kendimde "içgözlem" yaparak bulmaya çalışır ve (çaresiz kalınca) bunun, çok bilinmeyenli fakat beyinde düğümlenen bir sorundan kaynaklandığına karar verirdim. Bu tür soruları çoğaltmak ve cevaplarını bulmaya çalışmak, zamanla bende özel bir araştırma merakının doğmasına da yol açtı. Örneğin, neden bazıları yüzme sporunu tercih ederler de bazıları futbol oynamak isterler diye de çok düşünmüşümdür. Bugün artık biliyorum ki beyin, soyut ile somut düşünmek veya kişisel çalışmakla takım oyunu oynamak arasında kendi özgün tercihini yapma yeteneği ile de donatılmıştır. Fakat bu tür tercihleri, sadece soyut-somut, kişisel-ekipsel gibi ikili kategorilere ayırmanın çok yanlış olduğunu da biliyorum. Bir yüzücünün, bisiklet sporu yapması kesinlikle yasaktır, oysa ki ikisi de kişisel sporlardır. Doğada gözlemlenen kartal veya şahin gibi kuşların neden sürüler halinde gezmedikleri, avlanmadıkları fakat küçük balıkların neden hiç birbirlerinden ayrılmadıkları da bir başka (kişisellik-ekipsellik) düşünce konusudur.

Bu metnin yazarı olarak ben, bu konuya objektif, bilimsel / disipliner bir açıklama getirebilecek yetkinlik ve yetenekte değilim. Kişisel perspektiften, sanırım kendimi örnekleyerek belki bir şeyleri daha iyi anlatabilirim. Üniversite öncesi okul hayatımda, geleceğime nasıl bir yön vermem gerektiğini her düşündüğümde, bir bilim adamı kadar bir sanatçı da olabilecek (ortalama düzeyde / yeterli ve birbirine eşit) eğilimlere / yeteneklere sahip olduğumu görüyor fakat kendimi iki kutuptan birine adamakta da kararsız kalıyordum (orta öğrenimimi elektronik üzerine yaptım fakat bir yandan da şiir yazar, resim yapardım!).

Sanırım, iki kutuptan birini seçmek bana, ya tarihe geçmek ya da tarihte kaybolmak gibi fazla kişisel ve iddialı görünmüş (ve beni korkutmuş!) olmalı ki, üniversite öncesinde bir kaç yıl, kararsız bir dönem yaşadım. Su gibi tembel (fakat en küçük eğimi bulabilecek kadar akıllı) olup hayatın akışına kendimi bırakmanın, hatta bir göçebe gibi "nerede akşam orada sabah" ilkesi ile yaşamanın bana göre olmadığını hayat çok çabuk gösterdi. Fakat, kaybettiğim o yıllar benim en büyük kazancım oldu: ne istediğimi ve ne olabileceğimi anladım. Ben, tamamen bilinçli ve istekli olarak, endüstri ürünleri tasarımcısı olmak istedim ve oldum; berbat bir sınav sisteminde şansın güldüğü çok az insandan biri oldum.

Neden bazı insanlar, "kaybolmak / kaybetmek" riskini göze alırlar da tek başlarına cisimsiz (soyut) eserler yaratabilmek için ömürlerini tüketirlerken (veya ömürlerine, değer biçilemez bir tarihsellik kazandırırlarken), benim gibi insanlar "ekipler halinde / işbirliği içinde çalışmak" tutkusu ile yanıp tutuşurlar?.. Bunun kaynağı korku mu yoksa gerçekten beyinden kaynaklanan bir sorun(!) mu?.. Yoksa bu, daha başka bir şey, sosyalleşen beynin işbirliği isteği, bir erdem, bir cesaret, bir özveri mi? Bu soruyu tıpkı benim gibi kendilerine soranlar için bu yazı, gerçekten faydalı (hiç değilse aydınlatıcı) olacaktır diye umuyorum. Tek başınıza cisimsiz eserler mi vermek istersiniz, yoksa bir ekiple yeni bir cisim / bir form mu yaratmayı tercih edersiniz?.. Paylaşılan bilgi büyürmüş, okuduklarımı sizlerle paylaşmak istiyorum; ya da, benim, istasyonlarını sık sık değiştirdiğim, stereo yayın yapan bir radyoyu size dinlettirdiğimi varsayın.

Ayrışık Düzenlemeler

Dr. Antonio R. Damaiso ile başlayacağım (tamamen bir tesadüf değil, biraz kastım var). Kitabının adı Descartes'in Yanılgısı. Sn. Bahar Atlamaz tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Varlık Yayınlarınca (Bilim Dizisi:2, İkinci Basım:1999) yayımlanmış. Sayfa 25-26'da şöyle diyor: " ...Burada aklıma Warren McCulloch'un bir deyişi geliyor: "Ben işaret ettiğim zaman parmağıma değil, işaret ettiğim yere bakın." (Efsanevi bir nörofizyolog olan McCulloch, gelecekteki sayısal sinirbilimin öncüsü olmanın yanı sıra bir bilge ve şairdi. Bu deyiş, bir bilgelik içeriyordu.)" Kastım kendime: yıllarca bir "kızılderili atasözü" diye bildiğim özdeyiş, bir nöroloji uzmanının kitabında karşıma başka bir kimlikle çıktı; nasıl da aldatılmışım!.. Şimdi ciddi bir alıntı, sayfa 76'dan: "Okuyucu, bu haritanın neden çift taraflı olmayıp yalnızca sağ yarıküreye meylettiğini merak edebilir; ne de olsa insan beyninin neredeyse simetrik olan iki yarısı vardır. Bunun yanıtı, insan beyninde işlevlerin, diğer canlı türlerinde olduğu gibi, yarıküreler arasında asimetrik olarak paylaşılmasıdır. Nedeniyse, büyük olasılıkla, bir düşünce ya da eylem seçme durumunda, iki yerine tek bir nihai denetimcinin olması gerekmesidir. Bir hareket yapmak için her iki taraf da eşit söz hakkına sahip olsaydı, seçim bir anlaşmazlıkla sonuçlanabilirdi; sağ eliniz, sol elinizle karışabilir ve birden fazla organla eşgüdümlü hareket üretme şansınız azalırdı. Birçok işlev için, sadece bir yarıküredeki yapıların üstünlük taşımaları gerekir, bu yapılara baskın [dominant] denir.

Baskınlığın bilinen en iyi örneği dille ilgilidir. Solakların birçoğu dahil, insanların yüzde 95'inde, dil büyük oranda sol yarıküre yapılarına bağlıdır. Bu kez sağ yarıküreyi üstün kılan bir diğer baskınlık örneği, bütünleşmiş vücut duyumunu içerir. Bu duyum sayesinde bir yanda iç organların durumları, diğer yanda ise kas-iskelet donanımının kol-bacak, gövde ve baş parçalarının durumları bir arada koordineli, dinamik bir harita içinde betimlenir. Bu, tek ve bitişik bir harita değildir, daha çok ayrı ayrı haritalardaki işaretlerin etkileşimi ve koordinasyonundan oluşur. Bu düzenlemede, vücudun hem sağ hem de sol tarafını ilgilendiren sinyallerin, en kapsamlı buluşma alanı sağ yarıküredeki (daha önce belirtilen) üç somatik-duyusal korteks kesiminde yer alır. Ne gariptir ki, kişinin kendi dışındaki uzamın temsili ve duygu süreçleri sağ yarıkürenin baskın olduğu işlevlerdir. Ancak bu, sol yarıkürede yer alan eşdeğer yapıların o durumda vücudu ya da uzamı temsil etmediği anlamına gelmez. Yalnızca temsiller farklıdır; sol yarıküredeki temsil büyük olasılıkla kısmidir ve bütünleşmiş değildir."

