18 Aralık 2006 Pazartesi

BULANIK MANTIK ve ENDÜSTRİYEL ÜRÜNLERDE KATEGORİ

Mantık Biliminin Tarihsel Süreci

“Uzay teleskobu Hubble’ın verilerine dayanarak, evrenin en az yüzde yetmişini oluşturduğu düşünülen ‘karanlık enerji’nin, başlangıçtan beri var olduğu tesbit edildi. Bu gözlem, ‘boşluk enerjisi’ olarak da tanımlanan karanlık enerjinin yoğunluğunun, olağan maddenin yoğunluğuna bağlı olarak zamanla değiştiği yolundaki teoriyi çürüttüğü için önemli. John Hopkins Üniversitesi’nden astrofizikçi Adam Riess ve ekibinin vardığı sonuca göre...” Daha başka pek çok günlük gazetede de yayınlandığını düşündüğüm bu haberin kaynağını burada vermeye gerek duymuyorum, herhangi bir kanalda doğruluğunu da sınamaya gerek görmedim. Bu habere (eğer yanlış yorumlamıyorsam) inanıyorum çünkü/zaten benim beklentilerime de paralel(!). Bu haber, 100 yıldan daha önceki bir zamanda Cantor’un (1845-1918) yaptığı hesaplamaları da doğruluyor. Kendisine deli gözüyle bakılmasına sebep olan “sonsuz kümeler kuramı”nı bulmuştu Cantor; O’na göre bir eleman bir kümeye ya aitti ya da ait değildi ki aidiyetin olmaması, varlığın da olmaması anlamına geliyordu; yani, büyük patlamanın da bir başka –daha büyük– küme içinde olması gerektiği iddiası idi bu aynı zamanda.

Klasik mantık, hepimizin de bildiği gibi, Aristo tarafından kuruldu/sistemleştirildi. Gottlob Frege (1848-1925; Alman felsefeci ve matematikçi) ise, sembolik/simgesel mantık alanında yaptığı çalışmaları 1879 yılında yayınladı. Frege’nin kişisel görüşü, mantığın net/kesin kavramlarla ifade edilmesi gerektiği yönünde idi; bulanık kümeleri (bulanık mantığı) –ifade edilemeyeceği düşüncesi ile– görmezden geldi. Bu, siyah ile beyaz arasında gri tonlarının bulunduğunu inkar etmek değildi hiç şüphesiz; bir ifade probleminin ertelenmesi idi.

Gri tonlarının (bulanık kümelerin) nasıl ifade edilebileceğini ilk kez (bilimsel olarak) Baku-1921 doğumlu Lutfü Askerzade, kendi kurduğu sistem ile 1965 yılında (A.B.D.’de) açıkladı. Kurduğu sistemde kullandığı dil, bilinen simgesel mantık dili idi ve sistemin adına “bulanık mantık” denildi. Önceleri kabul görmeyen, üstelik, gerçekten yeni-yepyeni bir şey de olmayan bu mantık, var olan fakat ifade edilemeyen gerçekliğin dile dökülmesini –ve böylece tartışılıp kullanılabilmesini– sağlayan bir çözüm yolundan başka bir şey de değildi; bir faydalı buluş idi. Zaten kendisine verilen “bulanık mantık” adı bile bunu doğrular görünüyor; birbirine zıt anlamlı kelimelerden oluşan bir tamlama (oxymoron) ile ifade edilmesi de bu yüzden olmalı. Bu dil, tekniğe/teknolojiye bir sıçrama yaptırdı: sensörlerle çalışan bütün makinalar, mekatronik bilimi, yapay zeka çalışmaları... hepsi varlığını bu yeni dile borçludur.

Öte yandan sosyal (ve ruhsal) hayata, iletişime de yeni ufuklar açtı (simgesel) dilin bu yeni kullanılış tarzı: artık insanlar birbirlerine daha yumuşak ve önyargılardan arınmış olarak yaklaşmaya, (gri tonları kabul etmeye hazır olarak) birbirlerine daha anlayışlı davranmaya başladılar. (Bulanık) Matematik, Hegel’i haksız çıkarırcasına, insanın günlük hayatına da girdi ve hatta daha ötesine giderek –bana göre– tarihte(?) ilk defa, felsefe ile (tamamen) örtüştü, birleşti, kaynaştı. Artık, konusunun uzmanı olmayanlar için (ne bilimsel ve ne de sosyal) disiplinleri birbirinden ayrı –bağımsız– düşünmek büsbütün imkansız hale geldi. Post-Modernizm akımı –bence– bütün sinerjisini, sınırların ortadan kalktığı düşüncesinden (yanılgısından) aldı, kutsadığı bu (yanlış) düşünce ile de beslendi/besleniyor.

Belirsizlik, rasgelelik, (kümeye) dereceli üyelik gibi soru(n)lar, günümüzde sadece makinaların (ve endüstriyel ürünlerin) değil, insanların da sorunudur. (Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz.

Her Disiplin Kendi Küçük/Alt Kümesinin Elemanıdır

“Disiplinler birbirleri ile birleştiler de ortaya tek bir disiplin mi çıktı?” sorusunun cevabını iyi düşünmek gerekiyor. Soruyu tersinden sormak daha akıllıca da olabilir: “Tek ve mutlak bir disiplin parçalandı da ortaya bir çok disiplin mi çıktı?” Geleceğin bilimi olduğuna inandığım mekatronik bile tek başına bir disiplin değildir, melezdir (ağaç biçimli düşünceye göre, olsa olsa bir koca ve üretken daldır) çünkü, kendisini oluşturan bütün diğer disiplinler, bir yandan da kendi başlarına kendi yollarında gidiyor/ürüyorlar. Yani, sosyolojik (/felsefi?) bir dille söylenecek olursa, bütün farklılıklar kendi farklılıklarını muhafaza ederek bir arada yaşıyor, gelişiyor fakat paydalarını da ortak kullanarak (paylaşarak) yardımlaşıyor, öğreniyor ve gelişiyorlar. Burada, Cantor’un haklı olduğu (benim felsefi yorumumla da) ortaya çıkıyor: varlık, varlığını farklılığına borçludur; farklı olabilmek (yani var olabilmek için) kendisinden farklı olunacak bir başka varlık (yani sonsuzluk) gerekir. Bu, felsefenin matematik dili ile ifadesinde (matematiğin günlük/sosyal hayata hiç giremeyeceği iddiasındaki Hegel’in hiç düşünemediği) bir hipoteze de götürüyor beni: “her pay, ait olduğu (kendisinden küçük) kesrin de zincirleme paydasıdır”. Bir başka deyişle, her disiplin, kendi küçüğünün paydası ve kendi büyüğünün payıdır; her payda, kendi payının da ön koşuludur.

Post-modern düşüncenin (çoğunluk örneklerinin) sosyal bilimler ve günlük yaşantıda çeşitli kanallardan kabul ettirmeye çalıştığı “kendini ve hiçbir şeyi kategorize etme, sınırları kabul etme/kaldır; bütünün içinde her bilgi ve her birey özgürdür, tektir, aidiyet yoktur” gibi dayatmalarını(!) değil kabul etmek, tartışmak bile bana çok anlamlı görünmüyor. Bütün senfonilerin yedi nota ile ve bütün matematik işlemlerin on rakkam (hatta bütün sayısal işlemlerin de iki rakkam) ile yapıldığını kabul etmek/bilmek, –bu anlamda– post-modern ol(a)mamak için bana yeterli görünüyor. Yedi notanın dizilimine matematiksel bir uyum/yöntem/ahenk getiren müzik terimlerini (yani müziğin dilini) bilmeyenlerin müzisyen ; on rakkamın birbirleri ile nasıl ilişkilendirileceğini –yani dört temel işlemi: matematiğin dilini– bilmeyenlerin matematikçi olamayacağını –peşinen– kabul etmek gerekiyor. Tek bir notanın veya tek bir rakkamın, herhangi bir (veya birden fazla) kümenin elemanı olmadıkça hiçbir anlamı/değeri ol(a)mayacağı temel/bilimsel doğrusu, post-modernizmin bu özgürlük/özgünlük iddiasını –kümeyi yani dili inkar ettiği için– dayanaksız bırakıyor.

Yedi nota veya on rakkamın varlığını kabul etmek ile bunları kullanabilmek için gerekli disiplin(ler)i –yani dili– öğrenmek ve uygulamak, birbirine bağlı-bağımlı fakat birbirlerinden
–uygulayıcısına göre– farklı da olan (üstelik değişmeye, gelişmeye ve özelleşmeye açık –da olabilen–) şeylerdir. Somut (veya soyut) temel varlığın kabulü ile onu (asla tam anlamı ile
–yeterince– olamasa bile) dile getirme ve ona anlam kazandırma usullerini (disiplinlerini) birbirlerinden ayırmak/koparmak nasıl mümkün değilse, kendisi kategorize olan temel varlığın bu disiplinlerle ifadesinde kategoriler kurmamak da o kadar eksiktir, saçmadır, yanlıştır. Tartışmaya ve/veya yeni kabullere açık olan unsur, kategorilerin varlığı değil onların ifade ediliş tarzları yani dilleridir. Netice olarak hayatımızın en çok içine girmiş/girmekte olan bilgisayar sistemlerinin çalışma prensibi bile evet-hayır ikilemine (kategorisine/çelişkisine) bağlı-bağımlıdır. Bu katı ayrımın varlığı ile “belki/biraz/bazen...” gibi bulanık ifadeler de dile getirilir ki işte burada –bence– post-modernist düşüncenin/iddianın da şu yanılgısı ortaya çıkar: varlık için mutlak bağımsızlık, salt özgürlük vardır: varlık bireyseldir ve her varlık, kendi aidiyeti ile/kadar değil kendi özgünlüğü ile/kadar anlam bulur. Bu hali ile post-modernizm, kendi ayaklarını göremeyen, kilolu bir insana benzer ki ben, yukarıda da belirttiğim gibi –bu anlamda– post modern görüşün temel bir dayanaktan yoksun olduğu inancına sahibim.

