2 Şubat 2006 Perşembe

VİTRİNDEKİ SANAT

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Şubat 2006




Bütün makaleyi oku - text metin >>

Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

1 Şubat 2006 Çarşamba

VİTRİNDEKİ SANAT

Modernizm, Guernica ve Ötesi

Modernizm, (resim ve heykelde) sanatın, XIX.ncu yüzyıl sonlarına kadar -sanki- bir fotoğraf makinası gibi mekanik veya kendi gözlerimizle algıladığımız biçimi ile de organik bir bakış açısından konusunu ifade etme tarzına (rönesans sanatına) bir tepki olarak doğmuş; sanatçının hisleri üzerine kurulmuştur. (Bu cümlede, kendi aile albümü için fotoğraf makinesi kullananları, amatörce resim çekenleri örnek alıyorum; son derece saygı duyduğum fotoğraf sanatçılarına yönelik bir gönderme, ard niyetim olamaz). Modernist resim ve heykelde sanat "soyuttur" (modernist mimari ise "işlevsel"dir) ve o kadar da kişiseldir (kişinin ruhsal yapısına / durumuna bağlıdır) ki asla -endüstriyel tasarımcılıkta olduğu gibi- güdümlenemez. 

Modernizmde -ve sonrasında- sanat, sipariş üzerine yapıl(a)maz (teknoloji bu yükü sanatın üzerinden almıştır) yani bir modern sanat eseri ancak sonradan metalaştırılabilir, alınır satılabilir fakat yapılmasındaki amacı ticari değildir; soyut bir eserin ticari olabilmesi zaten kendi tabiatına da aykırıdır. Çünkü bir soyut sanatçı, kendisini "form/biçim" ile ifade eder fakat bu biçim, dış/görsel dünyamızdaki herhangi bir nesneye / somut şeye ait olmadığı için, bir başkası (öteki) tarafından sipariş edilmesi söz konusu olamaz. Sanatçının ortaya koyduğu form/biçim, sanatçının içsel duygularını / ruhsal yapısını / felsefi görüşlerini / yeteneklerini / mesajını... iletmek / dile getirmek üzere kurguladığı, oluşturduğu renksel / şematik / geometrik (oransız) oranlardan türetilmiş görsel bir düzenlemeden, eklentilerden ve/veya mecazlardan (soyutlamalardan) başka bir şey değildir. Modern bir sanat eseri, modernizm öncesindeki sanatın yarattığı hayranlık duygusundan çok daha farklı bir algılama deneyimi yaşatır; yapımcısının içindeki barajlardan boşalan duygu selleri ile doldurulmuş bir enerji kaynağına benzer: ruhsal bir gerilimle çekim gücü yaratır, seyircisi ile bütünleşir ve adeta tek bir vücut olur.

Herhangi bir endüstriyel ürün (çağımızda) tasarımcısına ancak teknolojisinin sınırlarına kadar (ve salt işlevsel / maddi) bir "form/biçim" özgürlüğü verebilir. Bu sınırların kalkacağı (gelecek) yıllarda/asırda yaşayacak olanların, (resim ve) yontu sanatlarından vazgeçmeleri veya bu sanatlardan,  görselliğin yanında bir de işlevsellik beklemeleri, kendi tercihleri(!) olacaktır. Resim ve yontu sanatlarının, (nano) teknolojinin (ve yapay zekanın) sağlayacağı sınırsız verilerle ve insanın değişen ihtiyaçları ile endüstriyel ürünlerde "soyut" formlar/ biçimler halinde görselleşe(bile)cekleri gelecek zamanlarda çocuklar, örneğin (günlük besinleri olan) peksimet şeklindeki tabletlerde (her gün farklı) Picasso'lar yiyebilecekler ve müzelerde 21.yy.dan kalma, üzeri garipsedikleri renk ve şekillerle dolu çaydanlıkları seyrede(bile)ceklerdir. Bir soyut sanatçıya bir başkası (öteki) tarafından sipariş veril(ebil)mesinin mümkün olması, soyut ile somutun başaşağı yer değiştirmesi demek olacaktır ki orada (salt veya değil) sanatın, insan eli ile yapılmış hiç bir türü de olmayacaktır. Ancak, burada bir paradoks da ortaya çıkabilir: grafik, moda, endüstriyel tasarım, mimarlık gibi bütün uğraşların yapay zeka tarafından (sanal ortamda) yapılacağı gelecekte insanlık için (bence) yapılacak sadece iki (somut) iş kalacaktır: resim ve heykel sanatçılığı ile mühendislik.

Modern sanatta da sipariş üzerine eser verildiği savı ileri sürülebilir ancak konular veya hiç değilse konuların ifade ediliş tarzı üzerine bir ipotek konulduğu iddiası havada kalır. Yeri gelmişken, Picasso'nun Guernica adlı (duvar) resminin, Paris Dünya Fuarında sergilenmek üzere İspanya hükümeti tarafından verilmiş bir sipariş üzerine çizildiğini ancak konusunun (ve ifade ediliş tarzının) tamamen sanatçının özgür iradesi ile (aniden çıkan iç savaşa göre) biçimlendiğini de burada hatırlatmak yararlı olabilir diye düşünüyorum. Ben, endüstriyel tasarımcılığın bir "salt sanat" olmadığı (kendi özgün!) tezimi açıklamaya çalışıyorum. İçine "sanat katılmış" bir endüstriyel ürünün, bir sanat eserinden farklı olarak, konusu / işlevi / amacı.... önceden belli "salt ticari" bir amaçla üretildiğini yani bir "meta/mal" olduğunu ve bu sanatı oraya koyan (o ürüne gizleyen) sanatçının ise (asla sanatçı olduğunu inkar etmiyorum fakat) "güdümlü bir sanat" yaptığını iddia ediyorum. Bu düşüncemi tekrar açıyor ve kolay anlaşılabilmek için maddelere döküyorum:

Endüstri ürünleri tasarımcıları sanatçıdırlar fakat:

1. Endüstriyel ürünler, (önceden belirlenmiş) ticari amaçlarla yapıldıkları için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
2. Endüstriyel ürünler, (kişisel) soyut değerlerin bir ifadesi olmadıkları için , (salt) sanat değeri taşımazlar.
3. Endüstriyel ürünler, teknolojiye bağlı/bağımlı oldukları için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
4. Endüstriyel ürünlerde sanat, tüketiciyi "satın almaya kışkırtmak için" kullanıldığından -yani sanat ürüne bir ard niyetle gizlendiğinden- (salt) sanat değeri taşımazlar.
5. Endüstriyel ürünler, seri olarak üretildikleri için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
6. Endüstriyel ürünler, zaman içinde "geliştirildikleri / iyileştirildikleri / yenilendirildikleri" için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
7. Endüstriyel ürünler, tek bir sanatçının değil, önceden belli bir konuya yönlendirilmiş / güdümlenmiş
bir ekibin ortak çalışması olduğu için, (salt) sanat değeri taşımazlar.
8. Endüstriyel ürünler, tıpkı mimarlık ürünleri gibi "işlevsel / fonksiyonel" olmak zorunlulukları ile, (salt) sanat değeri taşımazlar.

"Endüstri Ürünleri" kavramı, makinalar vasıtası ile baskı, dokuma, kesme, kalıplama, döküm, pres gibi yol/usül/yöntemlerle seri olarak üretilen bütün malları kapsar. Birbirinin aynı ve birden çok üretilmiş bütün bu ürünlerin (hammadde dışında) iki temel girdisi, ilgili "mühendislik disiplinleri" (bilimsel ve teknolojik anlamda gerekli olan tüm veriler) ve -eğer üründe estetik bir gereklilik kaygısı varsa- "sanat"tır. Bu (kendi ürettiğim) çok basit tarif bile, içinde mühendislik disiplinleri olmayan herhangi bir ürünün -endüstriyel anlamda- yapılamayacağı ve sanatın (olması gerektiğinin düşünüldüğü ürün / yer ve koşullarda) sadece bir "tercih" olduğu gerçeğini (bence) yeterince açığa çıkarır. Bir adım daha öteye giderek, mühendisliğin "hayatı kolaylaştırmak" fakat (üründe kullanılan) sanatın "malı satmak" amaçlı (olmazsa olmaz!.) bir tercih olduğunu bile -kişisel olarak- söyleyebilirim. Benim görüşümde, bir ürünü satmak için o ürüne "yerleştirilen" sanatsal uğraşa "endüstriyel tasarımcılık" denilir ki bu bağlamda her zaman (ve her yazdığım metinde) anlatmak istediğim, sanatın bu şekilde "güdümlenmiş" tarzı ile artık bir "salt sanat" anlamını yitirmiş olduğudur.

Sigaraya bağlı / bağımlı olmak gibi hiç hoşlanmadığım bir şekilde anlaşılması mümkün, üçüncü maddedeki "teknolojiye bağlı / bağımlı olmak" koşulunu da (hiç sevmediğim halde bir örnek vererek -kısaca-) açıklamak istiyorum. Bu arada söylemek isterim ki yazarın anlattığı şayet okurun anladığı ile örtüşmüyorsa kusur (görünürde mantıklı bir başka sebep yoksa) elbette yazardadır. Bu ve bundan önceki hemen her yazıda verdiğim bu örnekle ben, teknolojiyi "su" olarak düşünüyorum ve endüstriyel ürünleri ise "balığa" benzetiyorum. 

Balığın suya bağlı / bağımlı olması ile herhangi bir (salt) sanatçının (tıpkı karada yaşayan herhangi bir canlının su ile kurduğu ilişkide olduğu gibi) "teknolojiyi istediği zaman istediği ölçüde ve hatta aykırı olarak kullanması" keyfiyetini / tercihini karşılaştırıyorum. Balığın "solungaçları" ile sudaki oksijeni kullanması ve üstelik suyun içinde (bir mahkum gibi!) yaşamasını, karadaki herhangi bir canlının havadaki oksijeni ciğerleri ile kullanıyor fakat suyu da içiyor olması ile karşılaştırıyorum. Ağaç Biçimli Düşünce sisteminde bunun ne ifade ettiğini de son derece iyi biliyor fakat henüz erken (ve belki de gereksiz) olduğunu bilerek -şimdilik- o konuları es geçiyorum. Burada, okurdan en çok dikkat etmesini isteyeceğim şey, su ile balığın ilişkisini bir akvaryum içinde "seyirlik" olarak değil de bir açık deniz içinde yaşam mücadelesi olarak algıladığımı da düşünmesidir.