Aventis ödüllü Psikoloji Profesörü Chris McManus da bir kitap yazmış. Özellikle içeriği çok zengin, dili çok akıcı kitabı Sn. Ayşegül Turan Türkçeye çevirmiş. Adı, Sağ El Sol El. Özellikle meslektaşlarımın bu sol el kullanımı konusunda hassas ve dikkatli olmaları gerektiğine inandığım için şiddetle tavsiye ederim. Güncel Yayıncılık tarafından (Açık Bilim:34) Ağustos 2005 tarihinde birinci basımı yapılmış. Sayfa: 259'dan bir alıntı:

"Sol lob ve sağ lobdan sanki her ikisi de farklı kişilikleri olan, birbirinden tamamen bağımsız organlar gibi bahsetmek kolaydır, fakat tabii ki bu yanlıştır. Her ikisi de tek bir kişi yaratmak için birlikte çalışırlar. İki yarı küre birbirine büyük bir lif yığını olan corpus collosum ile bağlıdır, loblar bununla haberleşir ve işbirliği yaparlar. Bu durum dil kullanımında görülebilir ki bu sadece ve sadece sol lobun görevi değildir. Böyle olsaydı, sağ lob hasarı olan hastaların konuşma yeteneklerinde sorun görülmezdi. Geniş bir kelime hafızası ve iyi dilbilgisi ile konuşabildikleri kesinlikle doğrudur. Öte yandan dil kullanımları normal değildir, konuşmanın müziksel ahengi olan prosodileri yoktur. Prosodi sayesinde ses tonları iner ve çıkar, kelimeler hızlı ya da yavaş söylenir ya da yüksek veya alçak sesle çıkar, ki bu duygu ve vurguyu belirtmemize yarar. Prosodisiz konuşma telefonlarda duyulan bilgisayar konuşmalarına benzer. Dilin sağ loba bağlı olan tek bölümü prosodi değildir: mecaz, hiciv ve nükteli konuşma da sağ lob kaynaklıdır. Kısaca, dil dediğimiz zengin iletişim sistemi sağ ve sol lob dediğimiz her iki bölümün kendine özel katkısına ve birlikte çalışmasına bağlıdır."

Bu kadar güzel bir kitaptan iki alıntı daha yapacağım:

Sayfa 313: "İki ile üç milyon yıl önce insan beyninin asimetrikleşmiş olması gerekir. Tabii ki halihazırda iki parçadan sağ ve sol beyin lobundan oluşmakta, corpus collosum adını verdiğimiz devasa sinir lifi demetiyle birbirine bağlanmaktaydı. Oldukça büyük ve hızlı olmasına rağmen, corpus collosum her lobda olan çok sayıdaki sinir trafiği göz önünde bulundurulduğunda yavaştır ve kapasitesi sınırlıdır. Merkezi büroları kuzey ve güney kürede bulunan büyük bir küresel şirket düşünün, her ikisinin de güçlü bir bilgisayarı var, fakat aradaki bağlantı eski tip telefon kablolarıyla sağlanıyor."

Sayfa 261-262: "Corpus collosum iki yarım beyinden bir tam beyin yapar. Corpus callosum kesildiğinde, her lob elinden geleni yapar fakat hiçbirinin eksiksiz bilişsel alet çantası yoktur. ...Her ne kadar sağ ve sol lobdan birbirlerinden tamamen bağımsızmış gibi bahsetmek istek uyandırıcı olsa da aslında iki yarım beyin tek ve entegre olmuş bir şekilde bütün olarak çalışmak için tasarlanmıştır."

Şimdi, ODTÜ Psikoloji Bölümü 1987 mezunu Sn. Derya Sürekli'nin, 1999-2003 yılları arasında üniversite öğrencileri arasında gerçekleştirdiği araştırmalarını kaleme aldığı ve Beyin Asimetrisi / Çift Beyinli İnsan adı ile Evrim Yayınevinden (Aralık 2004'de) yayımlattığı kitabından, bu yazı ile ilgili gördüğüm alıntılar yapacağım. Şunu belirtmeliyim ki bu kitap, benim gibi amatör araştırmacıları kat be kat aşan bir bilimsel araştırmanın dev bir örneğidir.

Sayfa 88: "...Beyin büyük birleşeği bir yarıkürenin diğerinin yaptıklarından haberdar olmasını sağlar. Eğer beyin büyük birleşeği (korpus kallozum) kesilirse "kedi" kelimesini okuyup anlayabilir (sol yarıküreyi kullanarak), ama kediyi gözünüzde canlandıramazsınız (sağ yarıküreyi kullanmanız gerekirdi). "

Sayfa 93: "Munday'in (1993) çalışması da göstermiştir ki, mesleki alanlara özgü yarıküresel işleyişler bulunmaktadır. Sanat dallarında genellikle çift işleyiş ya da sağ işleyiş öncelik kazanırken, analitik, sözel, nicel işlemler gerektiren bilgisayar programcıları sol işleyişe daha çok başvurmaları, işlemleri ayrıntıları ve sırasıyla yerine getirmelerini sağlamaktadır. Diğer yandan sezgisel, ilişkisel, bütünlükçü (global) işleyiş özelliklerine sahip sağ ise, sanat gibi dallarda faaliyet gösterenlerin sıklıkla başvurdukları yarıküre olmak özelliğindedir. Sağ yarıkürenin yaratıcılığı arttırma özelliği, aşırı karmaşık (kompleks) durumlardaki işlevleri, duygusal yönü, sanatçılara eserlerinde zengin materyaller sunmalarına yol açabilir. Belki sanatçıların her iki yarıkürenin işleyişine eşit bir biçimde başvurmaları onlara fazladan bir yarar sağlamaktadır."

Dördüncü alıntıyı, artık aramızdan ayrılmış olan Dr. Med. Psikiyatr Sn. Serol Teber'e bırakmayı uygun gördüm. Davranışlarımızın Kökeni adlı, Say Yayınları tarafında 2004 senesinde 12. baskısı yapılan kitabın 98. sayfasından:

"Gözlemciler, yeni teknik verilerin sağladığı bilgilerle beyin içi yapılarına ve onların birbirleriyle olan ilişkilerine daha değişik açılardan yaklaşılmasının gereğini duymuşlardır.
Artık salt yapısal-anatomik değerlendirmeler sorunlara yanıt veremez olmuştur. Örneğin beyin içinde birbirlerinden ayrı yerlerde bulunan çeşitli sinir çekirdeklerinin gereksinme olduğunda aynı sistem içindeymişçesine birlikte çalıştıkları saptanmıştır.
Alışılagelmiş yapısal bütünlükler, yerlerini dinamik, işlevsel örgütlenmelere bırakmaktadırlar. Örneğin yapısal olarak beynin şakak (Temporal) lobunun bir bölümü olan hipokampus, bu tür bir işlevsel birliği oluşturduğundan artık yeni bir örgütün, limbik sistem'in içinde incelenmektedir."

