17 Aralık 2006 Pazar

BULANIK MANTIK ve ENDÜSTRİYEL ÜRÜNLERDE KATEGORİ

Bileşim Yayınları - Makinatek Dergisi 
Aralık 2006 

 

 



Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

11 Temmuz 2006 Salı

NASRETTİN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM - Bölüm 2

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Temmuz 2006




Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

10 Temmuz 2006 Pazartesi

NASRETTIN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM -2

Ağaç Biçimli Düşünce

Göle maya çalındığı zamanlarda yerkürenin kuzeyinde egemen olan düşünce tarzı, ağırlıklı olarak Aristoteles’in ilkelerine/mantığına dayanıyordu. İlk kez O’nun sistemleştirmiş olduğu bir “şematik yapılanma” yani “ağaç biçimli düşünce” ile bilim ve felsefe yapılıyordu. Bu dönem o kadar uzun sürmüştür ki, bırakın bizim Nasrettin Hoca’mızı, Bauhaus Okulu’nun en parlak yılları bile bu düşünce sistemi ile hayat bulmuş, şekillenmiş ve eser vermişti. Çok daha sonraki yıllarda, bilim ve tekniğin aşırı ilerlemesi (ve hatta birbirine karışıp yeniden birbirini üretmesi) ve sanayi ötesine geçilmesi ile her şey öylesine bir “iç-içe” geçti ve öylesine “kategorize edilemez” bir hal aldı ki, sanayi ötesindeki bu toplumların düşünsel yapıları da paralel bir gelişme ile (aynı şekilde) bir değişime uğradı. Batı medeniyetlerini oluşturan toplumlar, kendi sanayilerini oluşturan koşulların (Aristo mantığının/tezin) kendisini aşan dayatmaları (teknolojik üretim ve yaşam biçimi/antitez) ile çelişmesi üzerine, kendi (her türlü kategorize edilme ve sistemleştirme biçimlerini terk etmeyi öngören) özgün sentezlerini kurdular ve geliştirdiler. Bu konuda (düşünce dünyasındaki) en özgün ve köklü/etkili reformlar (belki abartıyor veya yanılıyor da olabilirim ama) deneysel felsefenin ve sanayinin en ileri gelen ülkeleri İngiltere veya Amerika’dan değil, teorik felsefenin öncüsü/beşiği Fransa’dan gelmiştir. Benim meslektaşlarımın büyük çoğunluğu da (gurur duyarak söylüyorum) ilerici ve aydın olmak konusunda en az onlar kadar geniş ufukludurlar; dünyayı saran bütün yeni fikirlere de açıktırlar. Fakat sorun, işte tam da buradadır: “sorun, ülkemizde (endüstriyel) tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce birikiminin, sanayi gücünü oluşturan hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış ve üstelik (sanayinin ihtiyaçlarından/beklentilerinden) farklılaşmış olmasından kaynaklanıyor”. Çünkü ülkemizin düşünürleri (genel anlamı ile, ilerici ve aydın olan nüfus ve özel olarak da meslektaşlarım), Fransız düşünürleri kadar şanslı değildirler; bu ülkenin sanayisi, kabullenilmiş/benimsenmiş o felsefi düşüncelerin çıktığı ve uygulandığı ülke(ler)in sanayisi ile kıyaslanamayacak kadar cılızdır; tarım ağırlıklı (ve daha düne kadar lokomotif sektörü tekstil olan) ekonomi üzerine kurulu toplumsal hayat ise tam anlamıyla (geri ve) farklıdır.

Yukarıda, “büyüklere masallar”da, kara deliklerin bir sırrını (görünmez oluşlarının nedenini) yazmıştım, hatırlamak için buraya alıyorum: "eğer bir gök cisminin sahip olduğu kaçış hızı, ışık hızından büyük ise, ışık da (o gök cisminin kendisinden) dışarı gidemezdi ve o cisim "görünmez" olur, üstelik her şeyi de kendisine çekerdi". Bunu, benim içimdeki o hiç büyümeyen çocuk şöyle yorumluyor: “onların teknolojik yaşam biçimi, bilimin ve tekniğin bile sınırlarını aşmış durumda; o kadar ki sahip oldukları bilim/teknik onların doğal bir parçası olmuş, onlarla birlikte anılıyor, hem bize görünmüyor hem de bizi kendine çekiyor”. Hayranlık veya saygı duymak bir şey değiştirmiyor; fakat aynısını uygulamaya çalışmak (taklitçilik), kendi kendimize zarar veriyor.

Hızlandırılmış Tren, Vagonları ve Rayları

“..Endüstriyel tasarım mesleğinin ülkemizdeki ilk mezunlarını (benim ironik bakışımla) vagonları olmayan lokomotiflere benzetmek, onların nasıl birer öncü olduklarını betimlemek açısından çok da yanlış olmayacaktır. Doğal süreci içinde (kendiliğinden) ortaya çık(a)mayan ve doğal sürecinde sermaye ile birlikte geliş(e)meyen bu güç, gene aynı benzetme ile, vagonların lokomotife ihtiyaç duymaları gerekirken, lokomotiflerin kendilerine vagon aramaları(!) şeklinde gelişmiştir.” “Rekabet:Kurumlar İçin” başlığı altından getirdiğim bu örneği işlemek, bu örnek üzerinden konuyu açmaya çalışmak daha kolay ve eğlenceli olacak gibi görünüyor. Lokomotif gücün, meslektaşlarım olduğu çok açık; vagonlar ise KOBİ’leri ve raylar ise genel sosyo-ekonomik durumumuzu simgeliyor. Bu üçlünün herhangi birindeki uyumsuzluk, mutlak bir başarısızlık anlamına gelir. Üstelik, her birinin kendi içlerinde de eşitsizlikler/uyumsuzluklar vardır. Örneğin, A ile B şehirleri arasındaki ray hattı mükemmeldir fakat B ile C arasında kalite en az yarı yarıya düşük görünmektedir (viraj açıları dar veya traversleri çürümüştür!). Daha kötüsü, C ile E şehirleri arasında hat bile yoktur, olmayabilir!.. Vagonların ise, kimi yataklı, kimi koltuklu fakat çoğunluğu tahta sıralı da olabilir; çoğunda havalandırma da yoktur belki. Lokomotifler, allı pullu boyalı ve göz alıcı, tablo gibi çok şirin fakat motorları hiç çalışmamış da olabilir!. Bazıları ise, yurt dışından ithal, en seçkin vagonlardan başkasının önünde asla koşmazlar!. Yerli lokomotif fabrikasının depoları, ağzına kadar doludur da talep eden, alan da bulunmuyor olduğundan çürümeye terk edilmişlerdir!. Koşmak, sürat yapmak isteyen kimi lokomotifler, raylardan çıkar takla atarlar... bazıları da mehtaplı gecelerde, yalnız başlarına gezer, görenlerin gözlerini kamaştırırlar da neden/kimin için mazot yaktıkları hiç anlaşılmaz..

Bu satırları yazarken ister istemez aklıma, sevgili Ata’mızın gençliğe hitabesinden bir cümlecik geldi: “...işte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen...” Ahval “durum” ve şerait “şartlar” anlamında kullanılmış; ikisi birbirine bağımlı ve dönüşümlü. Ata’mızın bize verdiği görev ise çok basit ve çok açık: gerekirse kanımızı dökeceğiz!.. Fakat benim verdiğim örnekte üç eleman var ve öyle kanla tüfekle “yürüyelim arkadaşlar!” nidaları ile sorun çözülecek gibi de değil!..

Önce kendimizi tanımalı ve kendimizi olduğu gibi kabul etmeli (kendimizden utanmamalı ve başkalarına özenmemeli!), egemenlik (fetih) savaşlarının ekonomide ve sanal alemde yapıldığını (evrim geçirdiğini) görmeli, sonrasında da bu üçlü arasında uyum sağlayacak, kendimize özgü tedbirleri düşünmeli, bulmalı ve uygulamalıyız. Bu “uyum” olayı çok önemli; kendi elemanları kendi içinde birbirine uyumlu olmayan bir sistemin, bir başka sistemle uyum içine girmeye çalışması kadar fizik yasalarına aykırı bir başka örnek sanırım zor bulunur. Fiziksel uyumun (karışımın) zor ve hatta imkansız göründüğü durum ve şartlarda bazı romantiklerin “kimyasal” uyumdan (bileşimden) bahsettikleri bile duyuluyor da ben kulaklarımı tıkıyorum. Umarım, ne karışıma ve ne de bileşime muhalif olduğum gibi bir anlam çıkarılmaz bu yazdıklarımdan; sadece “gerçekçi” olmaya çalışıyorum; egemenlerin masasında yem değil pay sahibi –ve ortakları- olmanın (kendimce) yollarını araştırıyorum. Okur bilmeli ki bütün bu yazdıklarım, tamamen kendi mesleğimle ilgilidir ve daha geniş ufuklara taşınması benim sorumluluğumda değildir. Örneğin, benim “egemen” kavramı ile gönderme yaptığım yerde, yabancı kökenli mimarlar ve endüstriyel tasarımcılar (onlarda böyle bir lisans yok ama pratiği var!) bulunmaktadır.