Aristoteles Mantığı

Yukarıdaki (8 maddelik devam ettirilebilir) liste, Aristoteles mantığındaki "aynı şeye eşit olmayan iki şey, birbirine eşit değildir" kanıtsavının tipik bir örneği. Ya bu kanıtsav yanlış, ya sanatın ne olduğunu bilmiyorum ya da endüstriyel ürün tasarımını (teoride değilse bile) pratikte yanlış yaşıyorum!.. Sanatın içeriğini ve piyasada içinde çalıştığım koşulları (anlayışı) değiştiremeyeceğime göre, kendimi teselli etmek için uydurduğum(?) tezime sarılıyorum: endüstri ürünleri tasarımcıları, sanat değeri taşımayan (bilimsel / teknolojik tabanlı ve ticari amaçlı) endüstriyel ürünlere sanatsal yeteneklerini "gizlerler" yani "sanatlarını kullanırlar" ve bu yeteneği kazanabilmek için, hem teoride hem de pratikte eğitim almak zorunlulukları vardır. Modern sonrası felsefe anlayışında bu bir "kalıp", özgür düşünceye kurulmuş bir tuzak; kendimi avutmaktan vazgeçip, kendi tezimi didik didik ediyor, eleştiriyor, parçalarına ayırıyor fakat daha başka bir biçimde yeniden bir araya getiremiyorum. Hayat daha başka bir şey: ya kendinde olmak ya da kendini yaşamak ikilemini dayatıyor kısır döngüsünde. Kendimi yaşayamıyorum, mesleğimi bir (salt) sanatçı gibi de yapamıyorum(!). Akvaryumu seyrederek felsefe yapmak lüksüm olmadığını da gördükçe, var çabamla endüstri ürünleri tasarımcılığı ile mühendislik disiplinleri (kendimle sanayi) arasında bir ilişki, bir köprü kurmaya çalışıyorum.

Aristoteles mantığının Gottlab Frege tarafından 1879'da yayımlanan "modern simgesel mantık" ile bilimsel alandan silindiğini bildiğimi (bilim ve teknoloji pratiğindeki okurlara) burada belirtmeme gerek yok. Hareket kanunları hakkındaki yanlış tezlerinin ise 1687 yılında yayınlanan Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri ile Newton tarafından çöpe atıldığını da herkes bilir. 21.yy.da hala onun tezleri ile düşünüyor olmamı kendime yakıştıramıyorum (!) ama galiba "hayatın kendisinde olmak" ayaklarının toprağa basması demek ve ikibin yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen bu episteme hiç değişmemiş!..

Bakıyorum: mesleğimin, otorite / yöntem / proje / ekip bağımlılığı ve benzer katı kurallar olmaksızın yapılabileceğine sadece ben değil, mesleğimin bazı (yerli ve yabancı) duayenleri de inanmıyor olacaklar ki (bence) en önde gelenleri (endüstriyel ürünlerde) tasarıma, bir "yöntem" bir "kuram" getirmeye çalışıyorlar; makaleler, bildiriler ve hatta kitaplar yazıyorlar. Bu tür metinleri okumak, mesleğimin sanatla ilişkisinde yaşadığım kuşkularımı gideriyor ve (yalnız ve haksız olmadığımı hissettirerek) içimi rahatlatıyor.

Bu yol / kuram / yöntem / metodları da eleştirmiyor değilim fakat hepsinin de hiç inkar edemediğim bir ortak noktası var: üzerinde yaşadığım toprakların sosyo-ekonomik koşulları ile az veya çok, uzlaşıyorlar, örtüşüyorlar, bana (ve hayata) yakın duruyorlar. Böyle zamanlarımda şu soruya cevap arıyorum: "Bir amaca, bir yönteme, bir kurama, bir metoda (ve özellikle, bir makalemde kendi gruplandırmama göre "enerjiyi dönüştüren / bileşik ürünler"de) bir ekibe ihtiyacı olan her hangi bir uğraş (güncel hayatta her zaman geçerli -gibi görünen- Aristoteles epistemesi'ne göre) bir "salt sanat" olamayacağına göre, niçin (bazıları) bu mesleğe bir "sanat" ve bu mesleği yapmak için yola çıkanlara da "sanatçı" muamelesi yapıyor? Bu mesleği yapmak için sanatçı (veya sanatçı yetilerine sahip) olmak ilk ve gerekli (ancak, yetersiz) şart fakat yapılan işin (salt) sanatçılık olmadığı (bence) çok açık bir gerçek iken, niçin diğer bütün tasarımcılarla (yani salt sanat yapan diğer bütün gerçek sanatçılarla)  aynı kefeye konuyor ve ortak bir "tasarımcılar" ismi ile anılıyorlar? Sanatçı olup da (zaten aksi düşünülemez) "salt sanat" yapmıyor olmayı kabullenmek, gurur meselesi yapılacak bir durum mudur? Hangi grafiker veya moda tasarımcısı veya bir iç mimarın, bir mühendis ile ilgisi / işbirliği yapma zorunluluğu vardır? Burada, birbiri içine geçmiş onlarca soru üretmek mümkün zaten benim arzum da (beni okuyanları) bu yolda kışkırtmak; soru ve cevapları ile özeleştirilerine yönlendirmek (bir "zorlama" değil, bir davet) ya da beni analiz etmelerini rica etmek!..

Moskova Anıları

Moskova'ya yaptığım gezide, (komunist sistemde üretilmiş) her bir ürünün, kendisinden beklenilen işlevi (yani mühendislik koşullarını) yerine getirebilmesinin yeterli olduğunun ve -en geniş anlamı ile kullanıyorum- biçime hiç gereksinimi olmayacağının zannedildiğini (yani sanatın görmezden gelindiğini), evlerdeki ütülerden sokaklarda karları temizleyen ağır iş makinalarına kadar her alanda gözlemledim. Sanatı hiçbir şekilde endüstrinin içinde kullanmadıklarını; resim/heykel/mimaride çok özgün (ve modernist) yapıtları olmasına rağmen her iki alan (ev ile sokak) arasına çok kesin/kalın çizgiler çekmiş olduklarını gördüm.
1996'daki o gezide, birisi batmış olan iki ekonomik sistemi kendi mesleğimin penceresinden karşılaştırdım. Ekonomist değilim üstelik siyasetten de hiç anlamam fakat (onlar hakkında bana anlatılanlara, tercüme edilen sohbetlere ve öğrendiklerime göre) inandığım bir şey var: bütün o halklar da siyasetten bir şey anlamıyorlardı, (sokaktaki insanların) hiç biri ekonomist de değildi fakat benim (ve bütün insanlığın) onlarla tıpa tıp aynı bir özelliğimiz vardı: hepimiz doğal olarak özgürlüğüne düşkün ve (potansiyel) birer sanatçı idik.

Moskova, her sokağı sanatla dolu bir şehirdir; bir yabancı için Moskova, ancak yürümekle keyfi çıkarılabilecek kadar güzeldir. Tiyatroları, sinemaları, müzeleri ve neredeyse her yapıyı ayrı ayrı kuşatan yeşil alanları ile insana, bir metropolde olduğunu unutturur. Buna karşılık, iç içe geçmiş çemberleri ve aynı (tek) merkezli bu çemberleri birleştiren akslara benzeyen caddeleri ile de, bir yabancının bile içinde kaybolmasına asla izin vermez. Kril alfabesini hiç bilmeseniz bile (eğer biraz olsun görsel hafızanız ve bir de sanata merakınız varsa!) tek başınıza gezebilir ve otelinize dönebilirsiniz. Bu kadar güzel bir şehirde (ve aç olmadıklarını söyleyen) insanların sokağa dökülüp ihtilal yapmalarının sebebini ben, evlerinin içine girdiğim zaman algılayabildim. Sadece propaganda amacı ile (güdümlenerek) kullanılan sanat, benim gibi yabancılarda kendisinden beklenen işlevi fazlasıyla yerine getirirken, moda veya endüstriyel bir ürün kılığında bile olsa evlere / özel hayata giremediği için kendi paradoksunu yaratmış ve intikamını almıştı. Orada inandım ki, insanın (kendi küçük dünyasında) estetik duygularını tatmin etmeyen, insana işlevsel fayda sağlamaktan öteye geçemeyen (sanatı sadece vitrinde veren) her ekonomi çökecektir; ikisini birden (evde ve sokakta) verebilecek bir ekonomi ise (kendi çökmek istese veya çökertilmek istense bile) doğrudan o ekonominin içinde yaşayanlar tarafından ayakta tutulacaktır.

İnsanlar, karınlarının tok olduğu, yarın nasıl yaşayacakları hakkında hiç bir endişe taşımadıkları bir ekonomide (böyle anlatıyorlardı!..) mutlu olmadıklarını söylüyor, o ekonomiyi hiç istemediklerini, hep özgürlük hayali ile yaşadıklarını dile getiriyorlardı. Bizim içinde doğup büyüdüğümüz sistemin ne olduğu hakkında (devrimden önce) en küçük bir fikirleri bile olmadığı, onlar için kapitalizmin sadece "özgürlük" anlamına geldiği, her konuşmalarından kolayca anlaşılabiliyordu. Özgürlük kavramının içini dolduramıyorlardı; üstelik "çok çalışmak" gibi bir bedeli olduğunun da henüz farkında değillerdi.

Ben, kişisel olarak inandım ki onların istedikleri (ve adına özgürlük dedikleri ) şey, insan olduklarını hissedebilmek, istedikleri kıyafeti giyebilmek, diledikleri gibi yaşayıp diledikleri malı (sırada beklemeden) satın alabilmek, yani "ürün seçme özgürlüğü" haklarını kullanabilmekten daha fazlası değildi. Ödeyecekleri bedeli nasıl kazanacakları hakkında henüz pek de bilgilerinin (ve ülkelerinde sanayinin) olmadığı o 90'lı yıllarda, inanılmaz şeyler gördüm: Ben orada, batı malı gözlüğünü, çerçevesine bağlı (renkli) ipten sarkan (kağıt) amblemi kesip atmadan, gururla taşıyan insanlar gördüm (cama yapışık olan küçük kağıt amblemleri zaten hiçbiri çıkartmıyordu!..) Blue-jean pantolonlarının arka ceplerindeki karton markaları sökmeden dolaşan dünya güzeli kadınlar, deri montunun sırtında etiketle dolaşan erkekler gördüm. Orada, o eski sisteme lanetler yağdırdım; insanın (ve mesleğimin) ne olduğunu (ve psikoloji ile de bağıntısını) ben orada öğrendim. Neyse ki beni "artık böyle şeyler çok azaldı" diye teselli ediyorlardı. Fakat, 01 Ocak 2006 tarihli Radikal'in 12.nci sayfasında gördüğüm bir yazı beni o eski günlere götürdü. Sn. Suat Taşpınar'ın "Gece Gündüz Moskova" köşesinden bir alıntı yapacağım:
"...Bana sorarsanız memlekette yılın olayı, gerçek hayat öyküsü olan "Krediye hücum!" filminin gişe rekorlarında zirveye oturmasıydı. Rusya tam bir "kredi-manya" sarmalının içine düştü. Millet cep telefonunu bile krediyle alıyor. Kaldırıma bile masa atıp gelip geçene kredi veren bankacıklar türedi. Halk zincirini koparmış bir halde mağazalara saldırıyor. Sabahın köründe bile kasalarda kuyruk var. Aslında bunca yıllık mahrumiyetten sonra bunda şaşılacak bir şey yok. Yani ortada "görgüsüzlük" yok, "ihtiyaç hali" var. Tek takıldığımız nokta, Rusya'nın üreterek değil, petrol-gaz satarak büyümesi. Çanlar krediyi hibe gibi alan tüketiciler için mi çalıyor?"