Post-modernizm, bu temel kategori(ler) ile olan meselesini (paradoksunu) göremez ya da görmezden gelir. Kendi doğrusu olarak kabul ettiği (yukarıda italik olarak dizdiğim) düşüncedeki/iddiadaki yanlışını/yanılgısını görmek ve –yanlışlığını– kabul/ispat etmek, (benim gibi, bazen “pragmatist”) düşünen insanı, post-modernizmin, bir varlık/aidiyet (kategorizasyon) sorunsalı (veya çözümü?) değil  fakat yaratıcı (yenilikçi/innovative) olabilmenin ön koşulu (veya, bir yolu/yöntemi) olarak kabul edilmesi gerektiği; yani bir dil olarak , henüz keşfedilmemiş (ve asla –sonu– keşfedilemeyecek çünkü kişiye özgü) bir serbest disiplin gibi algılanması ve kullanılması gerektiği, sonucuna götürür. İşte bu anlamda ben, post-modernizme büyük bir sempati de besleyebilirim. Varlığın dilini (teorisini) hiç bilmeden sesine (eylemine) hayranlık duymuş bir yetenek için kendi kendine –örneğin– gitar çalmayı öğrenmiş olmak bazen –ve çoğunlukla– formel bir eğitimle öğrenmiş olana karşı peşin peşin bir galibiyet habercisi olmanın da ifadesidir ki burada yeri gelmisken ben (tıp bilimleri hariç, örneğin, ister tarihçi ister ressam vb. olsun) her meslekten her “alaylı” olarak tanımlanan insana (peşin bir ön yargı ile) daha fazla(?) saygı duyduğumu (saygı duymaya açık olduğumu) da belirtmek isterim. Kendimce gerçek post-modernistler olarak tanımladığım bu insanlar kadar yaratıcı/yenilikçi olabilmek uğruna, yeni başladığım her bir projede, bana öğretilmiş / öğrendiğim bütün temel disiplinleri unutarak (fakat, varlığını kabul ettiğim salt temel kategorileri ise baz/kriter almaya devam ederek), tıpkı onlar gibi düşünmeye çalışırım. Benimle aynı düşünceleri paylaşarak post-modern(vari)  bir duruş sergileyen –hatta doğrudan katı bir post-modernist olan– ve post-modern eserler veren bütün sanatçılara da bu nedenle (bir ön) hayranlık duyarım.

Teknoloji Ötesinde Eğitim ve Kategori

Nitelikli düşündüğüne inandığım bütün kişi veya (teknoloji ötesi) toplumlar, kendilerini başkalarından (en azından, benden) ayırıyor, kategorize ediyorlar. Ben, kişisel olarak, ikircikli bir dünyada yaşadığıma inanıyorum. Ben, kendileri ağaç biçimli –düşünüyor ve yaşıyor– iken (yani kendilerini benden kategorize ederlerken) bana ot gibi olmayı –göğe doğru değil de kumların üzerinde plajlara doğru kök salmadan yayılmayı– öğütleyen(ler)in samimiyet(ler)ine artık inan(a)mıyor, güven(e)miyorum. Köklerimden koparılmak istendiğim gibi (ard niyetli?) düşünceler taşıyorum. Bu düşünceler beni, on(lar)a düşman olmaya götürmüyor, bu olanaksız çünkü ben de en az onlar kadar nitelikli (ve objektif) düşünebiliyorum: zayıfın yenilmesi doğa kanunudur ve hiçbir avcının, avının elinden tuttuğu görülmüş şey değildir.

Batıda, yani teknoloji ötesi toplumlarda (az sayıda örnekleri dışında) endüstriyel tasarım diye ayrı/özgün bir eğitim verilmediğini ve üstelik (/bu nedenle) endüstriyel tasarımcıların ayrı/özgün bir meslek kuruluşları da olmadığını yıllardır hep duyurmaya çalışanlar bilirim. Kendi sosyo-ekonomik tarihsel süreci icinde oluşmuş o doğal yapılanmanın/yapısızlığın, ülkemizde de olduğu gibi kopyalanması gerektiğini savunan bu görüştekilere göre, endüstri ürünleri tasarımcılığının bağımsız bir bilim dalı olduğunu tartışmaya açmak bile saçmalık olarak algılanır. Bu konudaki muhalefetimi her zaman –gerekçeleri ile– elimden geldiğince yazdım ve bağımsız (yani özgün) bir eğitim verilmesini savunurken, bu(günkü) kadarının bile yeterli olmadığını da –her yazımda– dile getirdim. İnsan, doğuştan bir “sporcu” olduğu kadar bir “tasarımcı”dır da aynı zamanda. Fakat, bir insanın “ben sporcuyum” demesinin, kimliğini yeterince açıklamaya yeteceği düşüncesinde değilim. Eğer sigaranın zararlarından bahsetmiyorsa, bir insanın “ben sporcuyum” açıklamasını yeterli bulamam; hangi sporu yaptığını da açıklamasını beklerim. Tasarım alanına ait diğer bütün “salt sanat” dallarından farklı olan, mimarlıkla birlikte kendi özgün koşullarına sahip ve “mühendislik disiplinleri ile teknolojiye bağımlı” bir mesleğin mensuplarının kendilerini sadece “tasarımcı” olarak tanıtmalarını da doğru (ve yeterli) bulmuyorum.

Salt bir “tasarımcı” olmanın, salt bir “stylist” olmak anlamını da (bulanık olarak) içerdiğini kümeler mantığına göre kabullenmek gerekiyor. Büyük küme “tasarım” adını taşıyor ve içinde salt sanatların (style da dahil) hepsini barındırırken, mühendislik kümesi ile ortak elemanları olarak mimarlık ve endüstriyel tasarımı da içeriyor. Burada, bir mimar veya bir endüstriyel tasarımcının, çok doğal olarak “stylist” olabileceği (olduğu) da ortaya çıkıyor. Bu tezimde söz konusu elemanların, doğrudan insanlar değil fakat meslekler olduğu asla göz ardı edilmemeli. Örneğin, tek bir insan, Charlie Chaplin (1889-1977) kendi varlığında üç farklı kimliği temsil ediyor(du): Oyuncu, senarist ve besteci. Kendi senaryolarını yazdı, kendisi oynadı ve hiç söz kullanmadığı (kullanmayı reddettiği) filmlerini kendi bestelediği müziklerle taçlandırdı. (1931) tarihli –uzun metrajlı– Şehir Işıkları (City Lights) filminde kullandığı özgün müziği, günümüz klasikleri arasındadır ve inanıyorum ki bütün meslektaşlarım (sanayi devrimine karşı takındığı olumsuz tavırları ve Hitler faşizmine karşı duyduğu nefret nedeniyle bestelediği bu ve diğerlerini) mutlaka biliyorlardır.

Ülkemizde endüstri ürünleri tasarımı eğitimi, tıpkı bir satranç eğitimine benzetilebilir. Dünyanın bu en mükemmel zeka oyununda tek güç, (bireysel) zekadır. Daha zeki olan, daha analitik düşünebilen, ileriye yönelik daha fazla hamleyi görebilen / planlayabilen, rakibinin vereceği tepkiyi daha isabetli olarak tahmin edebilen, olası hatalara karşı önlem alabilen, tuzak kurabilen.... oyunu kazanır. Galibiyetin temel girdisi zekadır ve eğitim zekayı keskinleştirir. Endüstriyel tasarım eğitimi de tıpkı bu şekilde, fakat zeka değil de yetenek üzerine kurgulanır. İşte temel hata da burada ortaya çıkar. Satranç oyununda öğrencinin, (veya oyuncunun) düşünmekten başka hiçbir yükümlülüğü yoktur, başka hiçbir kimseye ihtiyacı da yoktur. Satranç taşlarına yer değiştirmek için ellerini eğitmesi de gerekmez. Hatta tamamen sanal ortamda da kalabilir. Oysa ki bir endüstriyel tasarım öğrencisinin sadece yeteneği (düşünceleri ve kağıt üzerine çizdikleri) ile bu mesleği yapabilmesi imkansızdır fakat bu, çoğunlukla eğitimde görmezden(?) gelinir. Öğrencilerin, sanki her çizdikleri üretilebilir/yapılabilir şeylermiş gibi –sanal ortamda– yetiştirilmeleri, sadece birer “stylist” olarak kalmalarına(?) ve bir satranç oyuncusu gibi bireysel/teorik davranmalarına sebep olur. Bir endüstriyel tasarımcının salt stylist (sadece biçim verici) olması, içinde yer almasının gerektiği mühendislik kümelerinden kopuk yaşaması yani ortak dili konuşamaması anlamına gelir ki bu yalnızlık, eğitimde görmezden gelinecek ve devam edilmesine göz yumulabilecek bir hata(?) değildir. Hiç (herhangi) bir kümeye aidiyeti kabul etmeyen (etmesi gerektiği öğretilmeyen) bir elemanın (gerçekten) özgür olabilmesi/ kalabilmesi ise, onun ancak bir “stylist” olması, olarak kalması/kalabilmesi ile mümkündür. Öyle de bir zaman gelebilir ki endüstriyel tasarımcı, pişmanlık duyup da katılmak istediğinde, her kümeden dışlanır, reddedilebilir. Bana göre endüstri ürünleri tasarımı, eğiteceği adayları seçerken, onların “style” verme yeteneklerini elbette (ve mutlaka) sınamalı fakat eğitim boyunca onların “stylist” olarak kalmalarına (kalma arzularına) izin vermemelidir. Bir başka örnekle konuyu daha basitçe anlaşılabilir duruma getirmek de mümkün: Endüstri ürünleri tasarımcılığına aday olan öğrenciler, tıpkı birer bilardocu gibi eğitilmeli: hem matematik/geometri bilgisi (teorik eğitim) ve hem de ıstakayı tutma becerisi kazandırılmış maharetli eller/parmaklar (malzeme bilgisi, işler maket – ve hatta bire bir ürünün kendisini– yapma deneyimleri ve endüstriyel işleme yöntemleri)  ile olmazsa olmaz bir koşul olarak da bir bilardo masası (yani bir fabrika). Bu örneği biraz zenginleştirmek de faydalı olacak: Bilardonun, bireysel de olabileceği gibi/kadar eşli de oynanabileceği –bu yönü ile satrançtan farklı olduğu– mutlaka vurgulanmalı. Masanın boyutlarının değişken olduğu öğretilmeli. Delik ve top sayısına bağlı/bağımlı olarak oyunun değişik oynanma şekilleri/kuralları da olduğu –yani ihtisaslaşma gerektiği– gösterilmeli.