Seçtiğim son, beşinci alıntı, Beatrice Lenoir tarafından yazılmış Sanat Yapıtı adlı (YKB. yayınlarından dördüncü baskısı İst. Mart 2005 tarihli, Sn. Aykut Derman tarafından çevrilmiş) kitabın 130-131-132.nci sayfalarından (not: orijinal metinde italik ile yazılı kelimeleri, bu alıntıda farklı olmaları için koyu renkle gösterdim):

"Dehanın Önceki Tanımlamasının Açıklaması ve Doğrulanması"

"Dehanın, öykünme anlayışı'na bütünüyle karşı çıkması gerektiğinde herkes aynı düşüncededir. Öğrenme, öykünmeden başka bir şey olmadığına göre, öğrenme konusundaki en büyük yeti, en büyük kolaylık (yetenek) bu tanıma göre, deha olarak değerlendirilemez. Kaldı ki insan, başkalarının düşüncesini benimsemeksizin kendi düşünüp ortaya bir şey koysa, hatta sanatın ve bilimin yararına birçok şey bulgulasa bu, böyle (çoğu kez engin) bir beynin (basitçe öğrenmekten ve öykünmekten öte bir şey yapamayan kişinin bön olarak adlandırılmasına karşılık) dâhi sayılması için yine de doğru ve yeterli bir neden oluşturmaz; bunun nedeni, bütün bunların kolaylıkla öğrenilebilir şeyler olması, böylelikle de her durumda, çalışma sayesinde öykünme aracılığı ile öğrenilebilecek şeylerden farklı olmaksızın, kurallara göre araştırmanın ve düşünmenin doğal çizgisi üzerinde yer almasıdır. Örneğin insan, benzeri buluşları gerçekleştirebilecek ölçüde engin bir beynin sahibi olan Newton'un ölümsüz yapıtı Doğa Felsefesinin İlkeleri'nde sergilediği her şeyi kusursuz öğrenebilir; ama öte yandan, şiir sanatı için düşünülüp ortaya konmuş en ayrıntılı kavramları öğrenmiş, elinin altında da en kusursuz şiir örnekleri bulunan kişi, düşünce zenginliği taşıyan şiirler yazmayı öğrenemez. Bunun açıklaması, Newton'un, geometrinin temel öğelerinden başlayıp en önemli ve en derin bulgulamalarına varıncaya kadar katettiği aşamaları yalnızca kendisi için değil, herkes için bütünüyle açık seçik kılabilmesidir; buna karşılık Homeros olsun, Wieland olsun, şiirsel zenginlik içeren, aynı zamanda entellektüel bakımdan güçlü düşüncelerin beyninin içinde nasıl ortaya çıkıp bir araya geldiğini açıklayamaz, çünkü bunu kendisi de bilemez; böyle olunca da kimseye öğretemez. Dolayısıyla, bilim alanında en büyük bulgulamaları yapmış kişi üstünlük bakımından öykünmeciden ve en çalışkan öğrenciden yalnızca derece olarak ayrılır, oysa doğanın güzel sanatlar bakımından donanımlı kıldığı kişiden öz olarak farklıdır. Bununla birlikte bu, sahip oldukları yetenek bakımından doğanın gözdeleri olan ve insan soyunun kendilerine çok şey borçlu olması gereken kişiler karşısında değersiz oldukları anlamına gelmez. Bilim adamlarının, dâhi olarak adlandırılmayı hak eden kişiler karşısındaki en büyük ayrıcalıkları, onların yeteneklerinin, sürekli gelişen bilgilerin yetkinleşmesine ve bu yetkinleşme sayesinde yararlı olan her şeyin ortaya konmasına katkıda bulunması, aynı zamanda başkalarının da bu bilgilerle donatılmış olarak eğitilmelerini sağlamasıdır: gerçekten de dâhi için, sanat bir noktada durur, çünkü onun daha ötesine geçemeyeceği bir sınır vardır -bu, onun o anda uzun süreden beri varmış olduğu ve geri dönemeyeceği sınırdır; üstelik bu, dâhinin bile başkalarına iletemeyeceği, doğanın her dâhiye doğar doğmaz ayrı ayrı bağışladığı bir yetidir: dolayısıyla da onunla birlikte yok olup gider, ta ki doğa günün birinde aynı yetileri yeniden bir başkasına verinceye kadar; bu kişinin aynı biçimde, kendinde varolduğunu bildiği bu yeteneğin ürünlerini ortaya koyması için tek bir örnek görmesi yeterli olur."

Şimdi Kolaj Zamanı

Benim seçtiğim radyo istasyonlarından benim seçtiğim bölümleri dinlemiş gibi oldunuz. Yayınların stereo değil, mono olduğunu iddia edenleriniz olacaktır. Fakat bu çok normal, hiçbir aktarma, bütünün tamamını kapsamaz ve aktaranın duygularından / tercihlerinden de bağımsız olamaz. En çok değer verilen yayınlar ise, aktarımlar üzerine kurgulananlardır(!). Ben, sanatsal yönü ağır basan bir tavsiye ile bütün bunları, tablolardan kesilmiş küçük küçük parçalar olarak kabul etmenizi istiyorum; herkes kendi dilediği gibi parçaları birleştirsin, aralarını gönlüne göre doldursun ve kendi özgün kolajını yapsın istiyorum. Aslında en büyük arzum, hepinizin içinde var olan sanatçıya seslenmek, tabloların tamamını kendi gözlerinizle görmek isteğini sizlerde yaratabilmek; alıntı yaptığım kitapları okuma isteğini sizlerde uyandırabilmek.

Son Söz

Genel olarak anlaşılan o ki, ayrışık düzenleme ile yaratılmış beyin, kendi parçalarını bir "koordinasyon" veya bir "sistem" içinde (ve ortaklaşa) kullanmaktadır. Sağ ve sol loblar arasındaki iletişim, corpus collosum ile sağlanmakta fakat (benim okuduklarımdan çözemediğim bir durum olarak) bu iletişim isteğinin nereden kaynaklandığı ise bilinemez kalmaktadır (bu -eğer- istek -ise-, eğitimle çoğaltılabilirmi?). Sağ ve sol loblar arasında bir rekabet (veya kıskançlık?) kesinlikle yok gibi görünmekte hatta tam tersine kayıtsız/koşulsuz bir şekilde baskın (veya yetkin/yeterli) olan parça ile yardımlaşma (öğretilebilirmi?) durumu ortaya çıkmakta, kişilik çatışması (veya bölünmesi) gibi bir uyumsuzluk da yaşanmamaktadır.

Beyin, kendi çalışma sistemini, kendi oluşturduğu çokluklarda (aileden topluma ve hatta tüm insanlığa kadar) niçin bir model olarak uygulamamakta, farklı davranmaktadır? Örneğin, işlevleri ile, yağ ve su gibi/kadar birbirlerine aykırı görünen iki yarısını (yani sağ ve sol loblarını) kendi içinde organize edebiliyor, sistemli ve randımanlı olarak (hiç değilse teoride) kullanabiliyorken, toplumsal hayatımızda bunu (neden?) başaramamaktadır!.. Bir sivrisineğinin bile sırrının çözülemediği (tıp bilimlerinden aerodinamiğe kadar) doğanın bütün bir teknolojimize örnek olduğu dünyamızda, -toplumsal hayatımızda- kendi beynimize aykırı yaşamamızdaki (onu örnek almayışımızdaki) sebep acaba nedir? İçgörü ile veya dışgözlem, her ne şekilde olursa olsun, farkına vardığımız, kişisel ve/veya toplumsal bütün sorunlarımızın çaresini, asla çözemeyecek bile olsak, gene beynimizde bulabiliriz; o bize sadece kendisini vermiyor. Kendisini sorgulayan beynimiz, kendisinden binlerce kere daha mükemmel "yapay zeka"yı da yaratacak fakat ona "kendisini algılamayı, kendi kendisini çözmeyi" asla öğretemeyecek, onu "insan" yapamayacak.