Anıların Düşündürdükleri

Mühendisliğin "hayatı kolaylaştırmak" fakat üründe kullanılan sanatın "malı satmak" amaçlı (olmazsa olmaz bir tercih) olduğunu -kişisel olarak- iddia ettiğimi yazdım yukarıda. Tırnak içinde kullandığım "malı satmak" amacı, bence, sermaye sahibinin kar etmek gayesinin çok ötesinde, kutsal bir anlam barındırır içinde: insanın sanatsal güdülerini (estetik doyum ihtiyacını) tatmin etmek ve insanı mutlu etmek; kabul edilmeli ki alışveriş yapmak sadece benim için değil, herkes için bir mutluluktur ve aslında satın alınan da çoğu zaman ürünün kendisi değildir!.. Moskova anılarımda, insanın, içinde yaşadığı teknolojinin uzaya gitmesinden daha çok bu teknolojinin "kendisine nasıl bir gözlük sunduğu" ile ilgilendiğine dikkat çekmek istedim. Bu anlamda, devletin veya özel girişimcinin kim (yerli mi yabancı mı) olduğu, ürünü hangisinin yaptığı, eğer özel girişimci ise ne kadar zengin olduğu, devlet ise uzaya gidip gitmediği... gibi soruların hepsinin anlamını yitirdiğine; insanın, önce kendi içgüdüsel sanatsal arzularının tatmini ile ilgilendiğine ve bu konuda bencillik gösterebileceğine  inandığımı göstermek istedim; en azından ben böyleyim!.
Bazı ekonomistler (okuduklarımdan anlayabildiğim kadarı ile) sermayenin bencil olduğunu iddia ederler; nerede çok kar edebilirse oraya gider, derler. Oysa ben inanıyorum ki sermaye, ne kadar bencil olursa olsun (ki bence bu, insanın bencilliğinden çok farklıdır), nereye giderse gitsin, sonuçta insana hizmet eder. Sermaye, hayatta kalabilmesini, kendi yarattığı bu paradoksuna borçludur: yaşamak için üretmek ve kar etmek zorunda olması, ürettiği (her zaman daha çok üretmek zorunda olduğu) her ürünle insana (daha çok / daha ucuz) hizmet etmesi anlamına gelir. Sermaye, ürettiğini satın alabilmesi için insana bir de "ücret" öder fakat kendi paradoksu (ve kısır döngüsü) onu, en az ücreti ödemeye de mahkum eder. Daha çok fakat birim başına daha az karla üretmek zorunluğunda kalan sermaye, ucuz ücrete yönelmek (onu bulmak) zorundadır. Bir insana, hem beğenmediği hem de pahalı fakat yerli malı(!) bir ürünü satın alması için baskı yapmakla, (yerli) sermayeden hem ucuz satmasını hem de çok ücret ödemesini beklemek, bence aynı şeydir; kötü niyetli ve kabul edilemez bir otorite tarzı, ard niyetli bir beklentidir.

Sermayenin tatil yapma, izin kullanma, hasta olma özgürlüğü de yoktur. Seçmek için değil, (en ucuz fiatla) seçilmek için çalışır. Bu anlamda bir ülkedeki sermayenin, yerli mi yoksa yabancı mı olduğu beni hiç ilgilendirmez. Beni ancak, kendi ülke insanımın seçtiği ve (satın alıp) kullandığı ürünün (malın) ithal olup olmaması ilgilendirir. Çünkü ithalat, ücretin başka bir ülkede ödendiği anlamına gelir. Bana göre bir ithalat, birbirine çelişik iki şarta bağlıdır: o ülkede üretilemeyen bir malın (ki mutlaka bu konuda fizibilite çalışmaları yapılmalı ve yerli/yabancı yatırımcılar özendirilmelidir) ithalatı normaldir fakat o ülkede üretilebildiği halde (ihraç edilemiyor ve üstelik) ) ithalatı da yapılıyorsa ortada bir problem var demektir. Sözünü ettiğim şey, ucuz ve kalitesiz yerli mallar değil fakat yerlisinden daha pahalı olduğu halde pazarda ağırlığı olan ithal tüketim ürünleridir. Eğer bu problem (teknolojik zayıflık değil de) sanatsal kaynaklı ise, tüketicinin malı tercih etmemesindeki tek (ağırlıklı) sebep bu ise, insanın sanatsal güdülerinin (estetik doyum ihtiyacının) karşılanmaması, (neticede) benim mesleğimin bir kusurudur, diye düşünürüm. Fakat, "tek kusurlu" olmak "tek sorumlusu" olmak anlamına da gelmez.

Sn. Suat Taşpınar'ın yazısında dile getirdiği, Rusya'daki "krediye hücum" manzarası, bildiğim (ve hala öyle olduğuna emin olduğum) o sanayideki zayıflığın bir dışavurumudur; basit ve bileşik (ev-büro tipi, enerjiyi dönüştüren) ürünler ya hiç üretilmiyorlar, ya da hala (eski kabukları ile) üretilenler ise alıcı bulamıyorlar. Uzay teknolojisine sahip bu ülkenin halkının, ithalatı nasıl karşılayacağı, hibe niyetine aldıkları (kişisel) kredileri nasıl geri ödeyecekleri, yazarımızı haklı olarak endişelendiriyor.

Bizler de burada, kendi ülkemiz ve halkımız için endişelenmeliyiz diye düşünüyorum ve en başa dönüyorum: "...Moskova'ya yaptığım gezide, (komunist sistemde üretilmiş) her bir ürünün, kendisinden beklenilen işlevi (yani mühendislik koşullarını) yerine getirebilmesinin yeterli olduğunun ve -en geniş anlamı ile kullanıyorum- biçime hiç gereksinimi olmayacağının zannedildiğini (yani sanatın görmezden gelindiğini), evlerdeki ütülerden sokaklarda karları temizleyen ağır iş makinalarına kadar her alanda gözlemledim. Sanatı hiçbir şekilde endüstrinin içinde kullanmadıklarını....gördüm." Uzay teknolojisine değil ama, basit ve bileşik ürünlerin her türlüsünü üretebilecek yetişmiş insan ve teknoloji kaynaklarına (ve hatta sermayeye) fazlası ile sahibiz. Sorun nerede? Sanırım cevabı, yukarıdan alıntı yapacağım şu cümlede vermişim: "... insanın (kendi küçük dünyasında) estetik duygularını tatmin etmeyen, insana işlevsel fayda sağlamaktan öteye geçemeyen (sanatı sadece vitrinde veren) her ekonomi çökecektir; ikisini birden (evde ve sokakta) verebilecek bir ekonomi ise (kendi çökmek istese veya çökertilmek istense bile) doğrudan o ekonominin içinde yaşayanlar tarafından ayakta tutulacaktır."

Sonuç

Bütün yazdığım metinlerde öne sürdüğüm bir tezim var: batıda "kendiliğinden" oluşan hiçbir şey, bizde de kendiliğinden oluşsun diye bekleyemeyiz. Onların bugünkü değerlerini (ve değer yargılarını; sosyal ve ekonomik yapılanmalarını) olduğu gibi kabullenemeyiz; akvaryum balıklarını hayranlıkla seyredenlere benziyoruz oysa ki denizlere, açıklara açılmalı ve (bize kahkahalarla gülseler de) boğulmadan yüzmeyi -kendimiz- öğrenmeliyiz. Üstelik, batıda herşeyin kendiliğinden oluştuğu da bir safsata. O devletin (zamanında) nasıl ve ne kadar "müdahaleci" olduğunu ve halkın nasıl acı çektiğini (o günlerin kendi tarihi kayıtlarını kendilerinden okuyarak anlamak ve) öğrenmek isteyenlere tavsiye edeceğim bir kitap var:
Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1.baskı 1988 ve 2.baskı 1994 yılı, Phyllis Deane (ingilizceden çeviren: Prof.Dr. Tevfik Güran) eseri İlk Sanayi İnkilabı . Piyasada var mı, bilemiyorum; ben öğrencilik yıllarımda (tesadüfen) alıp okumuştum!..

Hürriyet gazetesinin 11 Ocak 2006 baskısı Tarih ekinin 18.sayfasında Sn. Erhan Afyoncu'nun hazırladığı "doğru bildiğimiz yanlışlar" belgeselinden bir alıntı yapacağım:
"Türkiye'ye matbaanın geç gelişi, bitip tükenmek bilmeyen bir tartışma konusudur. Bir kesim matbaanın gelişine günah olduğuna inanıldığı için engel olunduğunu söylerken, bir diğer kesim de hattatların karşı çıkmaları yüzünden uzun müddet matbaasız kaldığımızı ileri sürer. Ancak, gerçek çok basittir; matbaa, Türkiye'ye okumayı ve kitabı sevmediğimizden geç gelmiştir. Matbaanın gelmemesi tartışmalarının en iyi karşılığı, "geldi de ne oldu?" sorusuna verilecek cevaptır. Matbaanın kurulmasından İbrahim Müteferrika'nın ölümüne kadar geçen yaklaşık yirmi yıllık dönemde 17 adet kitap basılabilmiş, Müteferrika'nın ölümünden sonra ise matbaasında yalnızca bir kitap basılmış ve 27 yıllık bir ara verilmiştir. Bu durum, matbaanın kurulmasının yanısıra faaliyetinin de tamamen İbrahim Müteferrika'nın gayretleri ile yürüdüğünü ancak buna karşılık toplumda okuma merakı olmadığını göstermektedir."

O basılan kitaplar şimdi nerededir ve onları satın alanlar kimlerdir, bilmek (benim için) mümkün değil, fakat İbrahim Müteferrika ismini (zamanında yanlış veya eksik öğretilmiş olsa da) orta okul yıllarımdan beri biliyorum: rakipleri olmuş olsa idi, eminim ki şu an ismini hatırlamam mümkün olmazdı!..

Günümüzde rekabet sadece sermayeler arasında değil, bunu anlamak gerek, rekabet artık işgücü potansiyelini oluşturan biz "emekçiler" arasında da oluyor üstelik kendi sınırlarımız içinde birbirimizle de değil, dışardan gelenler (ve geleceklerle de) rekabet gitgide kızışıyor: emek de ithal ediliyor. Yerli sermaye kadar yerli emek de tehlike altında; yerli sermaye için "kar" ve yerli emek için "ücret" kapıları giderek daralıyor; (en) çok değer verdiğim bir meslek büyüğümün bir gazetedeki makalesine attığı başlık aklıma geliyor: bu bir milli meseledir. Teorik olarak, yerli sermaye gibi emek gücü de (kendini kurtarmak için!) yurt dışına çıkabilir; fakat pratikte bunu kaç KOBİ veya benim gibi kaç -basit- endüstriyel tasarımcı becerebilir? Becerdik de gittik diyelim, taklit etmeye çalıştıklarımız (üçü beşi aştıktan sonra) bizi bir "milli problem" olarak algılamazlar mı? Geride bıraktıklarımıza ne olacak?

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Şubat 2006 tarihli 100.ncü sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

12 Ocak 2006 Perşembe

POST-ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMI - bölüm 2

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Ocak 2006






Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

10 Ocak 2006 Salı

POST-ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMI-2

Ülkemizde Endüstriyel Tasarım (ve Sorunları)

70'li yıllar (yatay analizde) Amerika ve Avrupa'da "post-modern" akımların ortaya çıktığı ve mimarlığı bütün şiddeti ile bir dönüşüme (yeni bir 'izm'e) zorladığı yıllardır. Ülkemizde ilk dönem ve sonrası mezunların, teorik / kavramsal anlamda "endüstriyel ürün tasarımcıları" olmaktan öte, pratikte bir varlık gösterebilme şanslarının hiç olmadığını düşünmek, montaj dönemindeki bir sanayide, yanlış olmaz sanırım. Kendi okullarında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladıklarında bazılarının, etkisi altında kalmadıklarını asla düşünemeyeceğim post-modernist akıma da uygun kavramsal (ve asla endüstriyel olmayan) projeler ürettiklerine ve öğrencilerini de böyle yetiştirdiklerine, kişisel olarak inanmakta bir sakınca görmüyorum; günümüzde, her okulun mezunu hakkında piyasada oluşmuş bir önyargının nedenini de burada görüyorum.