Endüstriyel Ürünlerde Kategorize Zorunluğu

Endüstriyel ürünlerin istisnasız hepsi, enerji ile ilişkileri anlamında mutlak bir sınıflamaya bağlıdırlar. Bu konuda yazdığım iki makaleden, buraya kısa bir özet alıntı (hatırlatma) yapacağım.

Endüstriyel Ürünler kümesi, başlıca iki büyük/alt kümeden oluşur:
Basit Endüstriyel Ürünler
Bileşik Endüstriyel Ürünler

Basit endüstriyel ürünler, kullanılmalarında insan gücü/emeğinden başka hiçbir enerjiye gereksinimleri olmayan ürünlerdir. Tasarım ve imal edilmelerindeki özelliklerine göre ikiye ayrılırlar: mühendislik/teknolojiye bağlı-bağımlı olmadan (tasarlanabilen ve) imal edilebilen (bardak, çatal, kaşık, elbise askısı gibi) ürünler ve imal edilmelerinde (ve tasarım aşamasında) en azından –teorik de olsa– mühendislik bilgisi gerektiren (bisiklet, tekerlek jantı, batarya gibi) ürünler. İstisnasız bütün basit ürünler, kendilerinden beklenen işlevsellik ve faydayı sağlamak için hiçbir şekilde –insan enerjisi dışında– bir dış enerji gerektirmezler.

Bileşik Endüstriyel ürünleri burada detaylı olarak yazmaya gerek yok. Basit bir anlatımla, bu tanım, elektrikli süpürge, fotokopi, buzdolabı, otomobil... gibi, kullanılmalarında mutlak surette (elektrik gibi) bir dış enerjiye ihtiyacı olan ve gerek tasarlanmalarında ve gerekse üretilmelerinde mühendislik bilgisi gerektiren ürünleri kapsıyor.

Bu güne kadar, endüstriyel ürünleri benim yaptığım şekilde kategorize eden hiç olmadı. (Endüstriyel Ürünlerde Enerjinin Dönüşümü ve Endüstriyel Ürün Kavramının Açılımı isimli makalelerime bakınız.) Bunun –bence– başlıca (ve birbirine dönüşümlü) iki sebebi var:
Birincisi, sanayide böyle bir kategorileşmeye ihtiyaç duyulmadı. Çünkü sanayi üretiminin, gerek ihracat ve gerekse ithalatın ölçülmesi bakımından böyle bir sınıflandırmaya ihtiyacı hiç olmadı. Beyaz eşya, metal eşya, otomotiv, plastik ve mutfak eşyaları gibi genel kategoriler, sanayi ölçümleri için (tekstil, inşaat ve benzeri sektörleri de kapsaması gerektiği dikkate alındığında) her zaman için yeterli idi ve (sanırım) öyle de kalacak.

İkincisi, teknoloji ötesine (bilgi çağına, nano-teknoloji çağına geçmiş) toplumlarda, endüstriyel ürünlerin bu şekilde kategorize edilmeleri –sanayinin böyle bir sınıflandırmaya ihtiyaç duymaması veya (ifade edilemeyeceği düşüncesi ile) görmezden gelmesi bir yana– eğitim ve üretim alanında da artık bir gereklilik oluşturmuyor. “Artık” diyorum çünkü benim kullandığım (1965’de teorik olarak açıklanan fakat çok sonraları –ilk kez Japonya’da– uygulanan) bulanık mantık bilgisi/yöntemi, endüstriyel ürünlerin tarihi yanında çok genç kalıyor ve artık Batı’nın ileriye yönelik stratejilerinde bu tarz sınıflandırmalara ihtiyacı yok. Onların açısından bakıldığında, benim büyük bir dikkatle ayırıp düzenlediğim “basit ürünler”in hepsi de sadece birer “ıvır-zıvır” ve her tasarımcı(ları) çizebiliyor; zaten uzak doğu ülkelerinde de yaptırıyorlar. Belki de bu nedenle olacak, endüstriyel tasarım alanındaki yarışmaları, kurumsal bazda değil de kişisel alanda tertipleme alışkanlıklarını değiştirmeye artık hiç gerek görmüyorlar.

Endüstriyel ürünlerin bu şekilde kategorize edilmesinde ne tür bir yarar olabilir?” sorusunu sormak gerekiyor. Bunun –bence, ülkemize özel– pek çok faydası olacak:
* Ülkemizin sanayi üretimi ve yeteneği bu tablolar yardımı ile okunabilir, aydınlatılabilir.
* İthalat ve ihracat konusunda (cari açık vb) gerçek kıyaslamalar yapılabilir.
* İleriye dönük uzun vadeli planlar yapılabilmesi kolaylaşır.
* Mühendis ve tasarımcı ihtiyacı, (eğitim ve istihdamda) bu alanlara göre tesbit edilebilir.
* Meslekler arasındaki alan kaymaları ile işgücü israfı önlenebilir.
* Mühendislik eğitiminde daha hassas ihtisaslaşmalara gidilebilir.
*Tersine mühendislik yapmamız gereken alanlar kolaylıkla belirlenebilir ve bu ürünler üzerinde imalat yapmaya çalışan KOBİ’lerimiz desteklenir ve teşvik edilebilir(mi?).

Bütün bunlar benim açımdan, tablolardan sağlanabilecek “yan” faydaları gösteriyor. Benim, bir endüstri ürünleri tasarımcısı olarak bu tabloları yapmaktaki amacım, daha bir özel:
* Stylist ile Endüstriyel Tasarımcı arasındaki farkı ortaya çıkarmak
* Endüstriyel tasarım eğitiminde ihtisaslaşmanın gerekliliğini ispatlamak,
* Endüstriyel tasarımcı ile mühendisin beraber çalışması zorunluğunu gösterebilmek,
* Yarışmalarda uyulmasını gerekli gördüğüm ilkeleri belirlemek (yarışmaların, kurumsal bazda ve piyasaya sürülmüş ürünler üzerinden yapılması; jüri üyelerinin, danışma konseyi tarafından açık oylama ile, ürünün ait olduğu kategoride –çoğunluğu– fiilen uzmanlaşmış meslektaşlar arasından seçilmesi, gibi).

Eğitimde ihtisaslaşma olmadıkça, mühendis ile endüstriyel tasarımcı işbirliği asla gerçekleşmeyecektir (yani/aslında, endüstriyel tasarımcı yetiştirilmediği sürece, eğitim “style” aşamasında kaldıkça, işbirliğinden de bahsetmek gereksizdir). Mezun olanlar, kolay yolu seçecek, yani stylist olacaklar veya mesleği tamamen terk edeceklerdir. Dışardan mesleğe yapılan sarkmaların –alan kaymalarının– hemen hepsi basit ürünler sınıfında olduğu için “stylist” olarak piyasada kalmak da giderek zorlaşacaktır. Üstelik zaman içinde, bilgisayar yazılımlarının yeteneklerinin arttırılması ile her tüketici de kendisinin stylist’i olacağından, basit ürünlerde tasarım eğitimi bile gereksiz duruma düşecektir. (Eğitimde kaynak israfı olacağı endişesi ile bu konuda ciddi ciddi düşünmek gerektiğine inanıyorum)
Yarışmalarda bu (benim önerdiğim) kategorizasyon yapılmadıkça, plastik bir bardakla (aynı mekanda kullanılacak) plastik kabuklu bir mikser, “mutfak eşyaları” adı altında, aynı kategoride aynı koşullarla elemeye girecektir. Ne o bardağın basitliğine (salt “style”) ve ne de o mikserin çalışabilirliği (mühendislik girdisine) dikkat edilmeksizin, bakan gözlerle ürünler aynı kefede tartılacaktır. Bu durumda, (olmayan bir) endüstriyel tasarımcı-mühendis işbirliği ise, büsbütün bir çıkmaz/gelmez bahara kalacaktır. Jüri üyelerinin mesleki kimlik ve yetenekleri (ve hatta uzmanlıkları), yanlış kurgulanmış bir sınıflandırma ve ödüllendirme sisteminde hiçbir şey ifade edemeyecektir. Köprü altlarında kurulan sergilerin getiri ve götürüsü, benim gibi birkaç mühendis-işbirlikçisi ve doğrudan mühendislik tarafından daima sorgulanacaktır. Bu tarz ortamlardan da (çoğunluğu stylist) yıldızlar çıktığı elbette doğru ve onlarla hepimiz gurur da duyuyoruz fakat bizim kitlesel amacımız, ülkemizin yıldızlaşması olmalıdır. Yıldız ülkenin bireysel yıldızlarını (trendleri belirleyen stylist’lerini) seçmek, ancak ondan sonra gelmesi gereken bir aşamadır ki benim ülke dediğimi isteyen “şehir” olarak da algılayabilir.

Sonuç

Bazı eşleşmeler/kilit birliktelikler vardır, “uçak-pilot; mutfak-ahçı; kitap-yazar; hasta-doktor...” gibi yüzlerce örnek gösterilebilir istendiğinde. “Endüstriyel tasarım(cı) denilince ilk akla gelen nedir?” diye bana sorulacak olsa, tek cevabım olabilir: KOBİ. (Bilardocu ile masası gibi). Böyle bir düşünce yöntemi(?) ile başladığım bu metnin giriş bölümünün son cümlesini buraya alacağım: “(Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz."
Bu cümleyi burada, sonuç bölümünde açmam gerekiyor (inanıyorum ki meslektaşlarım alınganlık göstermeyecekler ve beni anlamakta iyi niyetli davranacaklardır):

Batı ülkelerinde (endüstriyel?) tasarım alanında yapılan hemen hemen bütün yarışmaları, pistte, atların değil de seyislerin koşmasına/yarışmasına benzettiğimi farkettim. Benim bildiğime, benim beklentilerime göre atların üstünde yarışmaları gereken seyislerin, pistte koşmaları garipsenecek bir durumdu fakat bir tribünde oturup da (hayranlıkla) böyle yarışmalar seyretmenin mantığını da –ayrıca– irdelemek gerektiğini düşündüm.