Rekabet: Kurumlar Arasında

Birinci bölümün “Rekabet:Kurumlar İçin” başlığı altından ikinci bir alıntı getireceğim buraya: “..Bugüne kadar meslek büyüklerimiz(in çoğunluğu) ve aramıza katılan her yeni meslektaşımız, kendi aralarında daima kurumlar için rekabet ettiler. Disiplinsiz ve kuralsız (ve hatta doğal olmayan) bir ortamda sadece kendileri adına yaşam (aslında “meşhur olmak”) mücadelesi vermeye (kuyu açmaya!) mecbur edildiler. Şunu özellikle belirtmeliyim ki ben “meşhur olmayı” değil “meşhur olmak için uğraşmayı” daha doğrusu “ekmek parası kazanabilmek için önce bir şekilde meşhur olmak zorunda bırakılmayı” eleştiriyorum. Bu saçmalık, (salt sanatçılık yapmanın dışında) başka hangi mesleklerde var, ilgi çekici araştırmalara konu olabilir; şu da unutulmamalı ki kendisini “salt sanatçı” olarak (ve hatta sadece “tasarımcı” olarak) topluma sunan (bazı) meslektaşlarımızın da bu çorbada tuzu var.”

Bu ortamın galibi (ve kendi oyuncularına bir faydası) olmayacaktır çünkü bu, yanlış kurgulanmış bir rekabet ortamıdır, kısır bir döngü bile değildir, bir uçurumdur. Nehirler denize koşarken seyretmek, tarlaları sulamak için (baraj yapmayıp) arteziyen kuyuları açmak ve zamanla göllerin dibini kurutmak... çaresizlik midir, cahillik midir yoksa “kişisel rekabet” denilen meşhur olma yarışının bedeli midir? Her türlü organizasyonu, sistemi, otoriteyi ve hatta diğer bütün tasarım disiplinlerine karşı özerk olarak kategorize edilmeyi bile (sanırım, ağırlıklı olarak Fransız felsefesi etkisinde kalındığından veya sanayi ötesi toplumlarda taklit edilebilecek böyle bir kurumsallaşma olmadığından) reddederek (veya reddetmesi özendirilerek) sanayi (KOBİ) ile işbirliğine girmekte karşılıklı fayda sağlaması da zora koşulan ve yalnız çalışmaya (/ tek başına meşhur olmaya) yönlendirilen... bir KOBİ’de işe başlayacak olsa daha ilk mesai gününde (böyle olacağı daha okulda iken kendisine öğretilmediğinden) ustabaşının ve hatta mühendisin gölgesinde kalmayı onur meselesi yapan... ve paha biçilmez yeteneklerini, kişisel bir çıkarı olacağı yanılgısı içinde veya çaresizce bir rekabete mahkum edildiğinden, nihai tüketiciye yönelik endüstriyel olmayan ürün tasarımları ile (kozmetik sergilerde) heba eden (veya mesleği terk eden!), büyük bir çoğunluk vardır.

Kendisini (mesleğini) gözlemleyen, ilgi duyan, bu mesleğin kendisine getirebileceği artıları fark eden (fakat somut ve endüstriyel bir örnek –veya ciddi bir niyet- göremediği için risk almak da istemeyen) öncü KOBİ’ler ise, mesleğin “yabancı kökenli ve/veya diplomalı” meslektaşları ile çalışmayı tercih ediyorlar. Bütün kalbimle ve inanarak söylüyorum, çok da iyi yapıyorlar. Ülkenin bütün maddi (ihracat) ve manevi (marka) sorumluluğunu yüklenmiş KOBİ ve ötesi kurumların, en küçük bir risk yüklenmeye ne hakları(!) ve ne de güçleri var.

İşte burada ortaya “kaçış” hikayeleri çıkıyor. Ülkeden kaçamayanların (kaçış hızı yetmeyenlerin) meslekten kaçış hikayeleri yazılırken, meslekte kalanların (ironik!.) şikayet feryatları yükseliyor. Tezin yanlış antitezle eşleştirildiği bu ortamda yıllardır aynı tarz toplantılarda aynı tarz kısır kararlar(?) alınıyor. Bizi, bu kısır döngünün tasarımcı yıldızlarını (abartmıyorum, dünyada ses getirecek ürünlere imza atabilecek yüzlerce yıldızımız var) sanayi ötesine geçmiş toplumlardaki meslektaşlarımız, eminim, benim Afrika kökenli insan kardeşlerime bakan gözlerimle görüyorlar. Bu beni asla incitmiyor, hakkı olana hakkını vermek gerek; ben, Afrika’da yaşayan insan kardeşlerim için ne yapabiliyorum ki sanayi ötesine geçmiş toplumlardan aynısını bana yapmalarını istemeye/beklemeye hakkım olsun?

Birinci bölümün son –kapanış- cümlesini buraya almak zamanı geldi: “...İşte burada, “hızlandırılmış fakat kendine özelleştirilmiş bir süreç” gerekliliği ortaya çıkar. Bu süreç, kurumlar için değil fakat kurumlar arasında rekabeti başlatmak hedefine yönelmiş, bütün endüstriyel tasarımcıların el birliği ile çalışmalarını gerektiren (ve sanayi ötesi toplumlarda örneği olmayan!) yeni bir oluşumu gerektirir”. KOBİ’lere dağılmak, onların ürettikleri ürün üzerinde ihtisas yapmak, o ürünü “marka” değerine layık bir tasarıma kavuşturmak ve o ürünle piyasada gerçek rekabete girmek!.. O ürünün arkasında kimin olduğunu nihai tüketici asla bilemeyecektir fakat bütün meslektaşlarımızın gerçek rekabet alanı (bizim mesleğimizin karakteristiği olarak) zaten o arka plan, o görünmeyen fakat bilinen (ekipsel) alandır. Nihai tüketiciye yönelik reklamlarda (özellikle bizim ülkemizde) öne çıkarılan hemen bütün isimler, firmayı ve ürünü pazarda beslemek fakat ürünün de o ismi (endüstriyel tasarımcısını) beslemesi üzerine kurgulanmış oyunlardır ve ne yazık ki bu oyuna ilk düşenler de benim meslektaşlarımdır.

Sonuç: Öneriler

İlk yapılması gereken şey, bence (Aristo mantığına geri dönmek ve “ağaç biçimli düşünce” ilkeleri kapsamında), endüstri ürünleri tasarımının diğer bütün tasarım alanlarından farklı olduğunu hatta (aynı kökten geldiği halde “seri üretim” özelliği ile) mimarlıktan bile ayrı/farklı olduğunu kabul etmek/ettirmek ve bu mesleğe (ülkemiz sanayisinin ihtiyaç duyduğu) itibarı
vermek olmalıdır (bu itibarın/saygınlığın elde edilmesi, iki ayaklı bir koşula bağlıdır: öncelikle bir eğitim reformunu ve piyasadaki bütün meslektaşlarımızın ortaklaşa ve gönüllü/sistemli bir çabasını gerektirir). Bu düşüncenin (kabulün) doğal bir uzantısı, hiç şüphesiz, diğer bütün tasarım alanlarına da aynı gözle (kategorize ederek) bakmayı gerektirir. Oysa ki ülkemizin akademisyen endüstriyel tasarımcılarının büyük çoğunluğu (ve hatta çoğu farklı mesleklerden büyüklerimiz), tamamen aydın olmanın ve tamamen sanayi ötesinin düşünce tarzının büyüleyici etkisi altında kalarak, ülkemizin sanayi yapısının (kategorize edilmeyi reddeden) bu düşünceye uyum sağlayamadığı gerçeğini görememektedirler (diye düşünüyor ve MOBBİG’in çalışmalarını takip ediyorum). Oysa ki doğal süreçle varılan yere/sonuca, yapay (ve kısa) bir süreçle varabilmenin ilk ve tek koşulunun, bir laboratuar ortamı yaratmak olduğunu en iyi bilmesi gerekenler, yine benim meslek büyüklerim olmalıdır, inancındayım. Taşlar yerine oturduktan, ülkemiz bilgi çağına geçtikten sonra, benim bu gibi katı kalıpları, her şeyi kategorize etme saplantımı (budalalığımı!) terk edeceğimden emin olabilirsiniz.