30-40 yıl öncesinde, iyi niyetle, aynı anda, ileriye yönelik birbirine paralel (sanayide ve eğitimde) iki atılım yapılmış olması gerçekten takdir edilesi bir durum fakat ne yazık ki (yarıda bırakıldığı için olabilir) "planlama" her şey demek değilmiş. O günden bu güne ortaya çıkan tabloya göre mezunlar, mimar değildirler; çalışabilecekleri sanayi kuruluşları/fabrikalar da (özellikle ilk yıllarda hiç yokken) günümüzde bu mesleğe bilinçli ve yeterli talebi yap(a)mamaktadırlar. Mimarlığın herhangi bir (iç mimarlık gibi) alt alanına da ait değildirler. Salt sanatçı (ressam?) olarak da kabul edilemezler. Onlara "endüstri ürünleri tasarımcıları" oldukları dayatılır fakat başka hiç kimselere (ve piyasaya) bu mesleği kabul etmeleri de dayatılmaz (mesleğe cazibe kazandıracak kolaylıklar / tedbirler alınmaz).

Ülkemizdeki mimarlığın, ithal edilmiş endüstriyel ürün tasarımının ülkemizdeki başlangıç tarihinden (70'lerden) daha gerilere giden bir "ürün tasarımı" tarihi yoktur. Türkiyedeki bu tarihsel gerçek, beni gerçekten (ülkemin ekonomik çıkarları adına) kişisel olarak çok üzen bir "rekabet" yaratmaktadır. Bu rekabetin ortaya çıkmasında bir yanlışlık yok üstelik şaşkınlık yaratacak beklenmeyen bir şey de değil. Mimarlık mesleğinin elinde, (en az yarısı) kendilerine ait olmayan fakat sahiplenerek kullanabilecekleri tarihsel bir miras vardır. İsterlerse antik yunan tapınaklarından, isterlerse Selçuklu mimarisinden alarak başlatacakları bir geçmişleri vardır. Bu alana, hiçbir endüstriyel tasarımcı girmez, haddini bilir. Fakat sorun, örneğin bir "Peter Behrens" mirasının paylaşılması ile başlar: ilk masa üstü aspiratörü (veya ilk tost makinasını) yap(a)mamış bir ülkenin çocukları, yanlış(mı?) başlatılmış ve hala yanlışlığı düzeltilmeyen bir eğitimin (bence) kurbanları olarak, aslında hiç bir şekilde bir parçası olmadıkları, hiç bir aidiyetleri bulunmayan bir miras üzerinden (sosyo-ekonomik) paylaşım rekabetine düşerler. Bunu, örneğin bir David Munro'nun veya o günün planlamacılarının önceden görememiş olduklarını kabul etmek bence imkansız; "acaba gelecek için ne düşünüyorlardı da yarım kaldı?" sorusuna cevap aramak gerektiğine inanıyorum.

Günümüz Avrupasında endüstriyel ürün tasarımı için (mimarlıkça) yapılan durum "saptama"sında görmezden gelinen, tasarımcının fabrikalarda çalışmasını gereksiz kılan "tasarım büroları" seçeneğinin Türkiye'de oluşturulmasındaki güçlük ve geç kalınmış olmaktan kaynaklanan imkansızlıktır. Güçlük, öncelikle rekabetin, her iki tarafı da yıpratan (tarihi sahiplenmedeki) saçmalığından kaynaklanıyor. Çünkü bu rekabet, mimarlar ile endüstriyel tasarımcılar arasında olması gereken dayanışmayı engelleyerek, doğrudan mesleğin (olmayan) itibarının erozyona uğramasına, törpülenmesine yol açıyor. Mesleğin kavramsal değerleri ile tarihini sahiplenerek "ben daha iyisini yaparım" sürtüşmesi, araya giren yabancıların (fırsatçıların) işine yarıyor çünkü "gerçek sahip" onlar!.. Bu güçlük, kendi yarattığı dinamikle sürekli beslenerek, tasarım bürolarının kurulup gelişmesini de geciktiriyor çünkü diğer disiplinler (inşaat mühendisliği dışında), kendilerini mimarlığa pek yakın ve organik olarak ilişkili görmediklerinden (hiç bir fabrikada bir mimarın çalıştığı görülmüş olmadığından) böyle bir tasarım bürosu kurulması yönünde piyasada bir talep yarat(a)mıyorlar. Buradan anlaşılıyor ki batıyı taklit ederek (ve bir saptamanın arkasına sığınarak) kendi özgün tavrımızı ortaya koymamak, bu planlamayı zamanında yapmış olanların ne düşündüklerini değil de bugün ne yapabiliriz sorusuna cevap aramamak, kesinlikle sanayimizin yerinde saymasına göz yummaktan öte bir şey olmayacaktır. Ancak, şu da bir gerçektir ki sanayi, tasarımı ithal ederek çıkış yolu bulabilme şansına sahip iken tasarımcı "işsiz" kalacaktır. Mimarlık, fabrikada olabileceği hiç düşünülmeyen bir meslek olarak geri çekilip bugünden endüstriyel tasarımcılığın fabrikalara girmesine destek vermedikçe, ileride kendisi için tasarım büroları açmak da hep bir hayal olarak kalacaktır.
Tasarım bürolarının bugünden kurulabilmesindeki bir başka zorluk da, yaz aylarındaki bir veya iki aylık göstermelik stajlar sonrası piyasaya çıkmış bir tasarımcının (bence mimarlık mesleğinde de olduğu gibi) serbest işler yapabilmesinin hiç mümkün olmayışıdır. Bu tür çabalar, başarısız kalacağı kesin tasarım denemeleri ile piyasada itibar aşınması da yapar. Eğitimde ihtisaslaşma ise (hatta bu amaçla eğitim süresini uzatmak düşüncesi) nedense hiç tartışmaya açıl(a)maz. Dört senelik bir eğitimi vermekte zorlanan kaynakları kısıtlı bir ülkede mezunların, kişisel olarak çaba göstermeleri, neticede getirisi kendilerine dönecek bir çemberde gayret göstermelerini beklemek pek de haksızlık sayılmaz. Ancak, içinde soluk aldığı fakat farkında olamadığı hava gibi (kendisine okulda öğretilmemiş olan) teknolojiyi de tüketen/kullanan bir yeni mezundan, tüketilecek (yeni) değerleri hemen üretmesini beklemek, çok iyimserlik olur. Farkında ve şanslı yeni mezunlar, bir fabrikada iş bulabildiklerinde ise, onları her nasılsa işe alma gereğini görmüş/hissetmiş/kabul etmiş "öncü yöneticilerin" koruması altında, mesleklerini (kişisel iletişim kurma becerilerini kullanarak) diğer disiplinlere "şirin göstermeye" ve üretimde sorumluluk almaya çalışırlar çünkü fabrikadaki disiplinler, kendi aralarında bir mimar(?) görmeye alışık değillerdir: rekabet, ilk problemi burada yaratır. Madalyonun diğer yanında ise, kendilerini gerçekten mimar (veya bir ressam!..) zannedenler vardır ki şirinliklerinin, bir başka alanın güç ve itibarı ile bazen aşırıya da kaçabildiğini, hatta çoklukla böyle olduğunu ve diğer disiplinlerin tavır almak zorunda kaldıkları da ne yazık ki duyulmaz değildir. Kabul edilmelidir ki bugün, ülkemize özgü olduğunu düşündüğüm, endüstri ürünleri tasarımının eğitim sistemi içindeki (yapay) konumundan ve mimarlık dahil diğer bütün disiplinlerle arasındaki ilişkinin belirsizliğinden kaynaklanan ve hiç zaman kaybetmeden çözüm bulunması gereken bir sorunla karşı karşıyayız.

Sanat ve Teknoloji

Bir mimarın "kül tablası çizmek, bina çizmekle bir tutulur mu?" deyişinde (mimarca / kuramsal) bir mantık vardır fakat bir endüstriyel tasarımcının "bir evye çizmekle bir araba çizmek arasında ne fark var ki!." deyişi üzerinde hakikaten ciddi ciddi düşünmek gerekir. Her ikisinin de malzemesinin "sac" olması ve preste basılmaları dışında ortak hiçbir yanları olmayan böyle iki ürünü aynı kefeye koymak, ancak yeni mezun bir tasarımcının, ayakları henüz yere basmadığı (benim de aynısını yaşadığım bir dönemde) hoş karşılanabilir, teoride doğrudur (okullarda, ürünlerin gruplandırılmaması ve uzmanlaşma olmaması nedeniyle, sadece teoride doğrudur, pratikte değil). Ancak, şu unutulmamalıdır ki hoş karşılayanlar, sadece mesleğin eskileridir; çünkü (eğer olmuşsa!..) böyle düşünülmeden söylenmiş sözler, bir mühendisi çileden çıkarmaya yeter de artar bile. Bir nesnenin (resimde: konunun), iki boyutlu bir düzlemde -kağıtta- üç boyutlu (olmayabilir de!..) bir resmini çizmekle, -bugün- aynı nesnenin üç boyutlu (CAD ortamında) teknik resmini/ planını çizmek, aynı şeyler gibi görünseler de çok farklı şeylerdir.

Her endüstriyel ürünün (eğer tamamen sıfırdan başlayarak tasarlanmıyorsa) kendisine özgü ve kalın çizgileri ile ele alındığında (kendisinden bir önceki nesilden miras aldığı ve "yenileştirme / iyileştirme" süreçlerinde varlıklarını koruyan) artık parametresi / karekteristiği olmuş "değişmezleri" vardır. Evye, enerjiyi dönüştürmeyen en basit ürünlerden biri olmasına rağmen, tamamen farklı bir tasarım, tamamen yeni bir kalıp anlamına gelir ve üretici, bu kalıbın (ürünün) piyasada tutup tutmayacağını zar atarak hesaplamaz. Günümüzde, hemen hemen hiç bir ürün, (özellikle, enerjiyi dönüştüren ürünlerin en uçtaki bir örneği olarak araba) tamamen sıfırdan başlayarak tasarlanmaz çünkü bu inanılmaz bir maliyet getirebilir ve endüstri ürünlerinin tasarımındaki o vazgeçilmez "ucuzluk" ilkesine de ters düşer (kabuğu tamamen farklı görünen bir arabanın bile şasisi ile motor ve vites kutusu gibi elemanlarının şasiye bağlanma yerleri/ölçüleri, aks aralıkları.. hemen hemen sabittir). Üstelik, risklidir: bu mesleğin eğitimini almış her bireyin (ressamların değil) bilmesi de gerekir ki böyle tek bir ürün bile, eğer piyasada tutmazsa, o şirketi (tam anlamıyla) batırabilir (ya da, birkaç milyar dolar zarara uğratır!..). Evye çizmeyi becerebilen -bir ressam- elbette bir arabayı da çizebilir ancak her ikisini de çizebilmek için doğal yetenek (yani ressamlık) fakat sadece birini çizebilmek(!) için mesleki eğitim (endüstriyel tasarımcılık) ve teknolojik bir takım çalışması gerekir.