Batı’dan örnek alınacak (alınması düşünülen) her türlü yol/yöntem/usul/tarz/sistem.... bize uygun değildir. Bildiğim ve anlayabildiğim kadarı ile, uzak doğudaki ülkelerin de hiçbiri, salt Batı’nın sistemleri ile gelişmiyorlar. Mutlak bir adaptasyon / uyarlama (ve hatta salt özgünlük) bilincinde olduklarına inanıyorum. Bizi ve bütün dünyayı –geleceğe dönük senaryolarda– korkutan o iki dev nüfuslu ülkenin de kendilerine özgü birer sosyolojik yapıları; dinleri, siyasi ve ekonomik görüşleri var. Bu yazıdan bir alıntı getireceğim gene: “varlık, varlığını farklılığına borçludur; farklı olabilmek (yani var olabilmek için) kendisinden farklı olunacak bir başka varlık (yani sonsuzluk) gerekir.” Biz, var kalabilmek için farklarımızı muhafaza etmeliyiz.

O iki dev ve diğer bütün uzak doğu ülkelerinin yaptıkları tek şey, Batı’nın sermayesini kullanmak. Ucuz işgücü oldukları için tercih edildikleri elbette doğrudur (böyle okuyorum); fakat bu tek ve kalıcı doğru mudur? Batı’nın teknolojisi ve tasarım girdisini –zaman içinde, giderek artan dozda– tersine mühendislik yöntemi ile çözmedikleri (çözmeyecekleri) ve kendilerine uyarlamadıkları (uyarlamayacakları) iddia edilebilir mi? Bu gerçeği (adeta korsanlanacağını) bilen Batı acaba ne yapıyor, hangi tedbirleri almış, geleceğe nasıl hazırlanıyor? Bence uzak doğulular, kendileri ile gurur duyan, kendileri ile barışık insanlar olmalılar: başka toplumları taklit etmiyor, tersine mühendislik ile kendilerini geliştiriyor, tersine mühendisliğin en temel gereksinimi olan endüstriyel tasarımcılarını da yetiştiriyor, kendi hayatlarını kendilerince –ileriye dönük bir ideal ile– yaşıyorlar diye düşünüyorum. Hatta, Japonların, sırf ülkelerine yabancı işçi almamak için robot teknolojisini geliştirmekte son derece hırslı olduklarını okudukça, onların milliyetçilik kavramına şaşkınlıkla bakıyor ve kendi düşüncelerime yeni açılımlar da getirmem gerektiğini(?) düşünüyorum. “(Bazı) insan(lar) giderek kendi benzerine/kopyasına (humanoid) doğru koşarken, tribünlerde kalıp seyreden(ler)in çok şey kaybedeceğini söylemek yanlış olmaz” inancı ile yazıyorum fakat asla –yinelemekte fayda var– taklit etmeyi önermiyor, farklı kalalım diyorum.

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Aralık 2006 tarihli 110 nolu sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

17 Aralık 2006 Pazar

BULANIK MANTIK ve ENDÜSTRİYEL ÜRÜNLERDE KATEGORİ

Bileşim Yayınları - Makinatek Dergisi 
Aralık 2006 

 

 



Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

11 Temmuz 2006 Salı

NASRETTİN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM - Bölüm 2

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Temmuz 2006




Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

10 Temmuz 2006 Pazartesi

NASRETTIN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM -2

Ağaç Biçimli Düşünce

Göle maya çalındığı zamanlarda yerkürenin kuzeyinde egemen olan düşünce tarzı, ağırlıklı olarak Aristoteles’in ilkelerine/mantığına dayanıyordu. İlk kez O’nun sistemleştirmiş olduğu bir “şematik yapılanma” yani “ağaç biçimli düşünce” ile bilim ve felsefe yapılıyordu. Bu dönem o kadar uzun sürmüştür ki, bırakın bizim Nasrettin Hoca’mızı, Bauhaus Okulu’nun en parlak yılları bile bu düşünce sistemi ile hayat bulmuş, şekillenmiş ve eser vermişti. Çok daha sonraki yıllarda, bilim ve tekniğin aşırı ilerlemesi (ve hatta birbirine karışıp yeniden birbirini üretmesi) ve sanayi ötesine geçilmesi ile her şey öylesine bir “iç-içe” geçti ve öylesine “kategorize edilemez” bir hal aldı ki, sanayi ötesindeki bu toplumların düşünsel yapıları da paralel bir gelişme ile (aynı şekilde) bir değişime uğradı. Batı medeniyetlerini oluşturan toplumlar, kendi sanayilerini oluşturan koşulların (Aristo mantığının/tezin) kendisini aşan dayatmaları (teknolojik üretim ve yaşam biçimi/antitez) ile çelişmesi üzerine, kendi (her türlü kategorize edilme ve sistemleştirme biçimlerini terk etmeyi öngören) özgün sentezlerini kurdular ve geliştirdiler. Bu konuda (düşünce dünyasındaki) en özgün ve köklü/etkili reformlar (belki abartıyor veya yanılıyor da olabilirim ama) deneysel felsefenin ve sanayinin en ileri gelen ülkeleri İngiltere veya Amerika’dan değil, teorik felsefenin öncüsü/beşiği Fransa’dan gelmiştir. Benim meslektaşlarımın büyük çoğunluğu da (gurur duyarak söylüyorum) ilerici ve aydın olmak konusunda en az onlar kadar geniş ufukludurlar; dünyayı saran bütün yeni fikirlere de açıktırlar. Fakat sorun, işte tam da buradadır: “sorun, ülkemizde (endüstriyel) tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce birikiminin, sanayi gücünü oluşturan hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış ve üstelik (sanayinin ihtiyaçlarından/beklentilerinden) farklılaşmış olmasından kaynaklanıyor”. Çünkü ülkemizin düşünürleri (genel anlamı ile, ilerici ve aydın olan nüfus ve özel olarak da meslektaşlarım), Fransız düşünürleri kadar şanslı değildirler; bu ülkenin sanayisi, kabullenilmiş/benimsenmiş o felsefi düşüncelerin çıktığı ve uygulandığı ülke(ler)in sanayisi ile kıyaslanamayacak kadar cılızdır; tarım ağırlıklı (ve daha düne kadar lokomotif sektörü tekstil olan) ekonomi üzerine kurulu toplumsal hayat ise tam anlamıyla (geri ve) farklıdır.

Yukarıda, “büyüklere masallar”da, kara deliklerin bir sırrını (görünmez oluşlarının nedenini) yazmıştım, hatırlamak için buraya alıyorum: "eğer bir gök cisminin sahip olduğu kaçış hızı, ışık hızından büyük ise, ışık da (o gök cisminin kendisinden) dışarı gidemezdi ve o cisim "görünmez" olur, üstelik her şeyi de kendisine çekerdi". Bunu, benim içimdeki o hiç büyümeyen çocuk şöyle yorumluyor: “onların teknolojik yaşam biçimi, bilimin ve tekniğin bile sınırlarını aşmış durumda; o kadar ki sahip oldukları bilim/teknik onların doğal bir parçası olmuş, onlarla birlikte anılıyor, hem bize görünmüyor hem de bizi kendine çekiyor”. Hayranlık veya saygı duymak bir şey değiştirmiyor; fakat aynısını uygulamaya çalışmak (taklitçilik), kendi kendimize zarar veriyor.

Hızlandırılmış Tren, Vagonları ve Rayları

“..Endüstriyel tasarım mesleğinin ülkemizdeki ilk mezunlarını (benim ironik bakışımla) vagonları olmayan lokomotiflere benzetmek, onların nasıl birer öncü olduklarını betimlemek açısından çok da yanlış olmayacaktır. Doğal süreci içinde (kendiliğinden) ortaya çık(a)mayan ve doğal sürecinde sermaye ile birlikte geliş(e)meyen bu güç, gene aynı benzetme ile, vagonların lokomotife ihtiyaç duymaları gerekirken, lokomotiflerin kendilerine vagon aramaları(!) şeklinde gelişmiştir.” “Rekabet:Kurumlar İçin” başlığı altından getirdiğim bu örneği işlemek, bu örnek üzerinden konuyu açmaya çalışmak daha kolay ve eğlenceli olacak gibi görünüyor. Lokomotif gücün, meslektaşlarım olduğu çok açık; vagonlar ise KOBİ’leri ve raylar ise genel sosyo-ekonomik durumumuzu simgeliyor. Bu üçlünün herhangi birindeki uyumsuzluk, mutlak bir başarısızlık anlamına gelir. Üstelik, her birinin kendi içlerinde de eşitsizlikler/uyumsuzluklar vardır. Örneğin, A ile B şehirleri arasındaki ray hattı mükemmeldir fakat B ile C arasında kalite en az yarı yarıya düşük görünmektedir (viraj açıları dar veya traversleri çürümüştür!). Daha kötüsü, C ile E şehirleri arasında hat bile yoktur, olmayabilir!.. Vagonların ise, kimi yataklı, kimi koltuklu fakat çoğunluğu tahta sıralı da olabilir; çoğunda havalandırma da yoktur belki. Lokomotifler, allı pullu boyalı ve göz alıcı, tablo gibi çok şirin fakat motorları hiç çalışmamış da olabilir!. Bazıları ise, yurt dışından ithal, en seçkin vagonlardan başkasının önünde asla koşmazlar!. Yerli lokomotif fabrikasının depoları, ağzına kadar doludur da talep eden, alan da bulunmuyor olduğundan çürümeye terk edilmişlerdir!. Koşmak, sürat yapmak isteyen kimi lokomotifler, raylardan çıkar takla atarlar... bazıları da mehtaplı gecelerde, yalnız başlarına gezer, görenlerin gözlerini kamaştırırlar da neden/kimin için mazot yaktıkları hiç anlaşılmaz..

Bu satırları yazarken ister istemez aklıma, sevgili Ata’mızın gençliğe hitabesinden bir cümlecik geldi: “...işte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen...” Ahval “durum” ve şerait “şartlar” anlamında kullanılmış; ikisi birbirine bağımlı ve dönüşümlü. Ata’mızın bize verdiği görev ise çok basit ve çok açık: gerekirse kanımızı dökeceğiz!.. Fakat benim verdiğim örnekte üç eleman var ve öyle kanla tüfekle “yürüyelim arkadaşlar!” nidaları ile sorun çözülecek gibi de değil!..