Özellikle daha önce yazmış olduğum makaleleri okumamış olanlar için burada tekrar etmeliyim ki ben, şu satırların da yazarıyım: “...Bazı ürünlerin (teknoloji ile ilişkileri anlamında) hangi gruba girecekleri ve hangi meslek tarafından yapılacağı, (ülkemizde bile) pratikte kesinlikle hiç bir anlam içermez; çünkü ürünleri "kimin" yaptığı değil, kimin "ne" yaptığıdır önemli olan. Bir mimar "endüstriyel ürün tasarımı" yapabileceği gibi, bir endüstriyel tasarımcı da "grafik sanat" yapabilir veya bir grafik sanatçı "ambalaj tasarımı" yapabilir. Meslekler arasındaki ayrım teorik (düşünsel) anlamda bir değer içerir, kesin sınırları ile kişiyi bağlamaz (çünkü yeteneklere de bağlıdır) fakat ürünler arasındaki ayrım (gruplandırma) kesinlik içerir (çünkü endüstriyeldir).” Okurun bilmesini istediğim şey, sadece alanları ayırmak yani meslek alanlarını kategorize etmek iddiasında olduğumdur. Bu yapılmadıkça meslek (ve meslektaşlarım), her zaman her disiplinin gölgesinde kalacak ki zaten günümüzdeki bir hastalık da budur. (Yerel düşünüp yerel konuştuğum unutulmamalıdır; evrensel –sanayi ötesi- doğrular ve kabullerden hareket etmiyorum; şartlı/koşullara bağlı konuşuyor ve ülkemizin bir laboratuar gibi düşünülmesi gerektiğini öne sürüyorum).

Tasarım disiplinlerinin kategorize edilmesi öncelikli olarak bir eğitim reformunu gerektirir ancak tek başına yeterli değildir. İkinci olarak yapılması gereken şey (belki de bu ilki olmalıdır), doğrudan meslektaşlarımın yükümlülüğünde gördüğüm bir adımın atılmasıdır: ETMK bünyesinde birleşmek, bütünleşmek ve (zamanda geriye giderek!) mesleği KOBİ’lere tanıtmak, sevdirmek ve kabul ettirmenin yollarını araştırmaktır (eğitim reformu –gelecek için-gerekli fakat -zamanın gerisinde kalmış olanlar için- yeterli değildir). Bu arada, daha önceki yazılarımda yeterince açıkladığım bir konuyu da sadece hatırlatmalıyım: endüstriyel tasarımcının mesai arkadaşı mimar değil, mühendistir, hatta ustabaşıdır. Yapılması gereken şey, benim inancım, salon veya sokaklarda sergiler düzenlemek / yarışmalar tertiplemek (nihai tüketiciye seslenmek) değil fakat hem meslektaş adaylarına (daha okul sıralarında iken) ve hem de KOBİ’lere “Kosgeb ve Tübitak” ile başlayıp çeşitli (yerli ve yabancı) kurum ve kuruluşların çoğu karşılıksız “hibe” şeklinde olan yardımlarını anlatmak, onları bu konuda aydınlatmak ve (onları) yüreklendirecek dersler/seminerler vermektir. Bugün Kosgeb’in, endüstri ürünleri tasarımcısı çalıştıracak herhangi bir KOBİ’ye, hiçbir şekilde geri ödemesi olmayan ve 18 ay süren bir maaş yardımı yaptığını, bırakın KOBİ’leri, endüstri ürünleri tasarımcılarının bile çoğu bilmiyor. Bu kadar basit şeyleri (haftada iki-üç saat ayırarak) okulda öğretmek, öğrenilmesini teşvik etmek, yukarıdan bir eğitim reformu yapılmasını beklemeyi bile gerektirmez, diye düşünüyorum. Eğitilen öğrenciler, piyasaya çıktıklarında (Afrika’da hıristiyan misyonerlerin sarf ettikleri emek ve çabaların binde biri kadar bile değeri olmayan ve hatta herhangi bir işletim sisteminin, kendi reklamı/satışı için Anadolu’da harcadıklarının yanında solda sıfır kalacak ufacık çalışmalarla, hem sanal ve hem de gerçek ortamda) KOBİ’leri de eğitirler. ETMK bünyesinde birleşip (akademisyen kurucuları ve üyelerinin katılımı ile) bir faaliyet planı yapmak buna fazlası ile yeter.

Meslek kuruluşunun (ETMK) merkezinin nerede olması gerektiği, benim gözümden bakıldığında farklı bir önem taşıyor. Sanayinin merkezinin İstanbul olduğu çok açık ve doğru fakat bürokrasinin merkezinin de Ankara olduğunu asla unutmamak gerekiyor. Kişisel olarak ben, bütün KOBİ’leri tek tek de dolaşabilirim fakat siyasi otorite ile asla iletişim kuramam; iki farklı (fakat birbiri ile hayati derecede ilişkili) ayak için iki farklı odak/merkez bence son derece gerekli ve faydalı görünüyor. Kendi zamanı içinde en yenilikçi ve en ilerici düşünce ve eylemleri ortaya koyan yapıların bile zaman geçtikçe dinamiğini kaybetmesi hatta muhafazakarlaşması kolay kolay inkar edilebilecek bir gerçek değildir fakat ben ETMK merkezinin İstanbul’a getirilmesi düşüncesini (meslek adına) yenilikçilik olarak algılayamıyorum. ETMK’nın parçalanmaya değil bütünleşmeye ihtiyacı var ve eğer dinamiğini kaybettiği iddiaları varsa yapılması gereken şey merkezini değil kozmetik etkinlikler düzenlemek anlayışını değiştirmek ve etki-tepki mekanizmasını doğru yerde çalıştırmak olmalıdır inancındayım.

Okurun anlamış olduğuna inanıyorum: ben, gerçek düşünce dünyasının (bu yazıda) kendi yaptığı tekliflerle çelişkili olduğunu hiç saklamayan/hissettiren bir insanım (ben de kalemi kağıdı alıp uçmak istemez miyim?. ya da, kişisel rekabetten korkup, ekibimin arkasına mı sığınıyorum?) fakat verimlilik/doğurganlık/doğru kararlar ile doğru adımların (ve uzun vadeli gerçekçi hedeflerin) alt yapısında her zaman bu tarz (doğru) çelişkiler ile doğru etki-tepki mekanizmaları olmalıdır, diye düşünüyor ve bu açıdan yazıyorum. Eleştirilerim asla (küçük veya büyük) hiçbir meslektaşımı veya (alınganlık göstermesi mümkün) hiçbir farklı disiplinden kişi veya kuruluşu –kişisel olarak- karalamak (veya herhangi bir şekilde siyaset yapmak) amacını taşımazlar. Hatta iddia edebilirim ki ben, fikirlerimden hoşlanmayacağını hissettiğim pek çok meslektaşımı (ve bazıları mimar da olan meslek büyüklerimi ve hatta yaşıtlarımı), kendilerine en yakın bildiklerinden bile daha çok (seviyor ve) sayıyorum ve üstelik aklımın en derin yerlerinde, onlarla aynı hayalleri paylaşıyorum!.. Fakat ben, aynı zamanda, Nasrettin Hoca’nın topraklarında, bilgi çağına geçmiş ülkelerin hem bize görünmeyen hem de (bir kara delik gibi) bizi kendine çeken ışığı (ışıksızlığı!) ile çiçeklerimizin açabileceğini (gerçekten) zanneden, buna (yürekten) inanmış bazı meslektaşlarımı (ve mesleğimiz üzerinde otoritesi olan kişileri/odakları) da –tüm iyi niyetimle- anlamaya çalışıyorum. Ben, ovalara ve tarlalara su vermek için önce baraj yapmak gerektiğine inanıyorum. Sonunda hepimizin hedefi aynı ise, mutlaka aynı yolda (aklın yolunda) buluşacağımıza inanıyorum.