Ben, okulu bitirip piyasaya atıldığım ilk yıllarda, neden bir endüstri ürünleri tasarımcısı olmakta/kalmakta direttiğimi çok sormuşumdur kendime. Ben bir "sınav kurbanı" değildim, isteyerek seçtim bu mesleği; bir (kendimle) uyumsuzluk değil ama pişmanlık yaşadığım anlar çok olsa da, genel olarak (artık) mutluyum. Sanırım, başlangıçta da dediğim gibi, iki kutuptan birini seçmek "ya bilim adamı/mühendis ya da sanatçı olmak" tercihi bana, "ya tarihe geçmek ya da tarihte kaybolmak" gibi fazla kişisel ve iddialı görünmüş (ve beni korkutmuş!) olmalı ki, "ekipler halinde/işbirliği içinde çalışmak" gibi kişiliğimle (ve corpus collosum ile) uyumlu bir mesleğe yönelmişim (oysa ki beni -ve hepimizi- eğitim sisteminin yönlendirmesi gerekmezmiydi?). Belki de bende "kişisel hırs" eksikliği vardır, korku zannettiğim şey belki de tam olarak bu eksikliktir. Fakat, bu beni daha ileri yargılara götürüyor: "dâhi olmak için hırslı mı olmak gerekir?" Newton veya Homeros ve benzerleri hep "hırslı" mı idiler? Hangisi önce gelir: dâhilik mi yoksa hırs mı? Gene dönüp kendime bakıyorum: ben de hırslıyım (fakat dâhi olmadığımı bildiğim için) ekip olarak yüklendiğimiz işe öyle sarılıyor ve kişiselliğimi (ve bencilliğimi!) de unutuyorum ki, sonuçta hiç bir yerde ismim geçmemesine rağmen (tuhaftır!) huzur ve mutluluk duyuyorum. Galiba, (bende hiç olmayan) dehadan önce gelen hırs fazla hayırlı olmuyor.

Asla bir genelleme yapmıyorum, kendimi dışa vuruyor ve duygularımı yazıyorum; bu metni okuyanlara, kendi özeleştirilerini yapmaları için örnek olmaya çalışıyorum. Ne kendi reklamımı yapmak ne de kimseyi (veya bir mesleği) yargılamak (veya yüceltmek) durumunda değilim (her ikisine de ihtiyacım yok), tam tersine, meslekler arasında köprü kurmaya çalışıyorum Olsa olsa eğitim sistemimizi gözden geçirmekten başka bir önerim de olamaz; ihtiyaç duyduğum şey (şikayetim?) kişisel değil; eğer böyle olsaydı, başka şeyler yapardım, yazmakla uğraşmazdım.

Bu makale, Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Mart 2006 tarihli 101 nolu sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

2 Şubat 2006 Perşembe

VİTRİNDEKİ SANAT

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Şubat 2006




Bütün makaleyi oku - text metin >>

Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

1 Şubat 2006 Çarşamba

VİTRİNDEKİ SANAT

Modernizm, Guernica ve Ötesi

Modernizm, (resim ve heykelde) sanatın, XIX.ncu yüzyıl sonlarına kadar -sanki- bir fotoğraf makinası gibi mekanik veya kendi gözlerimizle algıladığımız biçimi ile de organik bir bakış açısından konusunu ifade etme tarzına (rönesans sanatına) bir tepki olarak doğmuş; sanatçının hisleri üzerine kurulmuştur. (Bu cümlede, kendi aile albümü için fotoğraf makinesi kullananları, amatörce resim çekenleri örnek alıyorum; son derece saygı duyduğum fotoğraf sanatçılarına yönelik bir gönderme, ard niyetim olamaz). Modernist resim ve heykelde sanat "soyuttur" (modernist mimari ise "işlevsel"dir) ve o kadar da kişiseldir (kişinin ruhsal yapısına / durumuna bağlıdır) ki asla -endüstriyel tasarımcılıkta olduğu gibi- güdümlenemez. 

Modernizmde -ve sonrasında- sanat, sipariş üzerine yapıl(a)maz (teknoloji bu yükü sanatın üzerinden almıştır) yani bir modern sanat eseri ancak sonradan metalaştırılabilir, alınır satılabilir fakat yapılmasındaki amacı ticari değildir; soyut bir eserin ticari olabilmesi zaten kendi tabiatına da aykırıdır. Çünkü bir soyut sanatçı, kendisini "form/biçim" ile ifade eder fakat bu biçim, dış/görsel dünyamızdaki herhangi bir nesneye / somut şeye ait olmadığı için, bir başkası (öteki) tarafından sipariş edilmesi söz konusu olamaz. Sanatçının ortaya koyduğu form/biçim, sanatçının içsel duygularını / ruhsal yapısını / felsefi görüşlerini / yeteneklerini / mesajını... iletmek / dile getirmek üzere kurguladığı, oluşturduğu renksel / şematik / geometrik (oransız) oranlardan türetilmiş görsel bir düzenlemeden, eklentilerden ve/veya mecazlardan (soyutlamalardan) başka bir şey değildir. Modern bir sanat eseri, modernizm öncesindeki sanatın yarattığı hayranlık duygusundan çok daha farklı bir algılama deneyimi yaşatır; yapımcısının içindeki barajlardan boşalan duygu selleri ile doldurulmuş bir enerji kaynağına benzer: ruhsal bir gerilimle çekim gücü yaratır, seyircisi ile bütünleşir ve adeta tek bir vücut olur.

Herhangi bir endüstriyel ürün (çağımızda) tasarımcısına ancak teknolojisinin sınırlarına kadar (ve salt işlevsel / maddi) bir "form/biçim" özgürlüğü verebilir. Bu sınırların kalkacağı (gelecek) yıllarda/asırda yaşayacak olanların, (resim ve) yontu sanatlarından vazgeçmeleri veya bu sanatlardan,  görselliğin yanında bir de işlevsellik beklemeleri, kendi tercihleri(!) olacaktır. Resim ve yontu sanatlarının, (nano) teknolojinin (ve yapay zekanın) sağlayacağı sınırsız verilerle ve insanın değişen ihtiyaçları ile endüstriyel ürünlerde "soyut" formlar/ biçimler halinde görselleşe(bile)cekleri gelecek zamanlarda çocuklar, örneğin (günlük besinleri olan) peksimet şeklindeki tabletlerde (her gün farklı) Picasso'lar yiyebilecekler ve müzelerde 21.yy.dan kalma, üzeri garipsedikleri renk ve şekillerle dolu çaydanlıkları seyrede(bile)ceklerdir. Bir soyut sanatçıya bir başkası (öteki) tarafından sipariş veril(ebil)mesinin mümkün olması, soyut ile somutun başaşağı yer değiştirmesi demek olacaktır ki orada (salt veya değil) sanatın, insan eli ile yapılmış hiç bir türü de olmayacaktır. Ancak, burada bir paradoks da ortaya çıkabilir: grafik, moda, endüstriyel tasarım, mimarlık gibi bütün uğraşların yapay zeka tarafından (sanal ortamda) yapılacağı gelecekte insanlık için (bence) yapılacak sadece iki (somut) iş kalacaktır: resim ve heykel sanatçılığı ile mühendislik.