Önce kendimizi tanımalı ve kendimizi olduğu gibi kabul etmeli (kendimizden utanmamalı ve başkalarına özenmemeli!), egemenlik (fetih) savaşlarının ekonomide ve sanal alemde yapıldığını (evrim geçirdiğini) görmeli, sonrasında da bu üçlü arasında uyum sağlayacak, kendimize özgü tedbirleri düşünmeli, bulmalı ve uygulamalıyız. Bu “uyum” olayı çok önemli; kendi elemanları kendi içinde birbirine uyumlu olmayan bir sistemin, bir başka sistemle uyum içine girmeye çalışması kadar fizik yasalarına aykırı bir başka örnek sanırım zor bulunur. Fiziksel uyumun (karışımın) zor ve hatta imkansız göründüğü durum ve şartlarda bazı romantiklerin “kimyasal” uyumdan (bileşimden) bahsettikleri bile duyuluyor da ben kulaklarımı tıkıyorum. Umarım, ne karışıma ve ne de bileşime muhalif olduğum gibi bir anlam çıkarılmaz bu yazdıklarımdan; sadece “gerçekçi” olmaya çalışıyorum; egemenlerin masasında yem değil pay sahibi –ve ortakları- olmanın (kendimce) yollarını araştırıyorum. Okur bilmeli ki bütün bu yazdıklarım, tamamen kendi mesleğimle ilgilidir ve daha geniş ufuklara taşınması benim sorumluluğumda değildir. Örneğin, benim “egemen” kavramı ile gönderme yaptığım yerde, yabancı kökenli mimarlar ve endüstriyel tasarımcılar (onlarda böyle bir lisans yok ama pratiği var!) bulunmaktadır.

Rekabet: Kurumlar Arasında

Birinci bölümün “Rekabet:Kurumlar İçin” başlığı altından ikinci bir alıntı getireceğim buraya: “..Bugüne kadar meslek büyüklerimiz(in çoğunluğu) ve aramıza katılan her yeni meslektaşımız, kendi aralarında daima kurumlar için rekabet ettiler. Disiplinsiz ve kuralsız (ve hatta doğal olmayan) bir ortamda sadece kendileri adına yaşam (aslında “meşhur olmak”) mücadelesi vermeye (kuyu açmaya!) mecbur edildiler. Şunu özellikle belirtmeliyim ki ben “meşhur olmayı” değil “meşhur olmak için uğraşmayı” daha doğrusu “ekmek parası kazanabilmek için önce bir şekilde meşhur olmak zorunda bırakılmayı” eleştiriyorum. Bu saçmalık, (salt sanatçılık yapmanın dışında) başka hangi mesleklerde var, ilgi çekici araştırmalara konu olabilir; şu da unutulmamalı ki kendisini “salt sanatçı” olarak (ve hatta sadece “tasarımcı” olarak) topluma sunan (bazı) meslektaşlarımızın da bu çorbada tuzu var.”

Bu ortamın galibi (ve kendi oyuncularına bir faydası) olmayacaktır çünkü bu, yanlış kurgulanmış bir rekabet ortamıdır, kısır bir döngü bile değildir, bir uçurumdur. Nehirler denize koşarken seyretmek, tarlaları sulamak için (baraj yapmayıp) arteziyen kuyuları açmak ve zamanla göllerin dibini kurutmak... çaresizlik midir, cahillik midir yoksa “kişisel rekabet” denilen meşhur olma yarışının bedeli midir? Her türlü organizasyonu, sistemi, otoriteyi ve hatta diğer bütün tasarım disiplinlerine karşı özerk olarak kategorize edilmeyi bile (sanırım, ağırlıklı olarak Fransız felsefesi etkisinde kalındığından veya sanayi ötesi toplumlarda taklit edilebilecek böyle bir kurumsallaşma olmadığından) reddederek (veya reddetmesi özendirilerek) sanayi (KOBİ) ile işbirliğine girmekte karşılıklı fayda sağlaması da zora koşulan ve yalnız çalışmaya (/ tek başına meşhur olmaya) yönlendirilen... bir KOBİ’de işe başlayacak olsa daha ilk mesai gününde (böyle olacağı daha okulda iken kendisine öğretilmediğinden) ustabaşının ve hatta mühendisin gölgesinde kalmayı onur meselesi yapan... ve paha biçilmez yeteneklerini, kişisel bir çıkarı olacağı yanılgısı içinde veya çaresizce bir rekabete mahkum edildiğinden, nihai tüketiciye yönelik endüstriyel olmayan ürün tasarımları ile (kozmetik sergilerde) heba eden (veya mesleği terk eden!), büyük bir çoğunluk vardır.

Kendisini (mesleğini) gözlemleyen, ilgi duyan, bu mesleğin kendisine getirebileceği artıları fark eden (fakat somut ve endüstriyel bir örnek –veya ciddi bir niyet- göremediği için risk almak da istemeyen) öncü KOBİ’ler ise, mesleğin “yabancı kökenli ve/veya diplomalı” meslektaşları ile çalışmayı tercih ediyorlar. Bütün kalbimle ve inanarak söylüyorum, çok da iyi yapıyorlar. Ülkenin bütün maddi (ihracat) ve manevi (marka) sorumluluğunu yüklenmiş KOBİ ve ötesi kurumların, en küçük bir risk yüklenmeye ne hakları(!) ve ne de güçleri var.

İşte burada ortaya “kaçış” hikayeleri çıkıyor. Ülkeden kaçamayanların (kaçış hızı yetmeyenlerin) meslekten kaçış hikayeleri yazılırken, meslekte kalanların (ironik!.) şikayet feryatları yükseliyor. Tezin yanlış antitezle eşleştirildiği bu ortamda yıllardır aynı tarz toplantılarda aynı tarz kısır kararlar(?) alınıyor. Bizi, bu kısır döngünün tasarımcı yıldızlarını (abartmıyorum, dünyada ses getirecek ürünlere imza atabilecek yüzlerce yıldızımız var) sanayi ötesine geçmiş toplumlardaki meslektaşlarımız, eminim, benim Afrika kökenli insan kardeşlerime bakan gözlerimle görüyorlar. Bu beni asla incitmiyor, hakkı olana hakkını vermek gerek; ben, Afrika’da yaşayan insan kardeşlerim için ne yapabiliyorum ki sanayi ötesine geçmiş toplumlardan aynısını bana yapmalarını istemeye/beklemeye hakkım olsun?

Birinci bölümün son –kapanış- cümlesini buraya almak zamanı geldi: “...İşte burada, “hızlandırılmış fakat kendine özelleştirilmiş bir süreç” gerekliliği ortaya çıkar. Bu süreç, kurumlar için değil fakat kurumlar arasında rekabeti başlatmak hedefine yönelmiş, bütün endüstriyel tasarımcıların el birliği ile çalışmalarını gerektiren (ve sanayi ötesi toplumlarda örneği olmayan!) yeni bir oluşumu gerektirir”. KOBİ’lere dağılmak, onların ürettikleri ürün üzerinde ihtisas yapmak, o ürünü “marka” değerine layık bir tasarıma kavuşturmak ve o ürünle piyasada gerçek rekabete girmek!.. O ürünün arkasında kimin olduğunu nihai tüketici asla bilemeyecektir fakat bütün meslektaşlarımızın gerçek rekabet alanı (bizim mesleğimizin karakteristiği olarak) zaten o arka plan, o görünmeyen fakat bilinen (ekipsel) alandır. Nihai tüketiciye yönelik reklamlarda (özellikle bizim ülkemizde) öne çıkarılan hemen bütün isimler, firmayı ve ürünü pazarda beslemek fakat ürünün de o ismi (endüstriyel tasarımcısını) beslemesi üzerine kurgulanmış oyunlardır ve ne yazık ki bu oyuna ilk düşenler de benim meslektaşlarımdır.

Sonuç: Öneriler

İlk yapılması gereken şey, bence (Aristo mantığına geri dönmek ve “ağaç biçimli düşünce” ilkeleri kapsamında), endüstri ürünleri tasarımının diğer bütün tasarım alanlarından farklı olduğunu hatta (aynı kökten geldiği halde “seri üretim” özelliği ile) mimarlıktan bile ayrı/farklı olduğunu kabul etmek/ettirmek ve bu mesleğe (ülkemiz sanayisinin ihtiyaç duyduğu) itibarı
vermek olmalıdır (bu itibarın/saygınlığın elde edilmesi, iki ayaklı bir koşula bağlıdır: öncelikle bir eğitim reformunu ve piyasadaki bütün meslektaşlarımızın ortaklaşa ve gönüllü/sistemli bir çabasını gerektirir). Bu düşüncenin (kabulün) doğal bir uzantısı, hiç şüphesiz, diğer bütün tasarım alanlarına da aynı gözle (kategorize ederek) bakmayı gerektirir. Oysa ki ülkemizin akademisyen endüstriyel tasarımcılarının büyük çoğunluğu (ve hatta çoğu farklı mesleklerden büyüklerimiz), tamamen aydın olmanın ve tamamen sanayi ötesinin düşünce tarzının büyüleyici etkisi altında kalarak, ülkemizin sanayi yapısının (kategorize edilmeyi reddeden) bu düşünceye uyum sağlayamadığı gerçeğini görememektedirler (diye düşünüyor ve MOBBİG’in çalışmalarını takip ediyorum). Oysa ki doğal süreçle varılan yere/sonuca, yapay (ve kısa) bir süreçle varabilmenin ilk ve tek koşulunun, bir laboratuar ortamı yaratmak olduğunu en iyi bilmesi gerekenler, yine benim meslek büyüklerim olmalıdır, inancındayım. Taşlar yerine oturduktan, ülkemiz bilgi çağına geçtikten sonra, benim bu gibi katı kalıpları, her şeyi kategorize etme saplantımı (budalalığımı!) terk edeceğimden emin olabilirsiniz.