Teknik ile teknolojik kelimeleri birbirlerinin türevleri olan fakat (bence, farkındalıkları yetersiz kalan) bazılarınca aynı şeylermiş gibi algılanan iki farklı kavramdır. Teknik, mühendislik disiplinleri ile olsun veya olmasın, 18 ve 19.ncu yüzyıllarda olduğu gibi deneme-yanılma yöntemleri (bile) kullanılarak ve çoğunlukla bilimsel (bile) olmayan tarz ve usullerle, yeni bir fiziksel ilke bulmak ve bu ilkeyi kullanarak (kullanmayı öğrenerek) yeni bir makina yapmak becerisi, yeteneği ve yolu/usulünü ifade eder. Hatta, önce (ilkel hali ile) makinayı bulup sonra (makinanın çalışma) ilkesini bulmak da olasıdır. Tarih boyunca yapılmış ilk teknik buluşlar (ve bu buluşların daha öte teknik buluşlar için kullanılışı) ihtiyaçlar içinde kıvranan insanların adeta sağa sola çarpa çarpa , havalardan düşe kalka, kafa göz yara yara yaptıkları buluşlardır. "Teknik" fizikseldir (su), kimyasaldır (buhar), mekaniktir (saat), dijitaldir (bilgisayar)... bazen bir makina bazen bir ilke veya formüldür: babadan oğula geçer gibi miras alınır (idi) ve geliştirilir (idi); günümüzde, en değerli ana bilim dallarından biridir, öğretilir: mühendislik konusudur. Oysa ki "teknoloji" sosyaldir, soyuttur, formülü (bile) yoktur, okullarda ne olduğu öğretilemez çünkü o bir "yaşam biçimi"dir çünkü o bir "tekniği kullanma tarzı" dır çünkü o sadece bir "kavram"dır. Tekniğin mucidi ve patenti vardır fakat teknolojinin patenti yoktur çünkü teknoloji soyuttur ve özgündür: her toplum tekniği farklı biçimde algılar, kullanır, geliştirir ve yaşar. Teknoloji, medeniyetler arasındaki farklılığı yaratan temel unsurlardan biridir. Aynı teknik düzeye erişmiş toplumlar arasındaki yaşam farkını (sosyal çeşitliliği) oluşturan temel girdilerden biridir. Teknolojik insan, kavramlarla düşünen, böyle düşünmek zorunda olan insandır; kavramların algılanması bile teknolojiktir: insanın kendi teknik yeterliği, psikolojisi ve diğer insanlarla (ve hatta toplumların birbirleriyle) ilişki tarzı ile de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Sabahları işine otobüsle mi yoksa kendi arabası ile mi gitme tercihini bile yaparken insan, teknolojik insandır çünkü tekniği (toplumla ilişkisi anlamında) nasıl kullanacağına karar vermektedir. Teknoloji tek başına yaşanmaz (teknoloji sosyaldir); tekniğin ne olduğunu bilse bile, tekniğin ilkelerini başkaları ile paylaşmayı bilmeyen, bu paylaşma biçimi kendisine öğretilmemiş insan veya paylaşacak durumda olmayan bir insan, tekniği kullanır fakat teknolojiyi "yaşayamaz". Tek başına bir adaya düşmüş insanın, nasıl ateş yakabileceğini bilmesi ve ateşi yakarak ısınması ile günümüzdeki modern binalarda insanın ateşle suyu ısıtmak için kalorifer tesisatı kurması ve ateşi hiç görmeden ısınması çok farklı şeylerdir.

"Yeni bir teknoloji bulundu" gibi bir söylem, ya başlı başına yeni bir "teknik usül" ya da (eskiden beri) var olan birden fazla teknik usulün yeni bir tarzda/yeniden birlikte kullanılabilmesi için yepyeni/başka bir yeni (nesil teknik) usül bulunduğunu ifade eder: bulunmuş olan şey (yani teknoloji) bir yol/yöntem/formül/usül/tarz...dır (yani tekniktir!..). Yukarıda yazdığım gibi, teknik öğretilebilir fakat teknoloji öğretilemez; ancak ona ulaşma yollarının ne/nasıl olabileceği hakkında bir eğitim verilebilir. Yukarıda "bence farkındalıkları yetersiz kalan bazıları" derken, teknolojik bir dünyada yaşadığının ve her tercihinin aslında "teknikte bir tercih" olduğunun farkında olmayan insanları betimlemek istedim. Küçümsemedim, çünkü hepimiz, havanın varlığını bilir fakat hava ile yaşadığımızı da unuturuz.

Evye çizmeyi becerebilen (bir ressam) elbette bir arabayı da çizebilir çünkü ressamın, endüstri ürünleri tasarımcılığı kuramının tamamen dışında kalan, kendi doğal tercihleri vardır: "önce biçim mi yoksa konu mu?" diye başlar ve devam eder: perspektif olacakmı, derinlik olacakmı, derinlik olacaksa biçimle mi olacak gölge ile mi olacak; ışık olacak mı, olacaksa nereden ve hangi açıdan; figürler natürel mi yoksa soyut mu olacak, yoksa, içinde hiç söz olmayan enstrümental müzik gibi tamamen figürsüz mü olacak; figürler olacaksa, resim düzlemine nasıl yerleştirilmeli, kompozisyon nasıl olmalı, figürler göze göründüğü gibi mi çizilmeli yoksa tahtadan yontulmuş veya taştan oyulmuş gibi mi çizmeli, yüzlerde duyguları yansıtmalı mı yoksa figürlerin elbiselerini öne çıkarıp takılarla süslemeli mi, yoksa figürler parçalara bölünüp dağıtılmalı, rastgele bir kompozisyon mu yapılmalı..... Bu soruları sonsuza kadar uzatabilirim, çünkü sanatın sonu (ve parametreleri) yok. Oysa ki her gün mutfağında yemek yapan bir endüstriyel tasarımcı bile bir evye çizmek zorunda kaldığında, önce bir atölyeye girip "saç kalıpçılığını" öğrenmek zorundadır. Ya da hergün kullandığı bir mobilyanın bir başka modelini kendince çizip de üretilemediğini gördüğünde, hiç şaşırmaması gerekir.

Her insan (bence) doğal olarak bir sanatçı fakat kendini ifade etmesi çok zor; ifade tarzı, yukarıda birazını sıraladığım sorulara, doğanın içimizde verdiği cevapta saklı fakat (eğer uç vermemişse, kendini belli etmiyorsa) bulmak gerçekten büyük bir sabır ve inat gerektiriyor. Çünkü sanat, tekniğe (ve hatta teknolojiye) bağlı ve bağımlı değil, hatta üzerinde; hal böyle olunca insan, içinde nefes aldığı teknolojiyi kullanıp da içindeki hazineyi keşfedebilme şansına da sahip değil. Teknolojinin asla beceremeyeceği şey de bu zaten: sanatı ortaya çıkarabilmek ve onu kullanmak. Hayatta her zaman tam tersi oluyor: sanat bazen resim/heykel/edebiyat gibi tekil formlara ve bazen de sinema/ tiyatro/bale/ mimarlık/ endüstriyel tasarım gibi çoğul formlara bürünüp, teknolojiyi kullanıyor, onu alt üst ediyor, onu değiştiriyor, onu aşıyor. Zanaat öldü mü demiştim? Hayır, zanaatın artık günümüzün "antik meslekleri" eserlerinin de "antika eserler" grubuna girdiğini söylemiştim. Bu -antik- mesleklerden herhangi birini -ısrarla- sürdüren birkaç kişinin bugün yaptıkları veya dünden bugüne kalmış antik(a) eserleri, bugün kaç kişi satın alabilir?.. Sanatın, "Bauhaus mimarlığı" adı altında teknolojiyi kullanarak yarattığı paradoks, toplumu sanattan kopararak günümüze paha biçilmez iki hatıra bıraktı: antika eserler ve endüstri ürünleri tasarımcılığı (adı ile yeni bir meslek). Eğer endüstri ürünleri tasarımı, zanaatla aynı sanatsal değeri taşıyacak ürünler yapabilseydi, zanaattan günümüze kalan eserler "antika" olamazlardı. Bakmayın siz bu paradoksu, içinde yaşamış olduğu için göremediğinden olacak (nerede okuduğumu unuttum, özür dileyerek yazıyorum) Piet Mondrian'ın "resim ve heykel sanatı yakında yok olacak, mimarlık ve endüstriyel tasarım içinde eriyip gidecek" sözünü ciddiye almaya değmez: ben, ressamlar / heykeltraşlar / şairler / müzisyenler... bütün sanatçılara (sanatı sanatla yaşayan ve teknolojiyi kendi keyfince kullanabilen herkese) hayranlık ve saygı duyuyorum!...

Endüstriyel Tasarımcı ve Mühendis

Hiç şüphe yok ki mühendislerimiz de, endüstriyel tasarımın ne olduğu konusunda bilinçlenmek ve artık bu mesleğe bir yer açmak sorumluluğunu görmelidirler. Çoğunun bu konuda gerçekten bilinçli olduklarını fakat özellikle endüstriyel tasarımcıların bazılarının kendini beğenmiş tavırlarına ve bazılarının da (benim gibi) cahilliklerine (rağmen ukalalıklarına) karşı gururlarını ve meslek itibarlarını koruduklarını biliyorum. Onlara bu yazı ile, bir mühendise yaraşır biçimde analitik düşünmeleri gerektiğini hatırlatmam gerekiyor: bize yeteneklerimiz doğadan fakat eğitimimiz okullardan verildi. Doğru yeteneğin yanlış eğitiminin(?) sorumlusu bizler değiliz ve üstelik hepimizin karakteri de birbirinden farklı, kişisel ve özel. Hepimiz, bir bütünü oluşturması gereken farklı parçalarız ve hiçbirimiz (kendimiz ve mesleğimizle) diğerinden üstün değiliz. Teknolojiyi hep birlikte bir takım oyunu halinde oynamamız gerekiyor ki bunun ilk şartı, takımı tek kişinin (/tek mesleğin) kendince "yönetmesi-yönlendirmesi" ilkesinden / saplantısından vazgeçmektir.

Azerbeycan'da bir arkadaş sohbetinde duyduğum ve asla unutamadığım bir sözü burada yazmak istiyorum: en büyük senfonik eserler bile sadece (7) basit nota ile yazılırlar. Ancak, o basit (7) notayı tek bir beyin, tek bir dahi, tek bir "sanatçı" bir şahesere dönüştürebilir ve senfonisini yazar.