Bu makale Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Temmuz 2006 tarihli 105 nolu sayısında yayınlanmıştır.


Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

7 Haziran 2006 Çarşamba

NASRETTİN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM - Bölüm 1


Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi


Haziran 2006





Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

6 Haziran 2006 Salı

NASRETTIN HOCA VE ENDÜSTRİYEL TASARIM -1

Giriş

Hikaye tarzında yazılmış -içinde hiç formül olmayan- bilimsel (kökenli/iddialı) yazılara karşı inanılmaz bir merakım vardır. Büyüklere masallar diye de adlandırılabilecek bu metinleri ben, beynimin en içindeki çocuğun hayallerini besleyebilmek, canlı tutabilmek için -ara sıra- okur ve yaşadığım dünyanın sorunlarını anlayabilmek amacıyla kendimce felsefe(?) yaptığım kimi zamanlarımda (içlerinde hayallerle gerçeklerin birbirine karıştığı, çocukluğumun masalları ve meselleri ile birlikte) farkında olmadan kullanırım. Bunlar belleğimde öylesine iç içe geçmiş ve birbirlerine karışmışlardır ki, farkına bile varamadığım nice zamanlarda hayallerimden dışarı çıkar, düşüncelerimden/dilimden /kalemimden dökülüverir, yolumu aydınlatır (veya beni fena halde yanıltır!) ve nerede/ne zaman/nasıl okuduğumu/öğrendiğimi –çoğu zaman- asla hatırlayamadığım için, beni şaşırtırlar.

Bir metin, eğer salt disipliner veya salt objektif (ya da benzer) bir perspektifle yazılmamışsa, yazarının hayata bakış açısını/genel yaklaşımlarını da –bolca- içereceğinden, dile getirdiği kişisel görüşleri, tarzı göz önünde tutularak (disipliner/salt objektif/katı olmayan) aynı bakışla anlamaya çalışılmalı, ölçülmeli/yorumlanmalı/yargılanmalı/eleştirilmelidir. Yazıya yazı ile, yazının konusunu/içeriğini genişletmek fakat mutlaka “geliştirmek” amacı ile (kamu yararına) cevap verilmeli ve asla kişisel bir yarış haline dönüştürülmemelidir. Herkes ancak kendi bilgi dağarcığının elverdiği kadarını anlayabilir ve yorumlayabilir; önemli olan kamuya ait havuza bir damla da olsa su taşımış olabilmektir. Bu tarz metinlerle yazar, kişiliğini değil (belki de hiçbir bilimsel kanıt içermeyen) kişisel görüşlerini tartışmaya açar; bu tarz metinler genel olarak katı kurallar veya önermeleri içermez (öyle görünebilirler!) fakat okurlarını eleştirel düşünmeye ve kendi görüşlerini oluşturmaya; kendi kararlarını vermeye ve bunları (az da olsa) bilimsel yöntemlerle dile getirmek için yazmaya cesaretlendirir, kışkırtırlar. Ne yazık ki yazmak gerçekten bir cesaret işidir çünkü ya yazılanlar aynı (yazıldığı) açıdan yorumlanmaz/ tartışılmazlar ya da metnin yazarının hiçbir eleştiriye tahammülü yoktur; metinle bütünleşmiş olduğu için metin de onun kişiliğinin/gururunun sembolü durumuna düşmüştür!. Ortaya çıkan kısır döngü “eleştirilmemek için yazmamak” olgusu bir yaygın hastalık halini almışsa, o toplumda “sözlü kültür” ve/veya “görsel kültür” gelişmesine devam eder; tek tük (özellikle bir konu üzerine odaklanmış, gelip geçici salgınlara benzeyen) yazılar bile konuşma dilindeki (sayıları beş yüzü geçmeyen) kelimeler ve (konuşma dilindeki) üslupla ifade edilir hale gelir; sadece ait olduğu dili değil beyni de geliştiren yazının kullanılmaması ile ortaya çıkan zayıflık, zamanla “yazıyı kullanabilme yeteneğini” büsbütün körelterek sözlü/görsel kültürü besleyen dinamiğe (kendi kısır döngüsüne) dönüşür. Eğer “ağzı olan konuşuyor!” yakınmasının ardında “konuşacağına yaz!” düşüncesi değil de “herkes konuşamaz!” aşağılaması varsa, o toplumun geleceği hakkında pek iyimser olunamayacağı da rahatlıkla iddia edilebilir.

Büyüklere Masallar

Uzay teknolojisi ile ilgili bir yazıda "kaçış hızı" diye bir şey okumuştum: "yerçekimine karşı koyabilecek kadar (büyük) hızı olmayan her cisim, yere (dünyamıza) geri döner/düşer fakat hızı daha fazla olup da kontrol edil(e)meyen ise uzayda kaybolup gider" şeklinde yazılabilirdi sanıyorum. Kime ait olduğunu bilemiyorum fakat bir markanın kullandığı “kontrolsuz güç, güç değildir” özdeyişinde fiziksel bir gerçeklik olduğunun çok kesin bir kanıtı. Yazının daha sonralarında ise kara deliklerin sırrı vardı: "eğer bir gök cisminin sahip olduğu kaçış hızı, ışık
hızından büyük ise, ışık da (o gök cisminin kendisinden) dışarı gidemezdi ve o cisim "görünmez" olur, üstelik herşeyi de kendisine çekerdi".

Dünyamızı değil ama ülkemizi terketmeyi, merak tatmini için değil de, geleceği için ekonomik bir zorunluluk olarak gören/kabul eden pek çok gencimiz var. Kendileri kaçış hızını aşabilecek kadar büyük olanaklara sahip olanlar veya devlet/şirket/dernek...lerden burs almayı başarabilenler, gidiyorlar. İtiraf etmeliyim ki ben, nedense hiç böyle bir hedef/amaç/umutla büyü(ye)medim; yüksek öğrenimimi (lisansımı) burada tamamlamak bile ailem için yeterince bir yük/problem iken, (yüksek lisans için) burs almak cesaretini de gösteremedim çünkü burada okumak için mücadele etmek bana hem çok doğal görünüyordu ve hem de burs alarak yurt dışına gitmenin, “burs mağduru” olarak yurda hiç dönememek gibi bir riski de vardı ki ben asla göze alamazdım. Aile büyüklerim, ekonomik açmazlara düştüğümüzde bana hep "kendinden aşağı olanlara bak!.." derlerdi. Baktım:
Kara Afrika’nın susuz topraklarında -tıpkı uzayın kara deliklerine yakalanmış da kurtulmaları imkansız gök cisimleri ya da radyasyonlu parçacıklar gibi ölümü kabullenmiş- bana yabancı, hiç tanı(ya)madığım, çaresiz ve zayıf ve evsiz ve aç... kara derili, nefes almaya çalışan insanlar gördüm. Onların “cahil” olduklarını değil söylemek, düşünmeye bile cesaret etmek bana utanç veriyor; onlar için “kaçış hızı” ancak, bebeklerinde ayakta duracak kadar bile güç yokken, un ve su bulabilme çabasının betimleyicisi olabilir.

Teorik fizikte "başlangıç durumuna hassas bağlılık" diye bir kuram vardır. Kaçış hızına sahip ol(a)mayanlar (veya benim gibi hiç düşünmeyenler), kendi yaşam felsefelerini buradan başlatabilirler: benim bugünkü sosyo-ekonomik konumum, babamın (ailemin) durumuna hassas bir şekilde bağlı kalmıştır. Buna, klasik determinizm de diyebilirsiniz; biraz daha ötesidir ama neticede aynı şeydir.

İnsan göndermese bile uzay teknolojisine sahip, bilgi çağını yaşamakta olan toplumları bugünkü sosyo-ekonomik hem de politik/kültürel özellikleri ile (olduğu gibi) taklit etmeye çalışmak, bana daima Nasrettin Hoca'nın göle maya çalmasını hatırlatıyor. Hoca’nın “ya tutarsa” tarzı bilgeliği ile yoğurdunu (bilerek) heba etmesinin, bugün bile içinde alınacak dersler sakladığını görüyor; O’nun bizim “başlangıç durumumuz” olduğuna yürekten inanıyor ve ona “hassas bağlılığımızın” halen sürdüğünü bilmemiz, hatırlamamız ve kabullenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bugün o gölün kuruyup kurumadığını bilemiyorum(!) ancak denize (boşu boşuna) akan nehirleri seyrederken tarlalarda arteziyen kuyuları mı açılıyor yoksa barajlarla planlı sulama mı yapılıyor, doğrusu bazen merak ediyorum. Hoca’nın yoğurdu ile kuyulara harcanan kişisel masrafları heba edilmiş kaynaklar olarak aynı kefeye koyuyorum; arteziyen kuyularının kişisel rekabete yönelik yarışmalar/sergiler ve KOBİ’lerin ise içine maya çalınan göle benzediği sanrısına kapılıyorum.