Özellikle daha önce yazmış olduğum makaleleri okumamış olanlar için burada tekrar etmeliyim ki ben, şu satırların da yazarıyım: “...Bazı ürünlerin (teknoloji ile ilişkileri anlamında) hangi gruba girecekleri ve hangi meslek tarafından yapılacağı, (ülkemizde bile) pratikte kesinlikle hiç bir anlam içermez; çünkü ürünleri "kimin" yaptığı değil, kimin "ne" yaptığıdır önemli olan. Bir mimar "endüstriyel ürün tasarımı" yapabileceği gibi, bir endüstriyel tasarımcı da "grafik sanat" yapabilir veya bir grafik sanatçı "ambalaj tasarımı" yapabilir. Meslekler arasındaki ayrım teorik (düşünsel) anlamda bir değer içerir, kesin sınırları ile kişiyi bağlamaz (çünkü yeteneklere de bağlıdır) fakat ürünler arasındaki ayrım (gruplandırma) kesinlik içerir (çünkü endüstriyeldir).” Okurun bilmesini istediğim şey, sadece alanları ayırmak yani meslek alanlarını kategorize etmek iddiasında olduğumdur. Bu yapılmadıkça meslek (ve meslektaşlarım), her zaman her disiplinin gölgesinde kalacak ki zaten günümüzdeki bir hastalık da budur. (Yerel düşünüp yerel konuştuğum unutulmamalıdır; evrensel –sanayi ötesi- doğrular ve kabullerden hareket etmiyorum; şartlı/koşullara bağlı konuşuyor ve ülkemizin bir laboratuar gibi düşünülmesi gerektiğini öne sürüyorum).

Tasarım disiplinlerinin kategorize edilmesi öncelikli olarak bir eğitim reformunu gerektirir ancak tek başına yeterli değildir. İkinci olarak yapılması gereken şey (belki de bu ilki olmalıdır), doğrudan meslektaşlarımın yükümlülüğünde gördüğüm bir adımın atılmasıdır: ETMK bünyesinde birleşmek, bütünleşmek ve (zamanda geriye giderek!) mesleği KOBİ’lere tanıtmak, sevdirmek ve kabul ettirmenin yollarını araştırmaktır (eğitim reformu –gelecek için-gerekli fakat -zamanın gerisinde kalmış olanlar için- yeterli değildir). Bu arada, daha önceki yazılarımda yeterince açıkladığım bir konuyu da sadece hatırlatmalıyım: endüstriyel tasarımcının mesai arkadaşı mimar değil, mühendistir, hatta ustabaşıdır. Yapılması gereken şey, benim inancım, salon veya sokaklarda sergiler düzenlemek / yarışmalar tertiplemek (nihai tüketiciye seslenmek) değil fakat hem meslektaş adaylarına (daha okul sıralarında iken) ve hem de KOBİ’lere “Kosgeb ve Tübitak” ile başlayıp çeşitli (yerli ve yabancı) kurum ve kuruluşların çoğu karşılıksız “hibe” şeklinde olan yardımlarını anlatmak, onları bu konuda aydınlatmak ve (onları) yüreklendirecek dersler/seminerler vermektir. Bugün Kosgeb’in, endüstri ürünleri tasarımcısı çalıştıracak herhangi bir KOBİ’ye, hiçbir şekilde geri ödemesi olmayan ve 18 ay süren bir maaş yardımı yaptığını, bırakın KOBİ’leri, endüstri ürünleri tasarımcılarının bile çoğu bilmiyor. Bu kadar basit şeyleri (haftada iki-üç saat ayırarak) okulda öğretmek, öğrenilmesini teşvik etmek, yukarıdan bir eğitim reformu yapılmasını beklemeyi bile gerektirmez, diye düşünüyorum. Eğitilen öğrenciler, piyasaya çıktıklarında (Afrika’da hıristiyan misyonerlerin sarf ettikleri emek ve çabaların binde biri kadar bile değeri olmayan ve hatta herhangi bir işletim sisteminin, kendi reklamı/satışı için Anadolu’da harcadıklarının yanında solda sıfır kalacak ufacık çalışmalarla, hem sanal ve hem de gerçek ortamda) KOBİ’leri de eğitirler. ETMK bünyesinde birleşip (akademisyen kurucuları ve üyelerinin katılımı ile) bir faaliyet planı yapmak buna fazlası ile yeter.

Meslek kuruluşunun (ETMK) merkezinin nerede olması gerektiği, benim gözümden bakıldığında farklı bir önem taşıyor. Sanayinin merkezinin İstanbul olduğu çok açık ve doğru fakat bürokrasinin merkezinin de Ankara olduğunu asla unutmamak gerekiyor. Kişisel olarak ben, bütün KOBİ’leri tek tek de dolaşabilirim fakat siyasi otorite ile asla iletişim kuramam; iki farklı (fakat birbiri ile hayati derecede ilişkili) ayak için iki farklı odak/merkez bence son derece gerekli ve faydalı görünüyor. Kendi zamanı içinde en yenilikçi ve en ilerici düşünce ve eylemleri ortaya koyan yapıların bile zaman geçtikçe dinamiğini kaybetmesi hatta muhafazakarlaşması kolay kolay inkar edilebilecek bir gerçek değildir fakat ben ETMK merkezinin İstanbul’a getirilmesi düşüncesini (meslek adına) yenilikçilik olarak algılayamıyorum. ETMK’nın parçalanmaya değil bütünleşmeye ihtiyacı var ve eğer dinamiğini kaybettiği iddiaları varsa yapılması gereken şey merkezini değil kozmetik etkinlikler düzenlemek anlayışını değiştirmek ve etki-tepki mekanizmasını doğru yerde çalıştırmak olmalıdır inancındayım.

Okurun anlamış olduğuna inanıyorum: ben, gerçek düşünce dünyasının (bu yazıda) kendi yaptığı tekliflerle çelişkili olduğunu hiç saklamayan/hissettiren bir insanım (ben de kalemi kağıdı alıp uçmak istemez miyim?. ya da, kişisel rekabetten korkup, ekibimin arkasına mı sığınıyorum?) fakat verimlilik/doğurganlık/doğru kararlar ile doğru adımların (ve uzun vadeli gerçekçi hedeflerin) alt yapısında her zaman bu tarz (doğru) çelişkiler ile doğru etki-tepki mekanizmaları olmalıdır, diye düşünüyor ve bu açıdan yazıyorum. Eleştirilerim asla (küçük veya büyük) hiçbir meslektaşımı veya (alınganlık göstermesi mümkün) hiçbir farklı disiplinden kişi veya kuruluşu –kişisel olarak- karalamak (veya herhangi bir şekilde siyaset yapmak) amacını taşımazlar. Hatta iddia edebilirim ki ben, fikirlerimden hoşlanmayacağını hissettiğim pek çok meslektaşımı (ve bazıları mimar da olan meslek büyüklerimi ve hatta yaşıtlarımı), kendilerine en yakın bildiklerinden bile daha çok (seviyor ve) sayıyorum ve üstelik aklımın en derin yerlerinde, onlarla aynı hayalleri paylaşıyorum!.. Fakat ben, aynı zamanda, Nasrettin Hoca’nın topraklarında, bilgi çağına geçmiş ülkelerin hem bize görünmeyen hem de (bir kara delik gibi) bizi kendine çeken ışığı (ışıksızlığı!) ile çiçeklerimizin açabileceğini (gerçekten) zanneden, buna (yürekten) inanmış bazı meslektaşlarımı (ve mesleğimiz üzerinde otoritesi olan kişileri/odakları) da –tüm iyi niyetimle- anlamaya çalışıyorum. Ben, ovalara ve tarlalara su vermek için önce baraj yapmak gerektiğine inanıyorum. Sonunda hepimizin hedefi aynı ise, mutlaka aynı yolda (aklın yolunda) buluşacağımıza inanıyorum.

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Temmuz 2006 tarihli 105 nolu sayısında yayınlanmıştır.


Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

7 Haziran 2006 Çarşamba

NASRETTİN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM - Bölüm 1


Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi


Haziran 2006





Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

6 Haziran 2006 Salı

NASRETTIN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM -1

Giriş

Hikaye tarzında yazılmış -içinde hiç formül olmayan- bilimsel (kökenli/iddialı) yazılara karşı inanılmaz bir merakım vardır. Büyüklere masallar diye de adlandırılabilecek bu metinleri ben, beynimin en içindeki çocuğun hayallerini besleyebilmek, canlı tutabilmek için -ara sıra- okur ve yaşadığım dünyanın sorunlarını anlayabilmek amacıyla kendimce felsefe(?) yaptığım kimi zamanlarımda (içlerinde hayallerle gerçeklerin birbirine karıştığı, çocukluğumun masalları ve meselleri ile birlikte) farkında olmadan kullanırım. Bunlar belleğimde öylesine iç içe geçmiş ve birbirlerine karışmışlardır ki, farkına bile varamadığım nice zamanlarda hayallerimden dışarı çıkar, düşüncelerimden/dilimden /kalemimden dökülüverir, yolumu aydınlatır (veya beni fena halde yanıltır!) ve nerede/ne zaman/nasıl okuduğumu/öğrendiğimi –çoğu zaman- asla hatırlayamadığım için, beni şaşırtırlar.

Bir metin, eğer salt disipliner veya salt objektif (ya da benzer) bir perspektifle yazılmamışsa, yazarının hayata bakış açısını/genel yaklaşımlarını da –bolca- içereceğinden, dile getirdiği kişisel görüşleri, tarzı göz önünde tutularak (disipliner/salt objektif/katı olmayan) aynı bakışla anlamaya çalışılmalı, ölçülmeli/yorumlanmalı/yargılanmalı/eleştirilmelidir. Yazıya yazı ile, yazının konusunu/içeriğini genişletmek fakat mutlaka “geliştirmek” amacı ile (kamu yararına) cevap verilmeli ve asla kişisel bir yarış haline dönüştürülmemelidir. Herkes ancak kendi bilgi dağarcığının elverdiği kadarını anlayabilir ve yorumlayabilir; önemli olan kamuya ait havuza bir damla da olsa su taşımış olabilmektir. Bu tarz metinlerle yazar, kişiliğini değil (belki de hiçbir bilimsel kanıt içermeyen) kişisel görüşlerini tartışmaya açar; bu tarz metinler genel olarak katı kurallar veya önermeleri içermez (öyle görünebilirler!) fakat okurlarını eleştirel düşünmeye ve kendi görüşlerini oluşturmaya; kendi kararlarını vermeye ve bunları (az da olsa) bilimsel yöntemlerle dile getirmek için yazmaya cesaretlendirir, kışkırtırlar. Ne yazık ki yazmak gerçekten bir cesaret işidir çünkü ya yazılanlar aynı (yazıldığı) açıdan yorumlanmaz/ tartışılmazlar ya da metnin yazarının hiçbir eleştiriye tahammülü yoktur; metinle bütünleşmiş olduğu için metin de onun kişiliğinin/gururunun sembolü durumuna düşmüştür!. Ortaya çıkan kısır döngü “eleştirilmemek için yazmamak” olgusu bir yaygın hastalık halini almışsa, o toplumda “sözlü kültür” ve/veya “görsel kültür” gelişmesine devam eder; tek tük (özellikle bir konu üzerine odaklanmış, gelip geçici salgınlara benzeyen) yazılar bile konuşma dilindeki (sayıları beş yüzü geçmeyen) kelimeler ve (konuşma dilindeki) üslupla ifade edilir hale gelir; sadece ait olduğu dili değil beyni de geliştiren yazının kullanılmaması ile ortaya çıkan zayıflık, zamanla “yazıyı kullanabilme yeteneğini” büsbütün körelterek sözlü/görsel kültürü besleyen dinamiğe (kendi kısır döngüsüne) dönüşür. Eğer “ağzı olan konuşuyor!” yakınmasının ardında “konuşacağına yaz!” düşüncesi değil de “herkes konuşamaz!” aşağılaması varsa, o toplumun geleceği hakkında pek iyimser olunamayacağı da rahatlıkla iddia edilebilir.