Modern sanatta da sipariş üzerine eser verildiği savı ileri sürülebilir ancak konular veya hiç değilse konuların ifade ediliş tarzı üzerine bir ipotek konulduğu iddiası havada kalır. Yeri gelmişken, Picasso'nun Guernica adlı (duvar) resminin, Paris Dünya Fuarında sergilenmek üzere İspanya hükümeti tarafından verilmiş bir sipariş üzerine çizildiğini ancak konusunun (ve ifade ediliş tarzının) tamamen sanatçının özgür iradesi ile (aniden çıkan iç savaşa göre) biçimlendiğini de burada hatırlatmak yararlı olabilir diye düşünüyorum. Ben, endüstriyel tasarımcılığın bir "salt sanat" olmadığı (kendi özgün!) tezimi açıklamaya çalışıyorum. İçine "sanat katılmış" bir endüstriyel ürünün, bir sanat eserinden farklı olarak, konusu / işlevi / amacı.... önceden belli "salt ticari" bir amaçla üretildiğini yani bir "meta/mal" olduğunu ve bu sanatı oraya koyan (o ürüne gizleyen) sanatçının ise (asla sanatçı olduğunu inkar etmiyorum fakat) "güdümlü bir sanat" yaptığını iddia ediyorum. Bu düşüncemi tekrar açıyor ve kolay anlaşılabilmek için maddelere döküyorum:

Endüstri ürünleri tasarımcıları sanatçıdırlar fakat:

1. Endüstriyel ürünler, (önceden belirlenmiş) ticari amaçlarla yapıldıkları için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
2. Endüstriyel ürünler, (kişisel) soyut değerlerin bir ifadesi olmadıkları için , (salt) sanat değeri taşımazlar.
3. Endüstriyel ürünler, teknolojiye bağlı/bağımlı oldukları için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
4. Endüstriyel ürünlerde sanat, tüketiciyi "satın almaya kışkırtmak için" kullanıldığından -yani sanat ürüne bir ard niyetle gizlendiğinden- (salt) sanat değeri taşımazlar.
5. Endüstriyel ürünler, seri olarak üretildikleri için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
6. Endüstriyel ürünler, zaman içinde "geliştirildikleri / iyileştirildikleri / yenilendirildikleri" için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
7. Endüstriyel ürünler, tek bir sanatçının değil, önceden belli bir konuya yönlendirilmiş / güdümlenmiş
bir ekibin ortak çalışması olduğu için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
8. Endüstriyel ürünler, tıpkı mimarlık ürünleri gibi "işlevsel / fonksiyonel" olmak zorunlulukları ile, (salt) sanat değeri taşımazlar.

"Endüstri Ürünleri" kavramı, makinalar vasıtası ile baskı, dokuma, kesme, kalıplama, döküm, pres gibi yol/usül/yöntemlerle seri olarak üretilen bütün malları kapsar. Birbirinin aynı ve birden çok üretilmiş bütün bu ürünlerin (hammadde dışında) iki temel girdisi, ilgili "mühendislik disiplinleri" (bilimsel ve teknolojik anlamda gerekli olan tüm veriler) ve -eğer üründe estetik bir gereklilik kaygısı varsa- "sanat"tır. Bu (kendi ürettiğim) çok basit tarif bile, içinde mühendislik disiplinleri olmayan herhangi bir ürünün -endüstriyel anlamda- yapılamayacağı ve sanatın (olması gerektiğinin düşünüldüğü ürün / yer ve koşullarda) sadece bir "tercih" olduğu gerçeğini (bence) yeterince açığa çıkarır. Bir adım daha öteye giderek, mühendisliğin "hayatı kolaylaştırmak" fakat (üründe kullanılan) sanatın "malı satmak" amaçlı (olmazsa olmaz!.) bir tercih olduğunu bile -kişisel olarak- söyleyebilirim. Benim görüşümde, bir ürünü satmak için o ürüne "yerleştirilen" sanatsal uğraşa "endüstriyel tasarımcılık" denilir ki bu bağlamda her zaman (ve her yazdığım metinde) anlatmak istediğim, sanatın bu şekilde "güdümlenmiş" tarzı ile artık bir "salt sanat" anlamını yitirmiş olduğudur.

Sigaraya bağlı / bağımlı olmak gibi hiç hoşlanmadığım bir şekilde anlaşılması mümkün, üçüncü maddedeki "teknolojiye bağlı / bağımlı olmak" koşulunu da (hiç sevmediğim halde bir örnek vererek -kısaca-) açıklamak istiyorum. Bu arada söylemek isterim ki yazarın anlattığı şayet okurun anladığı ile örtüşmüyorsa kusur (görünürde mantıklı bir başka sebep yoksa) elbette yazardadır. Bu ve bundan önceki hemen her yazıda verdiğim bu örnekle ben, teknolojiyi "su" olarak düşünüyorum ve endüstriyel ürünleri ise "balığa" benzetiyorum. 

Balığın suya bağlı / bağımlı olması ile herhangi bir (salt) sanatçının (tıpkı karada yaşayan herhangi bir canlının su ile kurduğu ilişkide olduğu gibi) "teknolojiyi istediği zaman istediği ölçüde ve hatta aykırı olarak kullanması" keyfiyetini / tercihini karşılaştırıyorum. Balığın "solungaçları" ile sudaki oksijeni kullanması ve üstelik suyun içinde (bir mahkum gibi!) yaşamasını, karadaki herhangi bir canlının havadaki oksijeni ciğerleri ile kullanıyor fakat suyu da içiyor olması ile karşılaştırıyorum. Ağaç Biçimli Düşünce sisteminde bunun ne ifade ettiğini de son derece iyi biliyor fakat henüz erken (ve belki de gereksiz) olduğunu bilerek -şimdilik- o konuları es geçiyorum. Burada, okurdan en çok dikkat etmesini isteyeceğim şey, su ile balığın ilişkisini bir akvaryum içinde "seyirlik" olarak değil de bir açık deniz içinde yaşam mücadelesi olarak algıladığımı da düşünmesidir.