Endüstriyel ürünler, sanat eserleri olamazlar çünkü hem (bir senfonide olmayan!..) maliyet fiyatları vardır hem de endüstriyel üretim bir takım oyunudur. Endüstriyel ürün tasarımcıları da (ne yazık ki!..) sanatçı değillerdir; eğer olduklarını iddia edenler (sananlar) varsa, onlara lütfen hatırlatın: sanat (senfoni yazmak, resim yapmak...) bir takım oyunu değildir (tiyatro, bale gibi çoğul olarak yapılan eylemlere ad olan kelimelerin kendileri, kendi başlarına "sanat" değillerdir fakat sanatı ifade ederler: yazarından her bir oyuncusuna ve hatta sahne dekorcusuna varıncaya kadar, her biri sanatçı olan insanların ortaklaşa eylemleridir söz konusu olan ; ne bir tiyatro sahnesinde ve ne de bir orkestrada sanatçı olmayan tek bir insan bile yoktur). Lütfen hatırlatın: sanatta rekabet de yoktur: ya sanat eseridir ya değildir. Hatırlatın: hiç bir endüstriyel ürün, sonsuza kadar yaşayamayacak, antika olamayacaktır çünkü tarihten gelen özelliği ile sanat, endüstriyel tasarımcılık formu altına girmiş, teknolojiyi kullanıyor: zanaatçılarının ve eserlerinin değerlerine değer katıyor. Eğer, bütün bunlara rağmen, hala bir sanatçı olduğunu iddia eden varsa, dikkatli olun, karşınızda bir Beethoven olabilir: tek başına yazabildiğini seslendirebilmek için, bir elin parmaklarından çok daha fazla sanatçıya ihtiyaç olacaktır; fakat ne yazık ki yanlış yere gelmiştir!..

Yanlış eğitilenlere doğru eğitimi vermek (ve bu eğitim esnasında sabırlı olmak) çok zordur, biliyorum, ben yaşıyorum. Fakat o eğitim "karşılıklı etkileşim, karşılıklı faydalanma, karşılıklı hizmet, karşılıklı paylaşma" gibi temel teknolojik ilkeleri ve sevgi ile saygıyı (demokratik bir biçimde) içinde barındırabilecek bir çalışma ile verilir ve (işyerlerinde) doğal bir yaşam (çalışma) tarzı olarak kabul edilir / ettirilirse, hepimize (ve ülkemize) geri dönüşü, umduğumuzdan çok daha fazla olacaktır.

Son Söz:

Taklit etmeyi sevmiyorum, kınıyorum çünkü biliyorum ki taklit etmek, sorumluluk almaktan kaçmaktır, korkakça bir tavırdır. Bu eğitimi ülkemize getirmiş ve kurmuş olanların çıktığı yolda son ve en cesur adımı atmayı geciktirecek olursak ( ülkemizdeki eğitimin avrupada denklik problemi(?) ile karşılaşmasını göz ardı ederek, endüstriyel tasarımın yeni bir bilim dalı -hiç değilse bağımsız bir meslek- olduğunu kabul etmek, bu mesleği yapanlara hukuki bir kimlik kazandırmak, KOBİ'lerde çalışmalarını ve çalıştırılmalarını teşvik etmek, KOBİ'lere dışarıdan destek vermek üzere -yeterlik kazananlara- bağımsız tasarım büroları açabilmeleri için maddi destek sağlamak...) kimlik bunalımı giderek büyüyecek ve kişisel kayıplar, onlar için boş yere harcanmış eğitim masrafları ile birlikte maddi ve manevi olarak topluma geri dönecektir: her iki ucunda da üzülecek(!) birileri olan, iki kutuplu acı bir sorun var çözüm bekleyen. Çözümün nasıl ve ne olması gerektiğini tartışmak gerek. Doğrudan mimarlığa bağlanarak "endüstri ürünleri mimarlığı" gibi bir isim verilmesi bile kimlik bunalımını (başlangıçta) çözmekte faydalı olabilir. Kesin bir çözüm üzerinde anlaşma sağlanmaksızın bu günkü eğitim sistemi ile mezun verildiği sürece sorunun insani boyutları da giderek büyüyecektir. Anadolunun bazı şehirlerinde açılmış olan, endüstriyel tasarımcılıkla yakından ilişkili (fakat iki yıllık) meslek yüksek okullarının mezunları yeterli bir sayıya ulaştıklarında, dört yıllıklara bir itibar mı getirecekler yoksa bir rekabete girişmek zorunda mı bırakacaklar, doğrusu hiç anlayabilmiş değilim, bunun da mantığını pek çözemiyorum.

Şu "post" öneki, tek başına "endüstriyel" kelimesini tamlıyorsa, sorun yok: "post-endüstriyel" karşılığı olarak pratikte "fantazi" kelimesini kullanabiliriz. Binlerce insanda (sanırım tasarımcı sayısı bini geçmiştir) bırakacağı acılar da zamanla(?) unutulur, gider. Bir zamanların hayalleri süsleyen "fantazi" bir mesleği, bir düşü olarak tarihteki yerini alır, toplumsal bellekte ise silinir gider. Yok eğer "endüstriyel ürün tasarımı" bileşenini tamlıyorsa, ciddi ciddi düşünmek gerek!... Çünkü sorun, her gün giderek daha bir büyüyor.

Taklit edebileceğimiz bir örnek yok: ya en başa dönelim ya da (benzersiz) bir adım atalım.

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Ocak 2006 tarihli sayısında yayınlanmıştır.


Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

12 Aralık 2005 Pazartesi

POST-ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMI - bölüm1

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Aralık 2005




Bütün makaleyi oku - text metin >>

Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

10 Aralık 2005 Cumartesi

POST-ENDÜSTRİYEL ÜRÜN TASARIMI-1

Antika Eserlerin Doğuşu

Sanat Tarihi, XIX.ncu yüzyılın sonuna kadar, birbirleri ile ilişkileri bağlamında kopmaz/ ayrılmaz birer "güzel sanat" dalı olan resim, heykel ve mimarlık üçlüsünün tarihidir. XX.nci yüzyılın başlaması ile mimarlık, dekoratif/süsleme amaçlı/salt görsel biçimcilik anlayışını terk ederek (yüzyılın ilk üç çeyreği boyunca sürecek) işlevin/faydanın hedef alındığı (F.L.Wright'ın ilk örneklerini verdiği) bir yapı tarzını benimsemiş, sadece bir "güzel sanat" olarak algılanma dönemini kapatmıştır. Bu yeni dönemle birlikte mimarlık, "endüstriyel" ürün tasarımcılığı alanının ortaya çıkarılması ve geliştirilmesinde de tarihsel rolünü üstlenmiş, dünyanın en prestijli mesleği ve "sanatsal tabanlı bilimsel uğraşı" olarak da varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Mimarlığın tarifindeki "sanatsal tabanlı" olmak, onun her zaman sanatla ilişkisi olduğunu ve bu ilişkisinin bittiği yerde kendisinin de biteceğini ifade eder; öyle ki tamamen işleve yönelik, sanata tamamen arkasını dönmüş (olduğu varsayılan) bir yapıda bile, görmek isteyen göz için, sanatsal bir öğe (hiç değilse bir mesaj) bulmak olasılığı her zaman varolmuş; salt işlevsel olarak tasarlanmış olsa bile, içerden dışarıya doğru izlenen yolda kabuk, kendiliğinden ve hiç zorlama hissettirmeksizin, doğal bir biçim / doğal bir güzellik de kazanmıştır. Mimarlık, sanat tarihi boyunca resim ve heykeldeki üslupların (izm'lerin) etkisi altına girmek özelliği ile, XX.nci yüzyılda ortaya çıkan trendlere de tamamen duyarsız kalamamış; salt işlevsel yapılar tasarlarken, örneğin, yüzyılın ilk çeyreğinde "kübist" yapılar da üretmiştir (Josef Chochol / Josef Gocar gibi). XX.nci yüzyılın son çeyreğine ise, post-modernizmin etkisi altında girmiş ve bence (Frank Gehry ve arkadaşlarının Catia ile yaptıkları çalışmalarda, bu akıma karşı ortaya koydukları tepkilere rağmen) günümüzde artık tek bir etiketle anılamayacak kadar karmaşık bir yapıya/anlama bürünmüştür.

Sanayi devriminde endüstriyel üretim tarzının (teknolojik bir dayatma olarak) ortaya çıkmaya başlaması (örneğin, kiremit üretimi) ile beraber mimarlık da yapı teknolojisini değiştirmeye (örneğin, kereste kullanımını azaltmaya) ve yeni makinalar ile buluşlar/ yenilikler sonucu üretilen yeni malzemeleri (portland çimentosu gibi) kullanmaya (zorunlu olarak bu teknolojilere uygun tasarımlar yapmaya) başlamış; giderek kendi doğal alanındaki tartışmasız kontrolünü kaybederek, teknolojiye paralel olarak gelişen veya yeni ortaya çıkan mühendislik dalları ile işbirliği içine girmiştir. Bu, yapısal alanda, mimarlıkla mühendisliğin ilk kaynaşması (veya, ihtisaslaşmanın başlaması ile mimarlığın ilk parçalanması mı) olmuştur, bilemiyorum; aklımda kalanlardan derlediğim bu bilgileri yazmamın nedeni de, "antika eserlerin doğuşu" tezime beni götüren yolu basitçe açıklamak zaten, daha ötesi (tereciye tere satmak) değil.

İngiltere tarihinin az derinliklerine doğru kronolojik/dikeyde bir hatırlama ve yer yer durup diğer ülkelerle yatayda yapılacak bir karşılaştırma, sanayi devriminin yayılması ve etkileri hakkında yeterince bilgi verirken, karşımıza da hemen hemen (artık ezberlediğimiz) hep aynı isimleri çıkarır: John Ruskin, William Morris, Peter Behrens, Walter Gropius... ve diğerleri.

Sanayi devriminin zirve yaptığı (1850'li) yıllardan başlamak üzere; dokuma kumaş, deri, ahşap, cam, kurşun/kalay karışımı, gümüş, demir gibi (artık gelişen teknolojiler kullanılarak işlenmeye başlanmış) malzemeler/metaller kullanılarak imal edilen, günlük hayata ait ürünler (bardak,şekerlik, çaydanlık, kapaklı/kapaksız sürahiler, mobilyalar vb) ortaya çıkmaya başlar. Artık mimarlık (Bauhaus Okulunda en açık biçimi ile örnek olduğu şekilde), sanatı bütün bir toplumun ortak paydası yapmak amacı ve iddiası ile, resim ve heykelde doğup kendisini etkisi altına alan sanatsal akımları, zanaat ile de (felsefesinde bir üslup, bir akım dayatması olmadığı için) kaynaştırma yoluna girer. Ancak, kendisi bir "el işçiliği/göz nuru" olmak özelliği ile tıpkı bir resim veya heykel yapmak gibi "sanatsal bir uğraş" olarak o günlere kadar gelen "zanaat", kendi bileşimini oluşturan iki öğeyi, "el işçiliği" ile usta-çırak ilişkisi içinde öğrendiği "tasarım" öğelerini, makinalar/teknoloji ile o günün resim ve heykelden kaynaklanan akımlarına (izm'lerine) terketmek zorunda kalınca, "sanatı bütün bir toplumun ortak paydası yapmak" amacı kendi paradoksunu yaratmış olur; "zanaatçı"yı (sanatçıyı) toplumdan kopararak günümüzün "antik meslekleri" ve ürünlerini de "antika eserleri" grubuna yerleştirir. Geriye kalan, artık (bence) salt bir sanat değildir. Günümüzde, endüstri ürünleri tasarımcılığının bir "sanatsal uğraş" olduğunu iddia edenler, (bana göre) şunu bilmelidirler ki, zanaatın küllerinden bir daha asla aynısı bir "sanat" doğmayacaktır.