Büyüklere Masallar

Uzay teknolojisi ile ilgili bir yazıda "kaçış hızı" diye bir şey okumuştum: "yerçekimine karşı koyabilecek kadar (büyük) hızı olmayan her cisim, yere (dünyamıza) geri döner/düşer fakat hızı daha fazla olup da kontrol edil(e)meyen ise uzayda kaybolup gider" şeklinde yazılabilirdi sanıyorum. Kime ait olduğunu bilemiyorum fakat bir markanın kullandığı “kontrolsuz güç, güç değildir” özdeyişinde fiziksel bir gerçeklik olduğunun çok kesin bir kanıtı. Yazının daha sonralarında ise kara deliklerin sırrı vardı: "eğer bir gök cisminin sahip olduğu kaçış hızı, ışık
hızından büyük ise, ışık da (o gök cisminin kendisinden) dışarı gidemezdi ve o cisim "görünmez" olur, üstelik herşeyi de kendisine çekerdi".

Dünyamızı değil ama ülkemizi terketmeyi, merak tatmini için değil de, geleceği için ekonomik bir zorunluluk olarak gören/kabul eden pek çok gencimiz var. Kendileri kaçış hızını aşabilecek kadar büyük olanaklara sahip olanlar veya devlet/şirket/dernek...lerden burs almayı başarabilenler, gidiyorlar. İtiraf etmeliyim ki ben, nedense hiç böyle bir hedef/amaç/umutla büyü(ye)medim; yüksek öğrenimimi (lisansımı) burada tamamlamak bile ailem için yeterince bir yük/problem iken, (yüksek lisans için) burs almak cesaretini de gösteremedim çünkü burada okumak için mücadele etmek bana hem çok doğal görünüyordu ve hem de burs alarak yurt dışına gitmenin, “burs mağduru” olarak yurda hiç dönememek gibi bir riski de vardı ki ben asla göze alamazdım. Aile büyüklerim, ekonomik açmazlara düştüğümüzde bana hep "kendinden aşağı olanlara bak!.." derlerdi. Baktım:
Kara Afrika’nın susuz topraklarında -tıpkı uzayın kara deliklerine yakalanmış da kurtulmaları imkansız gök cisimleri ya da radyasyonlu parçacıklar gibi ölümü kabullenmiş- bana yabancı, hiç tanı(ya)madığım, çaresiz ve zayıf ve evsiz ve aç... kara derili, nefes almaya çalışan insanlar gördüm. Onların “cahil” olduklarını değil söylemek, düşünmeye bile cesaret etmek bana utanç veriyor; onlar için “kaçış hızı” ancak, bebeklerinde ayakta duracak kadar bile güç yokken, un ve su bulabilme çabasının betimleyicisi olabilir.

Teorik fizikte "başlangıç durumuna hassas bağlılık" diye bir kuram vardır. Kaçış hızına sahip ol(a)mayanlar (veya benim gibi hiç düşünmeyenler), kendi yaşam felsefelerini buradan başlatabilirler: benim bugünkü sosyo-ekonomik konumum, babamın (ailemin) durumuna hassas bir şekilde bağlı kalmıştır. Buna, klasik determinizm de diyebilirsiniz; biraz daha ötesidir ama neticede aynı şeydir.

İnsan göndermese bile uzay teknolojisine sahip, bilgi çağını yaşamakta olan toplumları bugünkü sosyo-ekonomik hem de politik/kültürel özellikleri ile (olduğu gibi) taklit etmeye çalışmak, bana daima Nasrettin Hoca'nın göle maya çalmasını hatırlatıyor. Hoca’nın “ya tutarsa” tarzı bilgeliği ile yoğurdunu (bilerek) heba etmesinin, bugün bile içinde alınacak dersler sakladığını görüyor; O’nun bizim “başlangıç durumumuz” olduğuna yürekten inanıyor ve ona “hassas bağlılığımızın” halen sürdüğünü bilmemiz, hatırlamamız ve kabullenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bugün o gölün kuruyup kurumadığını bilemiyorum(!) ancak denize (boşu boşuna) akan nehirleri seyrederken tarlalarda arteziyen kuyuları mı açılıyor yoksa barajlarla planlı sulama mı yapılıyor, doğrusu bazen merak ediyorum. Hoca’nın yoğurdu ile kuyulara harcanan kişisel masrafları heba edilmiş kaynaklar olarak aynı kefeye koyuyorum; arteziyen kuyularının kişisel rekabete yönelik yarışmalar/sergiler ve KOBİ’lerin ise içine maya çalınan göle benzediği sanrısına kapılıyorum.

Hani atalarımızın bir lafı vardır: "taşıma su ile değirmen dönmez". Bilgi çağındaki bir toplumdan ne kadar su taşırsanız taşıyın, değirmeni döndürmekle elde edilecek fayda, taşıma için harcanan emek ve masraftan daha büyük olamaz. Bilgiyi kendiniz üretmedikçe, zaten bilgi sandığınız ve taşıdığınız şey de hep "malumat" olacağından, boşuna yorulmuş olursunuz.

Soğuk suyun içine ne kadar kaynamış su katarsanız katın, o soğuk suyu (asla) kaynatamazsınız; tamamı (yüzde yüzü) kaynama derecesine (100 dereceye) gelmedikçe, su kaynamaz; o başlangıçtaki suyunuz var ya, hep fire olarak kalır ki işte bu “başlangıç durumuna hassas bağlılık”tır. Kendi ateşinizi yakacak bilgiye sahip olmanız, önce o tekniğe sahip olmanız ve sonrasında kendi teknolojinizi üretmeniz gerekir. Eh, bir ukalalık daha yapayım, yeri ve zamanıdır: "küçük güğüm az süt alır, çabuk kaynar". Aceleniz (ve kaybedecek çok şeyiniz) varsa, bu söz bir ilaçtır; çemberleri (alanları) akılcı bir ölçekle daraltmanın (yani kategorize etmenin) ve sonra doldurmanın daha kolay ve ekonomik olacağını yeterince gösterir; koca koca güğümler veya küçücük bardaklarla süt kaynatılmaz.

Sıfırdan Ne Başlar?

Sanayileşme aşamasında var gücü ile çırpınan ülkemizin, bilgi çağına geçmiş (sanayi ötesini yaşayan) toplumların bugünkü durumuna kaç yıl sonra ulaşabileceği (onlara yetişebileceği değil!) konusunda muhtelif rivayetler var. Bu zenginliğin(!) ana kaynağında, hesap yapanların ülkemizi, ya başlangıç durumumuza hassas bağlılığımız ile çarpık ilişkilendirmeleri (ya da tamamen görmezden gelmeleri) hatası da vardır. Ben, bu ilişkinin kurulmasını şart görüyorum ve üstelik bunu, Nasrettin Hoca’nın yaşadığı asırdan başlatmamız gerektiğine inanıyorum.

Hoca’nın yaşadığı rivayet edilen 1208-1284 yıllarının, hocanın kendisinin yaşamış olduğu yıllar olmak dışında, benim açımdan başkaca bir özelliği yok. Herhangi başka bir şeye vurgu veya gönderme yapmıyorum. Ben, Hoca’nın kendisini yani engin bilgeliğini ve toplumla olan ilişkisini başlangıç olarak almayı öneriyor; o günden bu güne değişmeyen/dönüşmeyen ne varsa tespit edilmesi ve gelecekle ilgili her tasarımda (toplumsal/kültürel/dinsel... kimliğimizi oluşturan) bu sabitlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini vurguluyorum. Kendi geleceğimiz hakkında yapacağımız planlarda başarılı olabilmek ve önümüze “yetişmek” hedefini koyabilmenin tek çıkar yolunu, böyle özgün bir tavır sergilemekte gördüğümü dile getiriyorum; toplumu kandırmadan her konuda toplumsal uzlaşı ile verimlilik sağlamak için “taklitçilik” dayatmasından vaz geçerek “uyarlamak” ilkesine sarılmamız gerektiğini inancını taşıyorum.

Her sürecin bir evveli/öncesi vardır. Sıfırdan başlayan (ve evvelini bilemediğimiz) tek sürecin “big bang” denilen büyük patlama ile kainatın yaratılması olduğunu hiç unutmaksızın; bir topluma, kendisine örnek olarak gösterilen heterojen bir toplululuğun (kendileri için bile yapay olan) bugünkü durumunu “sıfır noktası” yani başlangıç durumu olarak kabul etmesinin dayatılmasına (teoride) anlam verebiliyor fakat beş sene veya onbeş sene gibi (bir devlet için fazla önemi olmayan) kısacık zaman sürelerinin “inanılmaz uzunmuş!” gibi gösterilmesine ve panik havası yaratılmasına şüphe ile bakıyorum.

Değişim/dönüşüm/uyum.. sıfatları ekliğinde sunulan ve yasalaştırılması istenen diğer öneriler hakkında (toplumun bütün bunları nasıl ve ne kadar zamanda içselleştirebileceği vb.) bir yorum getiremem fakat beni doğrudan ilgilendiren ve üzerinde her türlü tartışmayı yapabileceğim, mesleğim ve mesleğimin eğitim tarzı ile ilgili olan(lar) da var ki ben orada susamıyorum. Özel olarak mesleğimle ilgili, tepeden inme her türlü düzenlemeyi reddediyor fakat genel –toplumsal- olarak “hızlandırılmış ancak kendine özelleştirilmiş bir süreç” yaşanması gerektiğini iddiasını öne sürüyorum. AB’ye kesinlikle muhalefet etmiyor ve üstelik destekliyorum fakat yarınlarda muhalefet edilebileceği tekrar başa dönebileceğimiz endişesini taşıdığım için bunları yazıyorum. Bir örnekle açıklamak gerekirse, dokuz kadının bir çocuğu bir ayda yapamayacağını anlatmaya çalışıyorum.