Aristoteles Mantığı

Yukarıdaki (8 maddelik devam ettirilebilir) liste, Aristoteles mantığındaki "aynı şeye eşit olmayan iki şey, birbirine eşit değildir" kanıtsavının tipik bir örneği. Ya bu kanıtsav yanlış, ya sanatın ne olduğunu bilmiyorum ya da endüstriyel ürün tasarımını (teoride değilse bile) pratikte yanlış yaşıyorum!.. Sanatın içeriğini ve piyasada içinde çalıştığım koşulları (anlayışı) değiştiremeyeceğime göre, kendimi teselli etmek için uydurduğum(?) tezime sarılıyorum: endüstri ürünleri tasarımcıları, sanat değeri taşımayan (bilimsel / teknolojik tabanlı ve ticari amaçlı) endüstriyel ürünlere sanatsal yeteneklerini "gizlerler" yani "sanatlarını kullanırlar" ve bu yeteneği kazanabilmek için, hem teoride hem de pratikte eğitim almak zorunlulukları vardır. Modern sonrası felsefe anlayışında bu bir "kalıp", özgür düşünceye kurulmuş bir tuzak; kendimi avutmaktan vazgeçip, kendi tezimi didik didik ediyor, eleştiriyor, parçalarına ayırıyor fakat daha başka bir biçimde yeniden bir araya getiremiyorum. Hayat daha başka bir şey: ya kendinde olmak ya da kendini yaşamak ikilemini dayatıyor kısır döngüsünde. Kendimi yaşayamıyorum, mesleğimi bir (salt) sanatçı gibi de yapamıyorum(!). Akvaryumu seyrederek felsefe yapmak lüksüm olmadığını da gördükçe, var çabamla endüstri ürünleri tasarımcılığı ile mühendislik disiplinleri (kendimle sanayi) arasında bir ilişki, bir köprü kurmaya çalışıyorum.

Aristoteles mantığının Gottlab Frege tarafından 1879'da yayımlanan "modern simgesel mantık" ile bilimsel alandan silindiğini bildiğimi (bilim ve teknoloji pratiğindeki okurlara) burada belirtmeme gerek yok. Hareket kanunları hakkındaki yanlış tezlerinin ise 1687 yılında yayınlanan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri ile Newton tarafından çöpe atıldığını da herkes bilir. 21.yy.da hala onun tezleri ile düşünüyor olmamı kendime yakıştıramıyorum (!) ama galiba "hayatın kendisinde olmak" ayaklarının toprağa basması demek ve ikibin yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen bu episteme hiç değişmemiş!..

Bakıyorum: mesleğimin, otorite / yöntem / proje / ekip bağımlılığı ve benzer katı kurallar olmaksızın yapılabileceğine sadece ben değil, mesleğimin bazı (yerli ve yabancı) duayenleri de inanmıyor olacaklar ki (bence) en önde gelenleri (endüstriyel ürünlerde) tasarıma, bir "yöntem" bir "kuram" getirmeye çalışıyorlar; makaleler, bildiriler ve hatta kitaplar yazıyorlar. Bu tür metinleri okumak, mesleğimin sanatla ilişkisinde yaşadığım kuşkularımı gideriyor ve (yalnız ve haksız olmadığımı hissettirerek) içimi rahatlatıyor.

Bu yol / kuram / yöntem / metodları da eleştirmiyor değilim fakat hepsinin de hiç inkar edemediğim bir ortak noktası var: üzerinde yaşadığım toprakların sosyo-ekonomik koşulları ile az veya çok, uzlaşıyorlar, örtüşüyorlar, bana (ve hayata) yakın duruyorlar. Böyle zamanlarımda şu soruya cevap arıyorum: "Bir amaca, bir yönteme, bir kurama, bir metoda (ve özellikle, bir makalemde kendi gruplandırmama göre "enerjiyi dönüştüren / bileşik ürünler"de) bir ekibe ihtiyacı olan her hangi bir uğraş (güncel hayatta her zaman geçerli -gibi görünen- Aristoteles epistemesi'ne göre) bir "salt sanat" olamayacağına göre, niçin (bazıları) bu mesleğe bir "sanat" ve bu mesleği yapmak için yola çıkanlara da "sanatçı" muamelesi yapıyor? Bu mesleği yapmak için sanatçı (veya sanatçı yetilerine sahip) olmak ilk ve gerekli (ancak, yetersiz) şart fakat yapılan işin (salt) sanatçılık olmadığı (bence) çok açık bir gerçek iken, niçin diğer bütün tasarımcılarla (yani salt sanat yapan diğer bütün gerçek sanatçılarla)  aynı kefeye konuyor ve ortak bir "tasarımcılar" ismi ile anılıyorlar? Sanatçı olup da (zaten aksi düşünülemez) "salt sanat" yapmıyor olmayı kabullenmek, gurur meselesi yapılacak bir durum mudur? Hangi grafiker veya moda tasarımcısı veya bir iç mimarın, bir mühendis ile ilgisi / işbirliği yapma zorunluluğu vardır? Burada, birbiri içine geçmiş onlarca soru üretmek mümkün zaten benim arzum da (beni okuyanları) bu yolda kışkırtmak; soru ve cevapları ile özeleştirilerine yönlendirmek (bir "zorlama" değil, bir davet) ya da beni analiz etmelerini rica etmek!..

Moskova Anıları

Moskova'ya yaptığım gezide, (komunist sistemde üretilmiş) her bir ürünün, kendisinden beklenilen işlevi (yani mühendislik koşullarını) yerine getirebilmesinin yeterli olduğunun ve -en geniş anlamı ile kullanıyorum- biçime hiç gereksinimi olmayacağının zannedildiğini (yani sanatın görmezden gelindiğini), evlerdeki ütülerden sokaklarda karları temizleyen ağır iş makinalarına kadar her alanda gözlemledim. Sanatı hiçbir şekilde endüstrinin içinde kullanmadıklarını; resim/heykel/mimaride çok özgün (ve modernist) yapıtları olmasına rağmen her iki alan (ev ile sokak) arasına çok kesin/kalın çizgiler çekmiş olduklarını gördüm.
1996'daki o gezide, birisi batmış olan iki ekonomik sistemi kendi mesleğimin penceresinden karşılaştırdım. Ekonomist değilim üstelik siyasetten de hiç anlamam fakat (onlar hakkında bana anlatılanlara, tercüme edilen sohbetlere ve öğrendiklerime göre) inandığım bir şey var: bütün o halklar da siyasetten bir şey anlamıyorlardı, (sokaktaki insanların) hiç biri ekonomist de değildi fakat benim (ve bütün insanlığın) onlarla tıpa tıp aynı bir özelliğimiz vardı: hepimiz doğal olarak özgürlüğüne düşkün ve (potansiyel) birer sanatçı idik.

Moskova, her sokağı sanatla dolu bir şehirdir; bir yabancı için Moskova, ancak yürümekle keyfi çıkarılabilecek kadar güzeldir. Tiyatroları, sinemaları, müzeleri ve neredeyse her yapıyı ayrı ayrı kuşatan yeşil alanları ile insana, bir metropolde olduğunu unutturur. Buna karşılık, iç içe geçmiş çemberleri ve aynı (tek) merkezli bu çemberleri birleştiren akslara benzeyen caddeleri ile de, bir yabancının bile içinde kaybolmasına asla izin vermez. Kril alfabesini hiç bilmeseniz bile (eğer biraz olsun görsel hafızanız ve bir de sanata merakınız varsa!) tek başınıza gezebilir ve otelinize dönebilirsiniz. Bu kadar güzel bir şehirde (ve aç olmadıklarını söyleyen) insanların sokağa dökülüp ihtilal yapmalarının sebebini ben, evlerinin içine girdiğim zaman algılayabildim. Sadece propaganda amacı ile (güdümlenerek) kullanılan sanat, benim gibi yabancılarda kendisinden beklenen işlevi fazlasıyla yerine getirirken, moda veya endüstriyel bir ürün kılığında bile olsa evlere / özel hayata giremediği için kendi paradoksunu yaratmış ve intikamını almıştı. Orada inandım ki, insanın (kendi küçük dünyasında) estetik duygularını tatmin etmeyen, insana işlevsel fayda sağlamaktan öteye geçemeyen (sanatı sadece vitrinde veren) her ekonomi çökecektir; ikisini birden (evde ve sokakta) verebilecek bir ekonomi ise (kendi çökmek istese veya çökertilmek istense bile) doğrudan o ekonominin içinde yaşayanlar tarafından ayakta tutulacaktır.