Hani atalarımızın bir lafı vardır: "taşıma su ile değirmen dönmez". Bilgi çağındaki bir toplumdan ne kadar su taşırsanız taşıyın, değirmeni döndürmekle elde edilecek fayda, taşıma için harcanan emek ve masraftan daha büyük olamaz. Bilgiyi kendiniz üretmedikçe, zaten bilgi sandığınız ve taşıdığınız şey de hep "malumat" olacağından, boşuna yorulmuş olursunuz.

Soğuk suyun içine ne kadar kaynamış su katarsanız katın, o soğuk suyu (asla) kaynatamazsınız; tamamı (yüzde yüzü) kaynama derecesine (100 dereceye) gelmedikçe, su kaynamaz; o başlangıçtaki suyunuz var ya, hep fire olarak kalır ki işte bu “başlangıç durumuna hassas bağlılık”tır. Kendi ateşinizi yakacak bilgiye sahip olmanız, önce o tekniğe sahip olmanız ve sonrasında kendi teknolojinizi üretmeniz gerekir. Eh, bir ukalalık daha yapayım, yeri ve zamanıdır: "küçük güğüm az süt alır, çabuk kaynar". Aceleniz (ve kaybedecek çok şeyiniz) varsa, bu söz bir ilaçtır; çemberleri (alanları) akılcı bir ölçekle daraltmanın (yani kategorize etmenin) ve sonra doldurmanın daha kolay ve ekonomik olacağını yeterince gösterir; koca koca güğümler veya küçücük bardaklarla süt kaynatılmaz.

Sıfırdan Ne Başlar?

Sanayileşme aşamasında var gücü ile çırpınan ülkemizin, bilgi çağına geçmiş (sanayi ötesini yaşayan) toplumların bugünkü durumuna kaç yıl sonra ulaşabileceği (onlara yetişebileceği değil!) konusunda muhtelif rivayetler var. Bu zenginliğin(!) ana kaynağında, hesap yapanların ülkemizi, ya başlangıç durumumuza hassas bağlılığımız ile çarpık ilişkilendirmeleri (ya da tamamen görmezden gelmeleri) hatası da vardır. Ben, bu ilişkinin kurulmasını şart görüyorum ve üstelik bunu, Nasrettin Hoca’nın yaşadığı asırdan başlatmamız gerektiğine inanıyorum.

Hoca’nın yaşadığı rivayet edilen 1208-1284 yıllarının, hocanın kendisinin yaşamış olduğu yıllar olmak dışında, benim açımdan başkaca bir özelliği yok. Herhangi başka bir şeye vurgu veya gönderme yapmıyorum. Ben, Hoca’nın kendisini yani engin bilgeliğini ve toplumla olan ilişkisini başlangıç olarak almayı öneriyor; o günden bu güne değişmeyen/dönüşmeyen ne varsa tespit edilmesi ve gelecekle ilgili her tasarımda (toplumsal/kültürel/dinsel... kimliğimizi oluşturan) bu sabitlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini vurguluyorum. Kendi geleceğimiz hakkında yapacağımız planlarda başarılı olabilmek ve önümüze “yetişmek” hedefini koyabilmenin tek çıkar yolunu, böyle özgün bir tavır sergilemekte gördüğümü dile getiriyorum; toplumu kandırmadan her konuda toplumsal uzlaşı ile verimlilik sağlamak için “taklitçilik” dayatmasından vaz geçerek “uyarlamak” ilkesine sarılmamız gerektiğini inancını taşıyorum.

Her sürecin bir evveli/öncesi vardır. Sıfırdan başlayan (ve evvelini bilemediğimiz) tek sürecin “big bang” denilen büyük patlama ile kainatın yaratılması olduğunu hiç unutmaksızın; bir topluma, kendisine örnek olarak gösterilen heterojen bir toplululuğun (kendileri için bile yapay olan) bugünkü durumunu “sıfır noktası” yani başlangıç durumu olarak kabul etmesinin dayatılmasına (teoride) anlam verebiliyor fakat beş sene veya onbeş sene gibi (bir devlet için fazla önemi olmayan) kısacık zaman sürelerinin “inanılmaz uzunmuş!” gibi gösterilmesine ve panik havası yaratılmasına şüphe ile bakıyorum.

Değişim/dönüşüm/uyum.. sıfatları ekliğinde sunulan ve yasalaştırılması istenen diğer öneriler hakkında (toplumun bütün bunları nasıl ve ne kadar zamanda içselleştirebileceği vb.) bir yorum getiremem fakat beni doğrudan ilgilendiren ve üzerinde her türlü tartışmayı yapabileceğim, mesleğim ve mesleğimin eğitim tarzı ile ilgili olan(lar) da var ki ben orada susamıyorum. Özel olarak mesleğimle ilgili, tepeden inme her türlü düzenlemeyi reddediyor fakat genel –toplumsal- olarak “hızlandırılmış ancak kendine özelleştirilmiş bir süreç” yaşanması gerektiğini iddiasını öne sürüyorum. AB’ye kesinlikle muhalefet etmiyor ve üstelik destekliyorum fakat yarınlarda muhalefet edilebileceği tekrar başa dönebileceğimiz endişesini taşıdığım için bunları yazıyorum. Bir örnekle açıklamak gerekirse, dokuz kadının bir çocuğu bir ayda yapamayacağını anlatmaya çalışıyorum.

Bir tez, kendi antitezi ile eşleştirilmez/sınanmaz/sorgulanmazsa, ortaya çıkacak her türlü sonuç(?), kendi alanı (konusu) içinde tutarlı/geçerli bir sentez oluşturamaz; doğru bir sentez olduğu dayatılacak (veya zannedilecek) olunduğunda ise ortaya, çarpık/yanlış/tutarsız ve yeni çelişkiler çıkar Bu tarz yeni çelişkilerin de –giderek- çoğalması halinde, kaynaktaki soruna çözüm bulmak tamamen imkansız olur. Üstelik, kendi içinde -hiç değilse- biri mutlak(?) doğruyu barındırmayan bu tip (birbirleri ile uyumlu tez ile antitezden türetilmemiş “bozuk” sentezler) sanılar ise, gerçek/tutarlı çelişkilerin “doğurganlık” karakterlerine sahip ol(a)madıkları için ancak ve ancak “kısır döngülere” ve düşünce dünyamızda “kirliliğe” pratik hayatta ise -çaresizlik içinde- “taklitçiliğe” sebep olurlar. Sonuçta, yanlış kökten türetilen yanlış (ve yeni fakat tutarsız) çelişkiler, kendilerini beslemek için, kendi yanlışlıklarını sürekli olarak yeniden türetmek durumuna girerler. Artık böyle bir hareketin (koşullanmanın), gerçek veya sonradan kabul edilmiş bir sıfır noktasına göre hareketi doğrusal (ileriye –dışa- dönük) bir süreç değil ancak bir girdap olur.

Meşhur Olmanın Yalnızlıkla İlişkisi

Sorun, ülkemizde (endüstriyel) tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce birikiminin, sanayi gücüne sahip hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış ve üstelik (sanayinin ihtiyaçlarından/beklentilerinden!.) farklılaşmış olmasından kaynaklanıyor. Düşünce birikimi, geriye dönüp Nasrettin Hoca’nın dünyasına/çağına bakmayı, Hoca’yı anlamayı gerekli görmüyor, belki de Hoca’yı hiç tanımıyor, ders de alamıyor; gölün kurumakta olduğundan(?) ise ya hiç haberi yok ya da umursamıyor; kendi kuyusunu açmaya uğraşıyor.

Hoca tarihe geçti, çünkü o yalnızdı; eğer O’nun gibi insanlar çoğunluğu oluşturmuş olsalardı meşhur olamayacak ve tarihe de geçemeyecekti fakat bugün o göl de kurumamış (/kurumaya yüz tutmamış?) olacaktı. Sorun şu ki Hoca, (zaten yaşarken de meşhurdu ama) tarihe mi geçmek isterdi yoksa unutulup gitmek mi?.. Hoca’nın tarihe geçmesi, topluma bir katkı sağlamışmıydı? Aynı soruyu, örneğin, İbrahim Müteferrika için de sormak mümkün.