Geçmişe Özlem Duymak

"Endüstriyel Tasarım" Kavramsal İçeriği ve Sanatla İlişkisi adlı yazımda öne sürdüğüm bir tezim var:

"Şiir, kağıtlar üzerine yazılır ve çoğaltılır, müzik notaları da öyle. Bir heykel, alçı/ tahta/ metal/ sentetik... onu yapan sanatçının tercih ettiği malzeme ile yapılır. Sanatçı/ tasarımcı, dilediği malzemeyi kullanma özgürlüğüne sahiptir ve şaşırtıcı olan tarafı, malzemenin sanata/tasarıma hiç bir artı veya eksi değer getirmeyişidir. Şiirin çoğaltılması bir "en çok" özelliği taşısa da kağıdı ona bir değer katmaz; bu anlamda, örneğin bir heykelin "teklik ve özgünlüğü" ile ortak noktası, sayısallıkta değil fakat "değerini malzemesinden almıyor" oluşundadır. Oysa ki endüstriyel tasarım, malzemesi ile de sıkı sıkıya bağlıdır"

Hiç bir güç, (en geniş anlamı ile kullanıyorum) tarihin ve getirdiği yeniliklerin önünde duramaz. Direnmek değil uyum sağlamak erdemdir. Uyum; her zaman (hiç direnmeden) "kabul etmek" anlamına gelmez, fakat hiç bir zaman, ön yargı ile "inkar etmemek" anlamına gelir; hiç değilse "anlamaya ve anlatmaya çalışmak" çabasını gerektirir. Ben, örneğin, binlerce sayfa okumuş olmama rağmen, post-modernizi anlayabilmiş (mantığını kavrayabilmiş) değilim; ancak bazı temel ilkelerini "öğrenmiş" olduğum için, yazılarımın "bağımsız bir gösteren olduğu" önyargısı ile de okunabileceği olasılığını göz ardı etmiyor, adeta kendi içinde kendisini yorumlayan (uzun!..) cümlelerle yazıyorum. Yazılarım, su kayağı yapmak için sakin suları arayanlarda dalgalı denizlerin yarattığı hoşnutsuzluğu yaratıyor, biliyorum; ben, geçmişe özlem duymuyor, geleceğe uyum sağlamaya çalışıyor ve ötesini yorumlara bırakıyorum.

Endüstriyel tasarımın malzeme ile (bugünkü) ilişkisi hakkında benim (yukarıda alıntıladığım) düşüncelerimi, çok yakın bir geçmişte, 94 yıl önce yazılmış bir başka alıntı ile karşılaştırarak "tarih ve getirdiklerine uyum" konusuna bir örnek vereceğim:

"The material in itself is dead and lifeless. It is only given life by form, breathed into it by the creative will of the artist... the value of the work of art lies in the emotional satisfaction of an inner urge for redemption, not in the value of the material." (Walter Gropious, monumentale Kunst und Industrie, Lecture given in Hagen on January 29 1911 adlı özgün kaynağından alıntı: Gabriele Fahr-Becker, Art Nouveau, Könemann 1997 for the English edition, page:270 )

Birinci cümle içindeki "only" ve "form" kelimelerini kaldırıp okuduğum zaman, inanılmaz güzel/doğru ve bir sanat eserini betimleyebilecek en güzel düşünceyi görüyorum: "Malzeme hareketsiz ve cansızdır. Ona hayat veren şey, içine üflenmiş olan, sanatçının yaratıcı iradesidir..." Fakat, o iki kelimeyi araya katınca ortaya çıkan "Malzeme hareketsiz ve cansızdır. Ona hayat veren tek şey, sanatçının yaratıcı iradesinden içine üflenmiş olan biçimdir..." ifadesi, (arada -alıntısı yapılmayan- başka cümle(ler) de olduğunu gösteren üç noktayı görmezden gelmek zorundayım) hem benim düşüncemle ve hem de kendi içindeki ikinci cümle ile çelişiyor diye düşünüyorum (Türkçeye tercümemi okurken, edebiyatçı olmadığımı hatırlayınız):

"Bir sanat işinin değeri, sanatçının, malzemeyi fiziksel donukluğundan kurtarmaya yönelik içsel güdülerinin ulaşabildiği duygusal doyuma dayanır, malzemenin fiziksel değerlerine değil".

"the value of the work of art lies... not in the value of the material" (bir sanat işinin değeri... malzemenin fiziksel değerlerine -bağlı- değil-dir) kısmı , eğer endüstriyel ürünlerden bahsetmiyorsak, kesinlikle (yüzde yüz) doğrudur. Şiir ve heykel örneklerimde olduğu gibi, sanat, değerini, malzemesinden almaz. Hiçbir resim/tablo, üzerine yapılmış olduğu malzeme ile değerlendirilmez. Fakat, büyük usta, ilk cümlesinde "tek şey....biçimdir.." dediği zaman, belli ki (henüz o günlerde adı konulmamış, içeriği/tarifi yapılmamış olan) endüstriyel ürün tasarımından bahsediyor, yani iki cümle birbirine çelişik: ilk cümlede endüstriyel ürünü ve ikinci cümlede ise sanatı betimliyor; iki cümle ard arda gelince çelişkinin kendisi, endüstriyel ürünleri de "sanat eserleri" kapsamına almış oluyor. İki cümleyi ters sırada ve özetle okuyalım: "Sanat işi değerini, malzemesinin değerinden almaz...Malzemeye sadece biçim hayat verir."

Ya aradaki çok önemli olan cümle(ler) yanlışlıkla alıntılanmadı (ki heykel sanatından da bahsediyor olabilir!..) ya da büyük usta, yepyeni bir bilim dalının öncülüğünü yapmakta olduğunun farkında/ayırdında değildi, sanatla zanaat ikilemi arasında kalmıştı, diye düşünüyorum; eğer böyle olmasa idi, ilk cümlesindeki "only" (tek:sadece) tamlayanını kullanmazdı.

Endüstriyel ürün için "biçim" hiç kuşku yok ki en önemli özelliktir. Olmazsa olmaz koşul, biçimde, duyuları kışkırtan bir ifadenin bulunmasını (Gropius'un dediği gibi, sanatçının yaratıcı iradesinden üflemesini!..) gerekli kılar. Fakat biçim, bir endüstriyel ürün için, tek başına asla yeterli değildir; "biçim, olmazsa olmaz bir gerekliliktir fakat tek yeterli değildir". Eğer böyle olsaydı, endüstriyel tasarımcılık "çok disiplinli" olmaz, mühendislikle işbirliğini gerektirmez, bir takım oyunu olmazdı. Endüstriyel olabilmenin başka bir çok koşulları vardır ve eğer görmezden gelinirlerse, kaybedilecek en önemli şey "endüstriyellik" olur ve zaten orada sadece "sanat" veya "zanaat" vardır; biri orada olmalıdır çünkü geçmişe özlemle yaşayanların tek (only) hayat kaynağı (form) biçimdir.

Tarihinden Geleceğe Endüstriyel Ürün Tasarımı

Zanaatı ortadan kaldıran "sanatı bütün toplumun ortak paydası yapmak" paradoksu bugün, mimarlıkla endüstriyel tasarımın yollarını ayırmak için varlığını koruyor. Bilişim teknolojisinden nano teknolojiye geçişin yapıldığı günümüzde, endüstriyel ürün tasarımının tarifi, kapsamı ve işlevi artık iyice (en azından, 94 yıl öncesine göre yeterince) açıklığa kavuşmuştur.

Tarihten geleceğe bakabilmeyi bir tek ben mi becerebiliyorum?.. Mimarlık ile endüstriyel ürün tasarımcılığının birbirlerinden ayrılmaları gerektiği düşüncemi ilk kez internet ortamında "arkitera" sitesinde (2002 Eylül) bir forumda dile getirdim. Şimdiye kadar bana açıkça "yanlış düşünüyorsun" diyen olmadı.

Kabul edilmesem bile, inkar da edilemiyorum (ya da, sessizliği ben böyle yorumluyorum). Ortaya atılan tek karşıt fikir (ki bu bir fikir değil, sadece bir "saptama"..) batı avrupa ülkeleri ile amerikada endüstriyel ürün tasarımının mimarlar öncülüğünde başlatılmış ve halen sürdürülüyor olması. Ben de onlara, ortaçağda berberlerin "cerrahlık" yapmış olduklarını örnek veriyorum. Taklit etmek zorunda olduğumuz(?) ülkelerde bu ayırım yapılmadan bizim böyle bir konuda "öncü" rölü oynamamız bize yakışmaz diye düşünülüyor da olabilir. Oralarda doğal işleyen bir sürecin bize, dışarıdan ithal edilmesindeki mantık da görmezden geliniyor, unutuldu herhalde, diye düşünüyorum.

Sayın Gamze Türkoğlu Güven'in Türkiye'de Sanayinin ve Endüstriyel Tasarımın Gelişimi adlı (12-13 aralık 2002, Italian Design Seminer) bir bildirisi var elimde (o seminere katılmıştım). Sayın Güven, (Er, Korkut, 1998, s.7) den alıntı yapmış: "...Planlı kalkınmayı izleyen yıllarda türk üreticilerin endüstriyel tasarım hizmetine yakın dönemde ihtiyaç duyacakları Amerikalı uzmanlar tarafından tesbit edilmişti. 1965 yılında ODTÜ Mimarlık Fakültesinde endüstri ürünleri bölümü kurulması yönünde bir rapor yayınlandı. 1969'da AID Kalkınma Programı kapsamında Amerikalı tasarımcı David Munro ODTÜ'de endüstri tasarımı bölümü kurulması için görevlendirildi. Mimarlık Bölümünde endüstriyel tasarım seçmeli ders olarak verilmeye başlandı; bu yüksek lisans stüdyo dersi 1979'da bölümün kuruluşuna dek sürdü." Açıkça görülüyor ki bu meslek (eğitim) bize, amerikalıların "uzak görü" yetenekleri sayesinde "ithal edilmiş". Eğer 1980'lerden sonrasına kalsalardı, ithalat(!) belki hiç olmaz ya da bugünkü kadar geniş kapsamlı olamazdı, diye düşüyorum. Biz (eğitimin içeriğinde değil fakat akademik/formel değeri anlamında) bir adım daha öteye gidememişiz, gidemiyoruz. Galiba bize yeni bir "David Munro" daha lazım veya artık günümüz modası gereği, AB'den (uyum yasaları içeriğinde) bir talimat beklemeliyiz. Ancak bu bekleyiş boşuna olur, çünkü ortada bir "saptama" var: avrupada endüstriyel ürün tasarımı, mimarlığın içeriği ve kapsamındadır.

Günümüzde iç mimarlar ve peyzaj mimarları (ünvanlarında bir mimarlık olduğu için) bir kimlik bunalımı yaşamıyorlar; kendilerini temsil edebildikleri ve haklarını koruyabildikleri ve toplumsal kabul gördükleri bir tüzel kişilikleri de var (sanırım). Bugünkü sosyo-ekonomik koşullar altında susmak, bir (kendince) olumlu tercih veya AB'den bir işaret beklentisi veya bir (kişisel) çaresizlikden mi kaynaklanıyor yoksa sadece bir öngörüden yoksunlukmudur, işte bunu merak ediyorum. Bu merakımın nesnesinin kim olduğunu da bilemiyorum!..