İnsanlar, karınlarının tok olduğu, yarın nasıl yaşayacakları hakkında hiç bir endişe taşımadıkları bir ekonomide (böyle anlatıyorlardı!..) mutlu olmadıklarını söylüyor, o ekonomiyi hiç istemediklerini, hep özgürlük hayali ile yaşadıklarını dile getiriyorlardı. Bizim içinde doğup büyüdüğümüz sistemin ne olduğu hakkında (devrimden önce) en küçük bir fikirleri bile olmadığı, onlar için kapitalizmin sadece "özgürlük" anlamına geldiği, her konuşmalarından kolayca anlaşılabiliyordu. Özgürlük kavramının içini dolduramıyorlardı; üstelik "çok çalışmak" gibi bir bedeli olduğunun da henüz farkında değillerdi.

Ben, kişisel olarak inandım ki onların istedikleri (ve adına özgürlük dedikleri ) şey, insan olduklarını hissedebilmek, istedikleri kıyafeti giyebilmek, diledikleri gibi yaşayıp diledikleri malı (sırada beklemeden) satın alabilmek, yani "ürün seçme özgürlüğü" haklarını kullanabilmekten daha fazlası değildi. Ödeyecekleri bedeli nasıl kazanacakları hakkında henüz pek de bilgilerinin (ve ülkelerinde sanayinin) olmadığı o 90'lı yıllarda, inanılmaz şeyler gördüm: Ben orada, batı malı gözlüğünü, çerçevesine bağlı (renkli) ipten sarkan (kağıt) amblemi kesip atmadan, gururla taşıyan insanlar gördüm (cama yapışık olan küçük kağıt amblemleri zaten hiçbiri çıkartmıyordu!..) Blue-jean pantolonlarının arka ceplerindeki karton markaları sökmeden dolaşan dünya güzeli kadınlar, deri montunun sırtında etiketle dolaşan erkekler gördüm. Orada, o eski sisteme lanetler yağdırdım; insanın (ve mesleğimin) ne olduğunu (ve psikoloji ile de bağıntısını) ben orada öğrendim. Neyse ki beni "artık böyle şeyler çok azaldı" diye teselli ediyorlardı. Fakat, 01 Ocak 2006 tarihli Radikal'in 12.nci sayfasında gördüğüm bir yazı beni o eski günlere götürdü. Sn. Suat Taşpınar'ın "Gece Gündüz Moskova" köşesinden bir alıntı yapacağım:
"...Bana sorarsanız memlekette yılın olayı, gerçek hayat öyküsü olan "Krediye hücum!" filminin gişe rekorlarında zirveye oturmasıydı. Rusya tam bir "kredi-manya" sarmalının içine düştü. Millet cep telefonunu bile krediyle alıyor. Kaldırıma bile masa atıp gelip geçene kredi veren bankacıklar türedi. Halk zincirini koparmış bir halde mağazalara saldırıyor. Sabahın köründe bile kasalarda kuyruk var. Aslında bunca yıllık mahrumiyetten sonra bunda şaşılacak bir şey yok. Yani ortada "görgüsüzlük" yok, "ihtiyaç hali" var. Tek takıldığımız nokta, Rusya'nın üreterek değil, petrol-gaz satarak büyümesi. Çanlar krediyi hibe gibi alan tüketiciler için mi çalıyor?"

Anıların Düşündürdükleri

Mühendisliğin "hayatı kolaylaştırmak" fakat üründe kullanılan sanatın "malı satmak" amaçlı (olmazsa olmaz bir tercih) olduğunu -kişisel olarak- iddia ettiğimi yazdım yukarıda. Tırnak içinde kullandığım "malı satmak" amacı, bence, sermaye sahibinin kar etmek gayesinin çok ötesinde, kutsal bir anlam barındırır içinde: insanın sanatsal güdülerini (estetik doyum ihtiyacını) tatmin etmek ve insanı mutlu etmek; kabul edilmeli ki alışveriş yapmak sadece benim için değil, herkes için bir mutluluktur ve aslında satın alınan da çoğu zaman ürünün kendisi değildir!.. Moskova anılarımda, insanın, içinde yaşadığı teknolojinin uzaya gitmesinden daha çok bu teknolojinin "kendisine nasıl bir gözlük sunduğu" ile ilgilendiğine dikkat çekmek istedim. Bu anlamda, devletin veya özel girişimcinin kim (yerli mi yabancı mı) olduğu, ürünü hangisinin yaptığı, eğer özel girişimci ise ne kadar zengin olduğu, devlet ise uzaya gidip gitmediği... gibi soruların hepsinin anlamını yitirdiğine; insanın, önce kendi içgüdüsel sanatsal arzularının tatmini ile ilgilendiğine ve bu konuda bencillik gösterebileceğine  inandığımı göstermek istedim; en azından ben böyleyim!.
Bazı ekonomistler (okuduklarımdan anlayabildiğim kadarı ile) sermayenin bencil olduğunu iddia ederler; nerede çok kar edebilirse oraya gider, derler. Oysa ben inanıyorum ki sermaye, ne kadar bencil olursa olsun (ki bence bu, insanın bencilliğinden çok farklıdır), nereye giderse gitsin, sonuçta insana hizmet eder. Sermaye, hayatta kalabilmesini, kendi yarattığı bu paradoksuna borçludur: yaşamak için üretmek ve kar etmek zorunda olması, ürettiği (her zaman daha çok üretmek zorunda olduğu) her ürünle insana (daha çok / daha ucuz) hizmet etmesi anlamına gelir. Sermaye, ürettiğini satın alabilmesi için insana bir de "ücret" öder fakat kendi paradoksu (ve kısır döngüsü) onu, en az ücreti ödemeye de mahkum eder. Daha çok fakat birim başına daha az karla üretmek zorunluğunda kalan sermaye, ucuz ücrete yönelmek (onu bulmak) zorundadır. Bir insana, hem beğenmediği hem de pahalı fakat yerli malı(!) bir ürünü satın alması için baskı yapmakla, (yerli) sermayeden hem ucuz satmasını hem de çok ücret ödemesini beklemek, bence aynı şeydir; kötü niyetli ve kabul edilemez bir otorite tarzı, ard niyetli bir beklentidir.

Sermayenin tatil yapma, izin kullanma, hasta olma özgürlüğü de yoktur. Seçmek için değil, (en ucuz fiatla) seçilmek için çalışır. Bu anlamda bir ülkedeki sermayenin, yerli mi yoksa yabancı mı olduğu beni hiç ilgilendirmez. Beni ancak, kendi ülke insanımın seçtiği ve (satın alıp) kullandığı ürünün (malın) ithal olup olmaması ilgilendirir. Çünkü ithalat, ücretin başka bir ülkede ödendiği anlamına gelir. Bana göre bir ithalat, birbirine çelişik iki şarta bağlıdır: o ülkede üretilemeyen bir malın (ki mutlaka bu konuda fizibilite çalışmaları yapılmalı ve yerli/yabancı yatırımcılar özendirilmelidir) ithalatı normaldir fakat o ülkede üretilebildiği halde (ihraç edilemiyor ve üstelik) ) ithalatı da yapılıyorsa ortada bir problem var demektir. Sözünü ettiğim şey, ucuz ve kalitesiz yerli mallar değil fakat yerlisinden daha pahalı olduğu halde pazarda ağırlığı olan ithal tüketim ürünleridir. Eğer bu problem (teknolojik zayıflık değil de) sanatsal kaynaklı ise, tüketicinin malı tercih etmemesindeki tek (ağırlıklı) sebep bu ise, insanın sanatsal güdülerinin (estetik doyum ihtiyacının) karşılanmaması, (neticede) benim mesleğimin bir kusurudur, diye düşünürüm. Fakat, "tek kusurlu" olmak "tek sorumlusu" olmak anlamına da gelmez.