Bugün her toplumda, çağının çok ötesinde yüzlerce, binlerce bilge/aydın (ve bazıları kendilerine “dünyalı” diyen) insanlar var; fakat büyük çoğunluğu çağının ötesinde hatırlanmayacaklar çünkü tarih, meşhur olmak için çalışanları da ayıklayacak, kabul etmeyecek; meşhur olmakla tarihe geçmek aynı şeyler değildi ve olmayacak; Hoca’nın bugün hatırlanması da o günlerde meşhur olduğu için değil zaten ve Hoca da hiçbir zaman böyle bir amaçla çalışmadı; inandığı doğruları halkın anlayabileceği nüktelerle, halkı eğitmek için halka anlattı!.. Halk O’ndan hiçbir şey al(a)madı fakat onu meşhur etti; ona istediğini değil, istemediğini verdi.

Günümüzün bir sorunu da bence, işte bu meşhur olmakla tarihe geçmek ikileminde yatıyor: “Hoca tarihe geçti, çünkü O yalnızdı” hipotezini mutlak doğru kabul etmek, “tarihe geçmek için meşhur olmak ve meşhur olmak için de yalnız/tek (biricik) olmak gerekir” ön koşulunu veya “Hoca gibi düşünen ve davrananlar çoğunlukta olsa idi O meşhur olamayacak belki de tarihte sadece küçücük bir yeri olacaktı” sonucunu kabullenmeyi gerektirir ki bu durumda “tarih, meşhur olmak için çalışanları da ayıklayacak” tezinin de paradoksuna varılmış olur: bu, meşhur mu olmak yoksa yalnız mı çalışmak tercihine giden çıkmaz bir yoldur. Ben, kişisel olarak, hiçbir insanı fikirlerinden ötürü –olumlu veya olumsuz- yargılamam, her düşünceye saygı duyarım. Kendilerine duyduğum saygıyı –benim açımdan- kendileri törpüleyen tek insan tipi, sadece “meşhur olmak” amacı ile düşünen ve davrananlardır.

Rekabet: Kurumlar için

Endüstriyel tasarım gücünü/potansiyelini oluşturan düşünce/bilgi birikiminin, sanayi gücüne sahip hem düşünce ve hem de fiziksel birikimi kat be kat aşmış olması, bu düşünce/bilgi birikiminin, sermayenin önünde motor bir güç olması beklentisini/umudunu getirir. Ancak, bu motor güç, ülkemizde, sanayi ötesi ülkelerdeki gibi sanayi sermayesi ile birlikte doğup gelişemediği (ve suni doğumla ülkemize –adeta- hediye edildiği) için düşünsel/bilgi birikimi ağırlıklı olup pratikten de yoksundur (pratik yapabileceği yeterli kapasite yoktur). Endüstriyel tasarım mesleğinin ülkemizdeki ilk mezunlarını (benim ironik bakışımla) vagonları olmayan lokomotiflere benzetmek, onların nasıl birer öncü olduklarını betimlemek açısından çok da yanlış olmayacaktır. Doğal süreci içinde (kendiliğinden) ortaya çık(a)mayan ve doğal sürecinde sermaye ile birlikte geliş(e)meyen bu güç, gene aynı benzetme ile, vagonların lokomotife ihtiyaç duymaları gerekirken, lokomotiflerin kendilerine vagon aramaları(!) şeklinde gelişmiştir. Günümüzde bu ağlanası-komedi halen devam etmektedir; işte bu nedenle ülkemizde her zaman sanayi gücünün hem düşünce ve hem de fiziksel olarak önünde olmuş olan endüstriyel tasarım potansiyeli, kendisinden beklenen motor güç olma umudunu/işlevini, sanayi ötesi ülkeleri (bugün oldukları ve yaşadıkları şekli ile) taklit ederek yerine getiremez. Bu güç, ancak ve ancak, planlı/eşgüdümlü bir işbirliği ve ülkemize özel bir planlama ile sinerji yaratabilir; kendi sinerjisini kendisi yaratmalıdır çünkü (küçük ve orta boy) sanayinin kendi başına bir yerlere gelebileceği hakikaten çok kuşkuludur üstelik kendisinden yardım umulan nihai tüketici (toplum) da gerek satın alma gücü ve gerek hayata (ve sergilere) bakış tarzı ile bir baskı mekanizması oluşturabilecek bilinç ve birlikteliğe sahip değildir. Biliyorum ki bu, bir çiçeğe “kendi toprağını kendin yarat!” demeye benziyor, çok mantıksız fakat ben başka yol göremiyorum.

Bugüne kadar meslek büyüklerimiz(in çoğunluğu) ve aramıza katılan her yeni meslektaşımız, kendi aralarında daima kurumlar için rekabet ettiler. Disiplinsiz ve kuralsız (ve hatta doğal olmayan) bir ortamda sadece kendileri adına yaşam (aslında “meşhur olmak”) mücadelesi vermeye (kuyu açmaya!) mecbur edildiler. Şunu özellikle belirtmeliyim ki ben “meşhur olmayı” değil “meşhur olmak için uğraşmayı” daha doğrusu “ekmek parası kazanabilmek için önce bir şekilde meşhur olmak zorunda bırakılmayı” eleştiriyorum. Bu saçmalık, (salt sanatçılık yapmanın dışında) başka hangi mesleklerde var, ilgi çekici araştırmalara konu olabilir; şu da unutulmamalı ki kendisini “salt sanatçı” olarak (ve hatta sadece “tasarımcı” olarak) topluma sunan (bazı) meslektaşlarımızın da bu çorbada tuzu var.

Otuz seneden fazla oldu sanırım, ilk günden bugüne, KOBİ’lerin (küçük/orta boy sanayinin) talep yapmaması, endüstriyel tasarımın öncülerini büsbütün büyük sanayie muhtaç etti ve bunun sonucu olarak rekabet, artık yenilerin çok zor katılabildikleri bir mücadeleye dönüştü. KOBİ’lerin bilinçlendiği ve talep yaratmaya başladıkları doğru fakat aradaki fark, kendi gelişimine bırakılacak olursa hiçbir zaman kapatılabilecek gibi de değil. KOBİ’lerin çoğu ya (göller gibi) kuruyup gidecekler ya da kalanları talep yaratana kadar endüstriyel tasarımcılar açlıktan ölecekler!.. Sorun, üniversiteye giremeyip bir sene daha kurslara gitmek zorunda kalmaktan çok farklı: üniversiteyi bitirmiş olanların ekmek sorunudur bu ve üniversiteye girmek için rekabet etmekle kurumlar (iş) için rekabet etmek çok farklı şeylerdir. İşte burada, “hızlandırılmış fakat kendine özelleştirilmiş bir süreç” gerekliliği ortaya çıkar. Bu süreç, kurumlar için değil fakat kurumlar arasında rekabeti başlatmak hedefine yönelmiş, bütün endüstriyel tasarımcıların el birliği ile çalışmalarını gerektiren (ve sanayi ötesi toplumlarda örneği olmayan!) yeni bir oluşumu gerektirir.

Bu makale, Bileşim Yayıncılık, Fuarcılık ve Tanıtım Hizmetleri A.Ş.'ye ait Makinatek Dergisinin Haziran 2006 tarihli 104 nolu sayısında yayınlanmıştır


Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

16 Mayıs 2006 Salı

“ENDÜSTRİYEL ÜRÜN” KAVRAMININ AÇILIMI

Bilişim Yayınları Makinatek Dergisi
Mayıs 2006







Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016

15 Mayıs 2006 Pazartesi

“ENDÜSTRİYEL ÜRÜN” KAVRAMININ AÇILIMI

Önce “tasarım” vardı

Tasarım kavramı, belli bir hedefe/amaca/ihtiyaca... yönelik planlı/sistemli... düşünce ve bu düşünceyi hayata geçirme / uygulama / anlatma... çabası ile bir yol/usul/yöntem... araştırma / bulma / kullanma... eyleminin (genel bir) ifadesidir. Tasarım, hedefi olan “bilinçli bir akıl” eylemidir ve bu yönüyle –insanlar da dahil- bütün canlılarda var olan içgüdüsel (bilinçsiz) davranışlardan tam anlamıyla farklıdır (içgüdüsel davranışların zıddıdır). Tasarım, aklın, alet kullanma yeteneğinin (de) bir ifadesidir. Bugün insanlık, kendi gelişimini (de) anlamak için, hayvanların (örneğin, kargaların/maymunların) alet yapmaktaki hünerlerini incelemekte; kalıtımsal olmayan (ve bu yönüyle içgüdülerden tamamen farklı) tasarım yeteneğinin “öğretilebilirliğini” sınamaktadır.