Ben, bir endüstriyel tasarımcı olarak, (son bir kaç yıldır) kendi haklarımı savunabiliyor ve (kendi ortamımda) kimlik/meslek bunalımı yaşamıyorum. Bir iş ilişkisinde karşıma çıkacak, davranışlarına önceleri hiç bir anlam veremeyeceğim fakat sonradan (kendi ortamım dışına taştığım bir zamanlarda arkitera'da yazdığım) yazılarımı okuduğunu ve bana kinlenmiş olduğunu anlayacağım bir insanla karşılaşmak da kaderin bir cilvesi olabilir;  meslekler/disiplinler arası ilişkilerin getirisinin değil de kişisel çıkarların ön plana alınması, bana karşı böyle bir tavır alınmasını da normal karşılamayı gerektirebilir, diye düşünüyorum (arkitera'daki doğal üslubumu, yanlış anlaşılmalara/okumalara açık olduğunu anladığım için terkettim; yapay ve zorlama da olsa bu tarzda yazıyorum artık). Mesleğim hakkında edindiği yanlış izlenimler nedeniyle (ki böyle insanlara -başlangıçta- kesinlikle hak veriyorum!..) benim fabrikada bulunuyor olmamı tuhaf karşılayanlar da olacaktır; öyle ya "mimar özentisi" olduğumu zannedenlere göre ben, hiç olmamam gereken bir yerde olmak/çalışmakla, en basitinden şaşırtıcı/alışılmamış bir durum etkisi ile dikkatleri çekmekteyim; üstelik "bana ve mesleğime yer açın" talebim de, ilk defa duyanları, haklı olarak şaşırtacak ve tepki de uyandırabilecek kadar (diğer disiplinlerin bazı üyelerine) yabancıdır.

Mimarlık, çok da iyi bilmediğim fakat adına "tünel kalıp" denilen teknoloji ile seri olarak konut (veya benzer yapılar) ile prefabrik/kütük evler inşa etmek dışında bir "endüstriyel ürün tasarımı/üretimi" anlamında (benim mesleğimin alanında tasarım yapmadıklarını düşünecek olursam) faaliyette bulunmuyor ve Frank Gehry ile arkadaşlarının bile (mühendislikte ve endüstriyel ürünlerin tasarımında kullanılan Catia ile yaptıkları) tasarımları sadece tek bir tane "özgün bir örnek" olarak ve şantiyesinde üretiliyorken -fabrikalarda değil ve ikincisi de olmuyorken- bir endüstriyel tasarımcının, hem mimarlık ve hem de mühendislik (ve yetmiyormuş gibi kendi meslektaşlarının) dünyasına seslenmesi, elbette çok garip kaçıyor. Yeri gelmişken, Rusya'da istisnasız bütün toplu konutların "precast" sisteminde (en fazla 3-4 modelde: basit, saf fakat bugün çok bakımsız) üretilmiş olduklarını gördüğümü de söylemeliyim. "Neden Türkiye'de olmuyor?" diye sorduğumda, inanılmaz bir "başlangıç" maliyeti olduğunu (ukraynada kurulu, akıl almaz büyüklükte bir fabrikadan bahsetmişler, hatta Çernobil kazasından sonra bu fabrikanın kapatıldığını söylemişler ve) o maliyet çemberinin ilk turunu tamamlamasının hemen hemen imkansız olduğunu anlatmışlardı. Doğrusu, küçücük bir endüstriyel tasarımcı olduğum için kendi kendime gurur duymuştum!..

Sanayi Devriminin Sosyolojik Etkileri

Alman mimar Walter Gropius, Weimar'da Bauhaus mimarlık okulunu açtığında, cumhuriyetimiz henüz kurulmamıştı (Atatürk'ün Samsun'a çıktığı yıl). Yarım asır sonra, 60'lı 70'li yıllarda ülkemizde başlatılan bu eğitimin ilk öncüleri de (sanırım) yabancı kökenli idiler. Belki de ilk dersleri veren mimar kökenli (yerli) çoğu öğretim görevlisi, bu yeni mesleği(n artılarını) ders verirken öğrenmekte idiler. Benim burada ilgi duyduğum şey doğrudan mimarlığın tarihi değil fakat ingilterede başlamış sanayi devriminin ülkemize ne zaman, nasıl geldiği ve sosyolojik etkileridir. Bu nedenle, endüstriyel tasarımın ülkemizde başlatılmasının bir adım daha gerisine giderek mimarlığın da ülkemizdeki geçmişine bir göz atmakta yarar görüyorum.

İTÜ'nün kendi sitesindeki tarihçede, ilk kez batılı anlamda mühendislik (gemi inşaatı ve deniz haritaları yapımcılığı) eğitimi verilmek üzere (1773) yılında bir macar soylusu öncülüğünde okul kurulduğu yazılmış. Bu okul, (1795) yılında genişletilerek (Fransız öğretim üyeleri tarafından) topçu subayı da yetiştirmeye başlamış. (1847) yılında okulun ders programına mimarlık alanından dersler de eklenmiş.(1883) yılında ise, Hendese-i Mülkiye adını alarak, bugünkü anlamda sivil inşaat mühendisliği eğitimi de vermeye başlamış. (1909)'da okul, bayındırlık bakanlığına bağlanarak Mühendis Mekteb-i Alisi adını almış ve sivil mimar / mühendislerin yetişmesi için eğitim alanını genişletmiş. Alıntıladığım bu minik tarihçe bana, (1773/1795) baz alındığında mühendisliğin, ülkemizde eğitimi verilen en eski disiplin olduğunu gösteriyor. (1847) yılında mimarlık alanında hangi derslerin verilmeye başlandığını bilemiyorum (zaten bu yazının konusu ile doğrudan ilintili değil). İTÜ öncesinde, ülkemizdeki mimarlığın usta-çırak ilişkisi içinde olduğunu düşünmek mümkün. Avrupada, bir disiplin olarak (formel anlamda) mimarlık eğitiminin başlangıç tarihinin (bizde olduğunun aksine) sosyal açıdan fazla bir anlamı olmadığı kanısındayım çünkü, sanat tarihinde  okuduklarımdan aklımda kalan çok net bilgiler var: ressamların ve heykeltraşların hiç bir saygınlığının olmadığı orta çağ karanlıklarında(?) bile mimarlar, şairlerle birlikte asilzadelerin (ve hatta kralların) sofralarında yemek yerlermiş. Sanatı temsil eden bu meslek, batıda, belli ki tarihinden gelen baskın (kültürel) karakteri ile her zaman itibarlı olmuş, kendi alanında son sözün sahibi olmuş (mesleğin saygınlığı, formel eğitim ile birlikte başlamamış). Belleğimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, (cumhuriyet öncesinde) ülkemize dünya çapında şaheserler hediye etmiş mimarlarımızın bile toplumumuzda böyle bir itibar/saygınlık gördüklerini okuduğumu hatırlamıyorum. Farklı bir siyasal yapıda, farklı bir din ve kültür birikimi ile kendine özgü farklı bir ekonomide , böyle bir tavrı oluşturabilecek sosyal sınıflar (aristokrasi/ burjuvazi) de olmadığına göre, belleğime güvenmeye devam etmekte bir sakınca görmüyorum: doğrudan saraya bağlı bir mimarlık ocağı (bir Balyan ailesi hatırlıyorum bu arada) ve zanaatkarlar grubu (sınıfı?) vardı mutlaka fakat bu insanların toplumsal ilişkilerindeki (eğer olmuşsa) itibarlarının kaynağı, doğrudan meslekleri değildi de saraya bağlı olmaları (saraydan maaş almaları) ve otoritelerinin kaynağının da padişahtan kaynaklanıyor olması idi, diye düşünüyorum. Sarayda olabileceğini pek düşünemiyorum ama, bir vezirin sofrasında (her nasılsa çağırılarak) yemek yemiş olmanın getireceği itibarın, yaptığı eserleri ile itibar kazanmış bir insanın böyle bir (asilzadeye ait) sofraya (özellikle) davet edilmesinden farklı olacağı kanısındayım (fakat, bu kadar kesin bir ayırım yapmak, haksızlık da olabilir; benimki sadece bir düşünce).

Batıda, kendi doğal süreci içinde kendine özgü tarzı ile gelişmiş (ve kendi sosyal statükosunu da kendisi zamanla kurmuş/kazanmış) bir disiplinin (ve/veya eğitim sisteminin), özgün kaynağında var olduğu biçimi ile toplumumuza ithal edilmiş olmasında kimin fikir ve karar sahibi olduğu (bu yazıda) hiç önemli değil. Fakat bu eğitimi ilk kez kimlerin verdiğini incelemek, beni kişisel olarak doğrudan bir "statüko" kavramına götürüyor. Geliş sebepleri her ne olursa olsun, gelenlerin mutlaka kendi "statükolarını" da yanlarında getirdiğine ve (hiç zahmet etmeksizin) kabul ettirdiklerine inanmakta zorluk çekmiyorum. Basit bir Aristo mantığı ile düşündüğümü iddia edenler olabilir; yuvarlak bir masa gördüğüm zaman "çemberin bütün yarıçapları birbirine eşittir" basitliğinden öte bir kuramı hatırlayamadığımı öne sürenler olabilir fakat ben böyle düşünüyorum. İkinci meşrutiyetten sonra ve özellikle cumhuriyetin ikinci on yıllarında ve hatta sonrasında bile, bir bütün halinde -sosyal statükosu ile birlikte- yabancı mimarlığın kendisini kabul ettirdiğine inanıyorum. Bu kabulleniş, mimarlığın bir "meslek" olarak kendisini aştığı ve doğrudan "kişilerin statükosu" şeklinde evrimleştiğinde, sayılarının 200-300'ü geçmediğini hatırlayabildiğim o zamanın genç mimarlarında (aralarından yetişmiş ve benim bile isimlerini ezbere bildiğim birkaç tanesi hariç) mutlaka bir rahatsızlık yaratmış olmalıdır. Küçümsenebilir ama ben, düz/basit bir Aristo mantığı güderek, o günün mimarlığı ile bu günün endüstriyel tasarımını karşılaştırıyor (tarihsel yönü hiç önemli değil: bu günden o güne dönüş veya o günden bu güne geliş) ve bir aynılık buluyorum. Fakat bu aynılık, sadece temelde var; bugün benim mesleğim, sadece yabancıların değil fakat (fazladan) kendi ülkemdeki mimarların bile rekabeti altında var olma çabası içinde olduğuna göre, günümüz mimarlığının (tarihlerinin, -örneğin- Mimar Sinan'la değil de ikinci meşrutiyetle başladığını kabul edecek olursam) ilk kuşak mimarlığın problemlerini unuttuklarını düşünüyorum. Mesleğimle ilişkilendirdiğimde "tarihin tekerrür etmesi" bir kader midir yoksa bir tercih midir sorusu ile karşılaşıyorum. Fakat bugün, o günlere göre çok yol katetmiş olsa bile toplumumuzun (belli/küçük bir entellektüel kısmı dışında), geleneksel olarak bütün mesleklere eşit mesafede durduğuna/duracağına inancım da devam ediyor.

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Aralık 2005 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016