Sn. Suat Taşpınar'ın yazısında dile getirdiği, Rusya'daki "krediye hücum" manzarası, bildiğim (ve hala öyle olduğuna emin olduğum) o sanayideki zayıflığın bir dışavurumudur; basit ve bileşik (ev-büro tipi, enerjiyi dönüştüren) ürünler ya hiç üretilmiyorlar, ya da hala (eski kabukları ile) üretilenler ise alıcı bulamıyorlar. Uzay teknolojisine sahip bu ülkenin halkının, ithalatı nasıl karşılayacağı, hibe niyetine aldıkları (kişisel) kredileri nasıl geri ödeyecekleri, yazarımızı haklı olarak endişelendiriyor.

Bizler de burada, kendi ülkemiz ve halkımız için endişelenmeliyiz diye düşünüyorum ve en başa dönüyorum: "...Moskova'ya yaptığım gezide, (komunist sistemde üretilmiş) her bir ürünün, kendisinden beklenilen işlevi (yani mühendislik koşullarını) yerine getirebilmesinin yeterli olduğunun ve -en geniş anlamı ile kullanıyorum- biçime hiç gereksinimi olmayacağının zannedildiğini (yani sanatın görmezden gelindiğini), evlerdeki ütülerden sokaklarda karları temizleyen ağır iş makinalarına kadar her alanda gözlemledim. Sanatı hiçbir şekilde endüstrinin içinde kullanmadıklarını....gördüm." Uzay teknolojisine değil ama, basit ve bileşik ürünlerin her türlüsünü üretebilecek yetişmiş insan ve teknoloji kaynaklarına (ve hatta sermayeye) fazlası ile sahibiz. Sorun nerede? Sanırım cevabı, yukarıdan alıntı yapacağım şu cümlede vermişim: "... insanın (kendi küçük dünyasında) estetik duygularını tatmin etmeyen, insana işlevsel fayda sağlamaktan öteye geçemeyen (sanatı sadece vitrinde veren) her ekonomi çökecektir; ikisini birden (evde ve sokakta) verebilecek bir ekonomi ise (kendi çökmek istese veya çökertilmek istense bile) doğrudan o ekonominin içinde yaşayanlar tarafından ayakta tutulacaktır."

Sonuç

Bütün yazdığım metinlerde öne sürdüğüm bir tezim var: batıda "kendiliğinden" oluşan hiçbir şey, bizde de kendiliğinden oluşsun diye bekleyemeyiz. Onların bugünkü değerlerini (ve değer yargılarını; sosyal ve ekonomik yapılanmalarını) olduğu gibi kabullenemeyiz; akvaryum balıklarını hayranlıkla seyredenlere benziyoruz oysa ki denizlere, açıklara açılmalı ve (bize kahkahalarla gülseler de) boğulmadan yüzmeyi -kendimiz- öğrenmeliyiz. Üstelik, batıda herşeyin kendiliğinden oluştuğu da bir safsata. O devletin (zamanında) nasıl ve ne kadar "müdahaleci" olduğunu ve halkın nasıl acı çektiğini (o günlerin kendi tarihi kayıtlarını kendilerinden okuyarak anlamak ve) öğrenmek isteyenlere tavsiye edeceğim bir kitap var:
Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1.baskı 1988 ve 2.baskı 1994 yılı, Phyllis Deane (ingilizceden çeviren: Prof.Dr. Tevfik Güran) eseri İlk Sanayi İnkilabı . Piyasada var mı, bilemiyorum; ben öğrencilik yıllarımda (tesadüfen) alıp okumuştum!..

Hürriyet gazetesinin 11 Ocak 2006 baskısı Tarih ekinin 18.sayfasında Sn. Erhan Afyoncu'nun hazırladığı "doğru bildiğimiz yanlışlar" belgeselinden bir alıntı yapacağım:
"Türkiye'ye matbaanın geç gelişi, bitip tükenmek bilmeyen bir tartışma konusudur. Bir kesim matbaanın gelişine günah olduğuna inanıldığı için engel olunduğunu söylerken, bir diğer kesim de hattatların karşı çıkmaları yüzünden uzun müddet matbaasız kaldığımızı ileri sürer. Ancak, gerçek çok basittir; matbaa, Türkiye'ye okumayı ve kitabı sevmediğimizden geç gelmiştir. Matbaanın gelmemesi tartışmalarının en iyi karşılığı, "geldi de ne oldu?" sorusuna verilecek cevaptır. Matbaanın kurulmasından İbrahim Müteferrika'nın ölümüne kadar geçen yaklaşık yirmi yıllık dönemde 17 adet kitap basılabilmiş, Müteferrika'nın ölümünden sonra ise matbaasında yalnızca bir kitap basılmış ve 27 yıllık bir ara verilmiştir. Bu durum, matbaanın kurulmasının yanısıra faaliyetinin de tamamen İbrahim Müteferrika'nın gayretleri ile yürüdüğünü ancak buna karşılık toplumda okuma merakı olmadığını göstermektedir."

O basılan kitaplar şimdi nerededir ve onları satın alanlar kimlerdir, bilmek (benim için) mümkün değil, fakat İbrahim Müteferrika ismini (zamanında yanlış veya eksik öğretilmiş olsa da) orta okul yıllarımdan beri biliyorum: rakipleri olmuş olsa idi, eminim ki şu an ismini hatırlamam mümkün olmazdı!..

Günümüzde rekabet sadece sermayeler arasında değil, bunu anlamak gerek, rekabet artık işgücü potansiyelini oluşturan biz "emekçiler" arasında da oluyor üstelik kendi sınırlarımız içinde birbirimizle de değil, dışardan gelenler (ve geleceklerle de) rekabet gitgide kızışıyor: emek de ithal ediliyor. Yerli sermaye kadar yerli emek de tehlike altında; yerli sermaye için "kar" ve yerli emek için "ücret" kapıları giderek daralıyor; (en) çok değer verdiğim bir meslek büyüğümün bir gazetedeki makalesine attığı başlık aklıma geliyor: bu bir milli meseledir. Teorik olarak, yerli sermaye gibi emek gücü de (kendini kurtarmak için!) yurt dışına çıkabilir; fakat pratikte bunu kaç KOBİ veya benim gibi kaç -basit- endüstriyel tasarımcı becerebilir? Becerdik de gittik diyelim, taklit etmeye çalıştıklarımız (üçü beşi aştıktan sonra) bizi bir "milli problem" olarak algılamazlar mı? Geride bıraktıklarımıza ne olacak?

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Şubat 2006 tarihli 100.ncü sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016