İnsanlığın, (işlevsel) tasarım yeteneği (ve kendi elleri/emeği) ile ilk üretiminin, çakmak taşlarını parçalayarak elde ettiği bıçağı(!) olduğu söylenebilir. Sonrasında, binlerce yıl boyunca yapılan her şeyin tek bir açıklaması vardır: her nesil, kendisinden öncekini taklit etmiş ve çoğu zaman, gördüğünün üzerine bir ilave de yap(a)mamış ve hatta yapma gereği de duymamıştır. Alet yapmış ve bu aletleri (çok uzun bir) zaman içinde (yavaş yavaş) geliştirmiş olsa da değişen hiçbir şey olmamış, aletleri hep kendisi kullanmış ve her seferinde gene kendisi yapmıştır. İşte, insanın kendi (ve beslediği hayvanların) enerjisinden başka enerjiyi kullanmayı bilmediği, yani “işlevsel tasarım yeteneğini yeterince kullanmadığı” daha doğrusu “kullanmaya gerek görmediği” çünkü “el emeği ile doğadan alabildiklerinin kendisine yettiği ve kendisinin de doğa ile barışık olduğu” bu dönemler, günümüzde “endüstri/sanayi öncesi” olarak adlandırılmaktadır.


“Endüstri/Sanayi” kavramına bir bakış

Endüstri/Sanayi kavramı, insanın “enerjiyi dönüştürmek için kullandığı / uyguladığı / ürettiği... araçları ve bu araçlar ile hammaddeleri (seri olarak) işlemesi eylemini” ifade eder. Bu anlamda ilk endüstriyel araç, rüzgar enerjisini dönüştüren “yel değirmenleri” ve ilk endüstriyel ürün de bu araçla buğdaydan elde edilen “un” olur. Rüzgardan sonra dönüştürülen ikinci enerji, akar su enerjisidir. Bu ikinci enerjinin dönüştürülmesi ile yapılan makinelerle, dokumacılık/tekstil sektörü de “sanayileşir”. Anlaşılacağı gibi, insanın iki temel ihtiyacı, karnını doyurmak ve örtünmek zorunluluğu ile akıl harekete geçmiş ve (işlevsel) tasarım yeteneğini kullanarak ilk enerjiyi dönüştüren araçları üretmiş ve bu yolda kullanmıştır. İşte bundan sonrasında (saf tahtadan yapılan bu ilk dönüşüm araçlarının yetersiz kalması üzerine), demir cevherinin ergitilerek bu araçların yapımında kullanılması düşünülmüş/uygulanmış ve giderek (suyun buharlaşma enerjisini de dönüştürmeyi ve kullanmayı öğrendikten sonra) bugün anladığımız/algıladığımız biçimde makineleşme (/sanayileşme) başlamıştır.

“Endüstriyel Ürün” ve Sanatsal Tasarımla İlişkisi

Hiç şüphe yok ki bugün, makinelerle (ve seri olarak) üretilmemiş her hangi bir ürün bulmak hemen hemen imkansızdır; pratikte her şey bir “endüstri ürünü”dür. Artık ürünler, üretmenin değil ticaretin ön plana çıktığı günümüzde, başka bir kriter ile değerlendirilmekte, içlerinde sanatsal tasarım öğesinin olup olmaması ile kategorize edilmektedirler. Artık günümüzde un ile ekmek ve tabak üçlüsü arasında, her üçünün de endüstriyel ürün olmasının (benzerliklerinin/aynılıklarının) ötesinde, üretimlerindeki sanatsal tasarım öğesinin varlığı (farklılıkları) ile ilişki kurulmaktadır. Bu anlamda tasarım kavramı da artık “farklılaşmış/özelleşmiş” ve böylece, bu yazının ilk cümlesi de içeriğine italik olarak eklediğim artılarla “tasarım kavramı, ürünü satmaya (belli bir hedefe/amaca/ihtiyaca...) yönelik mühendislik disiplinleri ile sanatı birleştiren (planlı/sistemli...) düşünce ve bu düşünceyi en seri/ucuz üretme (hayata geçirme / uygulama / anlatma...) çabası ile bir yenilik/değişiklik/buluş (yol/usul/yöntem...) araştırma / bulma / kullanma... eyleminin ifadesidir.” şekline bürünmüş olur. Sanayileşme öncesindeki “tasarım” tamamen işlevsel bir amaç (kol emeğine dayalı salt fayda) gütmekte (yani salt –fakat ilkel- mühendislik amaçlı) iken sanayileşme sonrasında kendi zıt kutbunu (farkını) yaratmış (yaratmak zorunda kalmış) ve böylece “tasarım” artık sanatsal içeriği ile gelişmiş mühendislik disiplinleri altında tamamen “ticari bir amacın aracı” da olmuştur.

Tasarım kavramının “ürünü satmaya yönelik düşünce”ye (yani ticari bir amaca) yönelerek dönüşmesi/bölünmesi/farklılaşması, ürünün, talepten daha fazla üretildiği ve piyasada rekabet olduğu anlamına gelir. Rekabetin temel silahı ise ucuzluktur ve (insanın en temel ve en doğal yeteneği olan) tasarımın, sanayileşmenin süregeldiği/olgunlaştığı süreçte olduğu gibi salt işlevsel (yani salt mühendislik tabanlı) olarak kalması, hem zaman hem pazar ve hem de maliyetler üzerinde aşırı bir baskı yapması ile imkansız hale gelir. Ürünü ucuzlatabilecek tek yol, şüphesiz ki yeni mühendislik teknikleri geliştirmektir fakat bu uzun soluklu ve masraflı yolda yürürken ürünü de piyasada satmak ve böylece zaman kazanmak daha doğrusu piyasadaki pazar payını da kaybetmemek (ve üretimi finanse etmek) gerekir. Bunun en etkili ve ucuz yolu, ürünün kabuğunda (rekabetin dayattığı zaman aralıklarında) estetik değişiklikler yapmaktır. İşte bu nedenle, tasarımın iki farklı kutbu, işlevsel ve sanatsal tasarım (yani mühendisler ile endüstri ürünleri tasarımcıları) birbirlerinden ayrılamazlar, beraber çalışmak ve işbirliği içinde olmak zorunlulukları vardır.

Endüstriyel Ürünlerde “Alanlar Kuramı”

Buğdayın fabrikalarda (sanayide) öğütülmesi ile üretilen un, yukarıda açıklamaya çalıştığım şekilde, kendi başına (ticaret kapitalizminde) bir “endüstriyel ürün” olarak kabul edilmez. Fakat, ambalaj içine konan ve market raflarında yerini alan un, artık bir endüstriyel üründür çünkü ambalajı ona bir “kimlik” kazandırmıştır. Ancak, bu ambalaj, endüstri ürünleri tasarımcısının değil, grafik tasarımcısının (salt sanatsal) bir eseridir ve aynı şekilde, mühendislik disiplinleri ile de bir ilgisi/ilişiği yoktur. Bu anlamda/mantıkla düşünüldüğünde, bütün tarımsal ve kimyasal ürünler ile petrol (ve her türlü yakıt) türevleri, her ne şekilde üretilmiş ve pazara sunulmuş olurlarsa olsunlar, endüstri ürünleri tasarımcısının ilgi alanı ve konusuna girmezler.

Ben, endüstriyel ürünlerin “otomotiv, beyaz eşya, mobilya...” gibi sektörlere ayrılarak incelenmesini, kusurlu/eksik ve hatta tamamen yanlış buluyorum. Çünkü bu tür bir gruplandırma, meslekler arasındaki “alan kaymalarını” açıklamakta yetersiz ve anlamsız kalıyor. Bu yazı sonunda verdiğim tabloları, tamamen kendi anlayışım (ve bu eleştirim) doğrultusunda tanzim ettim. Bu tabloların, burada göstereceğim şekilde okunması, hem “endüstri ürünleri tasarımının ne olduğu” ve hem de global pazarlarda “ülkemizin sosyo-ekonomik durumunun anlaşılması” konusunda okura (inanıyorum ki) çok daha açık bir görüş ve fayda sağlayacaktır.