Bir tez, kendi antitezi ile eşleştirilmez/sınanmaz/sorgulanmazsa, ortaya çıkacak her türlü sonuç(?), kendi alanı (konusu) içinde tutarlı/geçerli bir sentez oluşturamaz; doğru bir sentez olduğu dayatılacak (veya zannedilecek) olunduğunda ise ortaya, çarpık/yanlış/tutarsız ve yeni çelişkiler çıkar Bu tarz yeni çelişkilerin de –giderek- çoğalması halinde, kaynaktaki soruna çözüm bulmak tamamen imkansız olur. Üstelik, kendi içinde -hiç değilse- biri mutlak(?) doğruyu barındırmayan bu tip (birbirleri ile uyumlu tez ile antitezden türetilmemiş “bozuk” sentezler) sanılar ise, gerçek/tutarlı çelişkilerin “doğurganlık” karakterlerine sahip ol(a)madıkları için ancak ve ancak “kısır döngülere” ve düşünce dünyamızda “kirliliğe” pratik hayatta ise -çaresizlik içinde- “taklitçiliğe” sebep olurlar. Sonuçta, yanlış kökten türetilen yanlış (ve yeni fakat tutarsız) çelişkiler, kendilerini beslemek için, kendi yanlışlıklarını sürekli olarak yeniden türetmek durumuna girerler. Artık böyle bir hareketin (koşullanmanın), gerçek veya sonradan kabul edilmiş bir sıfır noktasına göre hareketi doğrusal (ileriye –dışa- dönük) bir süreç değil ancak bir girdap olur.

Meşhur Olmanın Yalnızlıkla İlişkisi

Sorun, ülkemizde (endüstriyel) tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce birikiminin, sanayi gücüne sahip hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış ve üstelik (sanayinin ihtiyaçlarından/beklentilerinden!.) farklılaşmış olmasından kaynaklanıyor. Düşünce birikimi, geriye dönüp Nasrettin Hoca’nın dünyasına/çağına bakmayı, Hoca’yı anlamayı gerekli görmüyor, belki de Hoca’yı hiç tanımıyor, ders de alamıyor; gölün kurumakta olduğundan(?) ise ya hiç haberi yok ya da umursamıyor; kendi kuyusunu açmaya uğraşıyor.

Hoca tarihe geçti, çünkü o yalnızdı; eğer O’nun gibi insanlar çoğunluğu oluşturmuş olsalardı meşhur olamayacak ve tarihe de geçemeyecekti fakat bugün o göl de kurumamış (/kurumaya yüz tutmamış?) olacaktı. Sorun şu ki Hoca, (zaten yaşarken de meşhurdu ama) tarihe mi geçmek isterdi yoksa unutulup gitmek mi?.. Hoca’nın tarihe geçmesi, topluma bir katkı sağlamışmıydı? Aynı soruyu, örneğin, İbrahim Müteferrika için de sormak mümkün.

Bugün her toplumda, çağının çok ötesinde yüzlerce, binlerce bilge/aydın (ve bazıları kendilerine “dünyalı” diyen) insanlar var; fakat büyük çoğunluğu çağının ötesinde hatırlanmayacaklar çünkü tarih, meşhur olmak için çalışanları da ayıklayacak, kabul etmeyecek; meşhur olmakla tarihe geçmek aynı şeyler değildi ve olmayacak; Hoca’nın bugün hatırlanması da o günlerde meşhur olduğu için değil zaten ve Hoca da hiçbir zaman böyle bir amaçla çalışmadı; inandığı doğruları halkın anlayabileceği nüktelerle, halkı eğitmek için halka anlattı!.. Halk O’ndan hiçbir şey al(a)madı fakat onu meşhur etti; ona istediğini değil, istemediğini verdi.

Günümüzün bir sorunu da bence, işte bu meşhur olmakla tarihe geçmek ikileminde yatıyor: “Hoca tarihe geçti, çünkü O yalnızdı” hipotezini mutlak doğru kabul etmek, “tarihe geçmek için meşhur olmak ve meşhur olmak için de yalnız/tek (biricik) olmak gerekir” ön koşulunu veya “Hoca gibi düşünen ve davrananlar çoğunlukta olsa idi O meşhur olamayacak belki de tarihte sadece küçücük bir yeri olacaktı” sonucunu kabullenmeyi gerektirir ki bu durumda “tarih, meşhur olmak için çalışanları da ayıklayacak” tezinin de paradoksuna varılmış olur: bu, meşhur mu olmak yoksa yalnız mı çalışmak tercihine giden çıkmaz bir yoldur. Ben, kişisel olarak, hiçbir insanı fikirlerinden ötürü –olumlu veya olumsuz- yargılamam, her düşünceye saygı duyarım. Kendilerine duyduğum saygıyı –benim açımdan- kendileri törpüleyen tek insan tipi, sadece “meşhur olmak” amacı ile düşünen ve davrananlardır.

Rekabet: Kurumlar için

Endüstriyel tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce/bilgi birikiminin, sanayi gücüne sahip hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış olması, bu düşünce/bilgi birikiminin, sermayenin önünde motor bir güç olması beklentisini/umudunu getirir. Ancak, bu motor güç, ülkemizde, sanayi ötesi ülkelerdeki gibi sanayi sermayesi ile birlikte doğup gelişemediği (ve suni doğumla ülkemize –adeta- hediye edildiği) için düşünsel/bilgi birikimi ağırlıklı olup pratikten de yoksundur (pratik yapabileceği yeterli kapasite yoktur). Endüstriyel tasarım mesleğinin ülkemizdeki ilk mezunlarını (benim ironik bakışımla) vagonları olmayan lokomotiflere benzetmek, onların nasıl birer öncü olduklarını betimlemek açısından çok da yanlış olmayacaktır. Doğal süreci içinde (kendiliğinden) ortaya çık(a)mayan ve doğal sürecinde sermaye ile birlikte geliş(e)meyen bu güç, gene aynı benzetme ile, vagonların lokomotife ihtiyaç duymaları gerekirken, lokomotiflerin kendilerine vagon aramaları(!) şeklinde gelişmiştir. Günümüzde bu ağlanası-komedi halen devam etmektedir; işte bu nedenle ülkemizde her zaman sanayi gücünün hem düşünce ve hem de fiziksel olarak önünde olmuş olan endüstriyel tasarım potansiyeli, kendisinden beklenen motor güç olma umudunu/işlevini, sanayi ötesi ülkeleri (bugün oldukları ve yaşadıkları şekli ile) taklit ederek yerine getiremez. Bu güç, ancak ve ancak, planlı/eşgüdümlü bir işbirliği ve ülkemize özel bir planlama ile sinerji yaratabilir; kendi sinerjisini kendisi yaratmalıdır çünkü (küçük ve orta boy) sanayinin kendi başına bir yerlere gelebileceği hakikaten çok kuşkuludur üstelik kendisinden yardım umulan nihai tüketici (toplum) da gerek satın alma gücü ve gerek hayata (ve sergilere) bakış tarzı ile bir baskı mekanizması oluşturabilecek bilinç ve birlikteliğe sahip değildir. Biliyorum ki bu, bir çiçeğe “kendi toprağını kendin yarat!” demeye benziyor, çok mantıksız fakat ben başka yol göremiyorum.

Bugüne kadar meslek büyüklerimiz(in çoğunluğu) ve aramıza katılan her yeni meslektaşımız, kendi aralarında daima kurumlar için rekabet ettiler. Disiplinsiz ve kuralsız (ve hatta doğal olmayan) bir ortamda sadece kendileri adına yaşam (aslında “meşhur olmak”) mücadelesi vermeye (kuyu açmaya!) mecbur edildiler. Şunu özellikle belirtmeliyim ki ben “meşhur olmayı” değil “meşhur olmak için uğraşmayı” daha doğrusu “ekmek parası kazanabilmek için önce bir şekilde meşhur olmak zorunda bırakılmayı” eleştiriyorum. Bu saçmalık, (salt sanatçılık yapmanın dışında) başka hangi mesleklerde var, ilgi çekici araştırmalara konu olabilir; şu da unutulmamalı ki kendisini “salt sanatçı” olarak (ve hatta sadece “tasarımcı” olarak) topluma sunan (bazı) meslektaşlarımızın da bu çorbada tuzu var.

Otuz seneden fazla oldu sanırım, ilk günden bugüne, KOBİ’lerin (küçük/orta boy sanayinin) talep yapmaması, endüstriyel tasarımın öncülerini büsbütün büyük sanayie muhtaç etti ve bunun sonucu olarak rekabet, artık yenilerin çok zor katılabildikleri bir mücadeleye dönüştü. KOBİ’lerin bilinçlendiği ve talep yaratmaya başladıkları doğru fakat aradaki fark, kendi gelişimine bırakılacak olursa hiçbir zaman kapatılabilecek gibi de değil. KOBİ’lerin çoğu ya (göller gibi) kuruyup gidecekler ya da kalanları talep yaratana kadar endüstriyel tasarımcılar açlıktan ölecekler!.. Sorun, üniversiteye giremeyip bir sene daha kurslara gitmek zorunda kalmaktan çok farklı: üniversiteyi bitirmiş olanların ekmek sorunudur bu ve üniversiteye girmek için rekabet etmekle kurumlar (iş) için rekabet etmek çok farklı şeylerdir. İşte burada, “hızlandırılmış fakat kendine özelleştirilmiş bir süreç” gerekliliği ortaya çıkar. Bu süreç, kurumlar için değil fakat kurumlar arasında rekabeti başlatmak hedefine yönelmiş, bütün endüstriyel tasarımcıların el birliği ile çalışmalarını gerektiren (ve sanayi ötesi toplumlarda örneği olmayan!) yeni bir oluşumu gerektirir.

Bu makale, Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Haziran 2006 tarihli 104 nolu sayısında yayınlanmıştır


Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016