(Tablo: I) basit ürünleri gösterir. Ürünleri "basit" olarak adlandırmamın sebebi, tek bir parçadan yapılmış olup-olmamaları gibi "niceliksel" bir değerle ilintili değildir; gerek “enerjiyi dönüştürmemeleri” gerekse tek bir kişi tarafından imalata hazırlanabilmeleri (hatta imal edilebilmeleri!) şeklindeki "niteliksel" özellikleri nedeniyledir (yani doğrudan projeleri ile ilgilidir; daha detaylı bilgi için Makinatek Dergisinin Eylül 2004 sayısındaki Endüstriyel Ürünlerde Enerjinin Dönüşümü adlı yazıma bakabilirsiniz). Bu "alt alan" grubuna giren ürünlerin hepsi, istisnasız bütün sanatsal eğitim veya eğilimlere sahip (amatör veya profesyonel) tasarımcılar tarafından tasarlanabilirler. Prestij ürünlerinin büyük çoğunluğu bu gruptadır. Meslekler arasındaki alan kaymalarında öne çıkan ürünlerin (hemen) hepsi ile (sergilerde ve) yarışmalarda konu edilenler, bu gruptadırlar. Örneğin, tasarımcı için "kanape / kapı kolu / kahve takımı veya yatak odası" tasarlamak açısından tek farklılık, tasarımlarını (n imalatını) kimin yapacağıdır; en fazla, (yapımcı tarafından) minik (zorunlu teknik) düzeltmeler olacaktır, daha fazlası değil. Bunun yanı sıra, bu ürünlerin bazıları (örneğin, diş fırçası, fotoğraf makinesi, çaydanlık vb) günümüzde alan değiştirmiş ve (tablo:3) kapsamındaki “enerjiyi dönüştüren ürünler” olarak da adlandırabileceğimiz “bileşik ürünler” grubuna geçmişlerdir.

(Tablo: II) ile gösterilen ürünler ise, tıpkı "Tablo:I" kapsamındaki ürünler gibi istisnasız her tasarımcıya konu olabilirler ancak, bu tasarımların gerek teorik aşamalarında ve gerekse pratik (üretim) aşamalarında (yani projelerinde) kesinlikle mühendislik bilgi ve birikimi (disiplini) ile gözetimi (desteklenme/yönlendirilme) gerekir. Bu özel durumları ile (genellikle) sadece "endüstri ürünleri tasarımı" eğitimi almış (veya pratikte ihtisaslaşmış) bireylerin veya (sanatsal yeteneklere sahip) mühendislerin başarılı olabilecekleri "ihtiyaç" ürünleri olarak öne çıkarlar. Ben bu alanı, (tasarımcısı açısından) çok kesin sınırlar içermediği için, "orta alan" olarak değerlendiriyorum.

(Tablo: III) bileşik ürünleri gösterir (bu kavram, ürünün "sökülür-takılır" birden çok parçadan oluşmasını değil, ürünün “enerjiyi dönüştürdüğünü” ifade eder). Bu ürünlerin tamamı, mutlak surette konusunda uzmanlaşmış atölye veya fabrikalarda ve ilgili mühendis ve mühendislik disiplinleri (ve gerekli teknolojik donanım) ile tasarlanır ve üretilirler. Bu grup içinde, ülkemizde hiç yapılamayanlar olduğu gibi, küçük bir kısmı merdiven altlarında bile imal edilebilecek kadar basit olanları da vardır. Hemen hemen büyük çoğunluğu, katma değeri çok yüksek ve hem tasarımcıların ve hem de mühendislerin özel olarak ihtisaslaşmalarını ve birlikte çalışmalarını gerektiren (pek çoğu ne yazık ki ithal edilen) ürünlerdir. Ben bu alanı "orta-üst alan" olarak adlandırıyorum çünkü bu alan, endüstri ürünleri tasarımcılarına göre "üst" alandır fakat mühendislere göre "orta" alandır. Ülkemizin kalkınması, bu orta-üst alanda, endüstriyel tasarımcı ile mühendisin işbirliğine bağlıdır. Fakat pratikte (sonuç bölümünde açıklayacağım gibi) en büyük tökezlenme(!) de bu alanda çıkmaktadır.

(Tablo: IV) ile gösterilen grup listelerinde ise, endüstri ürünleri tasarımcılarının pek ender olarak (otomotiv sektörü?) projelerinde yer aldığı, hatta pratikte asla yer bulamayacakları (ve gerek de olmayan), ağırlıklı olarak (ve tamamen) sadece mühendisler tarafından ekonomiye kazandırılan
üst-alan ürünleri vardır. Bu alan, özellikle "tıp, araçlar ve ağır iş makinaları" listelerinde ekonomik ve teknolojik olarak geri kaldığımız ve ithalatını yaptığımız ürünlerle doludur.

Tabloları Yorumlamak

Tabloları, soldan sağa doğru (en solda bir olarak) yanyana dizecek olursanız, soldan sağa doğru gelişen bir "ekonomik / teknolojik değerlendirme" şeması elde etmiş olacaksınız. Biraz düşünecek olanlar, ülkemizde, ekonomik ve teknolojik yetersizliğimizden kaynaklanan, sağdan sola (üst alandan alt alana) doğru bir "akış" olduğunu hemen fark edeceklerdir. En sağda (tablo:4) yer alan (çoğu kendi kendisini kopyalayabilen) ağır iş makineleri ile inşaat ve savunma sanayilerinin can damarını oluşturan araçların nerede ise tamamının yurt dışından ithal ediliyor olması, bu makineler/araçlar üzerinde eğitim görmüş mühendislerimizin pek çoğunun işsiz kalmaları ile sonuçlanmakta, en değer vermemiz gereken (ve en çok faydalanabileceğimiz) beyinler, sol taraftaki orta-üst alana doğru hareketlenmekte, baskı yapmak zorunda kalmaktadırlar. Ne yazık ki bu alan da onlara iş sağlayabilmekte yetersizdir çünkü en yüksek katma değere sahip ürünler (bakım+spor ve digital ürünler) mühendislerin kendi üst alanlarında da olduğu gibi, yurt dışından ithal edilmektedir. Bu, aynı zamanda, endüstriyel ürün tasarımcısının da işsiz kalması veya eğer iş bulma şansı varsa, mühendisle rekabete girişmesi(!) anlamına gelir.

Bir numaralı tabloda yer alan ürünlere doğru, dışardan (alan kaymaları şeklinde: alaylılar, grafikerler, ressamlar, heykeltraşlar, modacılar, mimarlar... tarafından) inanılmaz bir akış vardır (ki gelişmiş bir ekonomide bu bir zenginliktir!) ve içerden, (tablo:4)den (mühendislik disiplinlerinin en gelişmiş olduğu alandan) gelen baskı ile bu iki kuvvet, özellikle (tablo:1'deki) cam/seramik ve ahşap sektörlerinde bir anafor yaratmaktadır. Ne yazık ki, (tablo:1) deki alanda bile yerli tasarımcı ile mühendisin şansı ithal ürünler karşısında giderek zayıflamakta, örneğin bir “Çin” istilası yaşanmaktadır.

Şüphe yok ki (desteklenmeyen, teşvik edilmeyen) sermaye (KOBİ), tek kişiye iki iş yaptırmayı tercih edecek olursa (başka çaresi var mıdır?), endüstriyel tasarımcıyı "işsiz bırakmak", mühendisi "kaldıramayacağı bir yük altında bunaltmak" ve kendisini ise "rekabete dayanamayan ürünleri ile çaresiz kalmak" kısır döngüsüne sokacaktır. Bu arada kendisine yapılan "markalaşma" telkinleri ve dayatmaları ise (markanın arkasında "ayakta durabilen bir ürün" olmadığı için), "tanındıkça batmak" gibi bir başka ekonomik açmaz yaratacaktır.






Bu makale Makale Bileşim Yayıncılık A.Ş ait Makinatek dergisinin Mayıs 2006 tarihli 103.ncü sayısında yayınlanmıştır.

Özlem (Yan) Devrim
Endüstriyel Tasarımcı / Trend Danışmanı
Uygulamalı Fütürist (Applied Futurist)

@trendssoul

Sayfa güncelleme tarihi : 10.01.2016